Dünya Forum: Romantizm / İçi boşaltılmış ve çarpıtılmış bir devrimci akım

Günümüzün yaygın romantizm anlayışı, çıkış noktasından epey uzaklaşmış, temel görüş ve özelliklerinden tamamen arındırılmış ve çarpıtılmış bir karikatür niteliği taşır. Romantizm, dünyanın hoyratlığına ve adaletsizliğine bir isyan olarak doğmuş, devrimci nitelikleriyle öne çıkan bir anlayışken, tarihsel yolculuğunun neticesinde mumlar ve çiçeklerle süslenmiş iki kişilik bir masaya indirgenerek neredeyse hiçbir muhalif değer taşımayan, insanlık için hiçbir önerisi kalmamış bir kelime haline getirildi.
John William Waterhouse, Lady of Shalott, 1888

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – ‘Romantizm’ terimi tarihte ilk kez 1700’lerin sonunda, eleştirmen August ve Friedrich Schlegel kardeşlerin ‘Romantische Poesie’ (Romantik Şiir) adlı eseri yazdığı Almanya’da kullanıldı. Fransız entelektüel yaşamında etkili bir figür olan Madame de Staël’in 1813’te yaptığı Almanya seyahatleriyle ilgili yazılarını yayınlamasının ardından Fransa’da da popüler hale geldi. 1815 yılında, Romantik hareketin gür sesi haline gelen ve şiirin “kendiliğinden taşan aşırı güçlü duyguları” ifade etmesi gerektiğini düşünen İngiliz şair William Wordsworth, ‘romantik arp’i ‘klasik lir’ ile karşılaştırdı. Kendilerini bu hareketin bir parçası olarak gören sanatçılar, Romantik akımı bir zihin durumu ya da sanata, doğaya ve insanlığa karşı bir tavır olarak gördüklerini, buna karşın katı tanımlara veya ilkelere dayanmadığını fark ettiler. Var olan toplumsal düzene, dine ve kültürel değerlere karşı bir tavır benimseyen Romantizm, 1820’lerde Avrupa genelinde baskın bir sanat hareketine dönüştü.

18. yüzyılın sonunda ve 19. yüzyılın başlarında, Romantizm, Aydınlanma döneminde sıkı sıkıya bağlanılan akılcı ideale meydan okuyan biçimde Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ne hızla yayıldı. Sanatçılar, sadece akıl ve düzen değil, duyuların ve duyguların da dünyayı anlama ve deneyimleme açısından eşit derecede önemli olduğunu vurguluyorlardı. Romantizm, sürmekte olan bireysel hak ve özgürlük arayışında, kişisel hayal gücünü ve sezgiyi öne çıkarıyordu. Sanatçıların yaratıcılığı, öznel güçlere sahip idealleri, 20. yüzyılın öncü hareketlerini de beslemeyi sürdürdü.

Romantik akımın temsilcileri, seslerini edebiyat, müzik, resim ve mimarlık dahil olmak üzere her alanda duyurdular. Çoğu ülkenin akademileri tarafından muteber bulunan, her şeyin dengeli ve ölçülü olduğu Neoklasik akıma karşı bir tepkiyi dile getiren, uluslararası alanda büyük bir etki yaratan bu özgünlük, ilham ve hayal gücü, hareket içinde farklı tarzları da teşvik etti. Bunlara ek olarak, büyüyen sanayileşme dalgasını eleştiren Romantiklerin çoğu, bireyin doğayla olan bağını ve idealize edilmiş bir geçmişi öne çıkardılar.

TEMEL YÖNELİMLER

Kısmen Fransız Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan idealizmin teşvik ettiği Romantizm, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin yanı sıra, toplumsal adalet talebini de sahiplenmişti. Ressamlar, ulusal akademilerce kabul edilen daha ölçülü Neoklasik tarih resimlerine rakip olacak biçimde, gerçek hayatta yaşanan adaletsizliklere ışık tutmak için mevcut olayları ve seçkinler ve yöneticiler tarafından gerçekleştirilen gaddarca uygulamaları kullanmaya başladı.

Romantizm, mantıksal düşünce üzerindeki aşırı ısrarı engellemek için bireysellik ve öznelliği benimsedi. Romantik sanatçılar ruh hallerinin yanı sıra çeşitli duygusal ve psikolojik durumları da keşfetmeye koyuldular. Sanatçının, yalnızca kahramanlık ve deha gibi ulvi meselelerle meşgul olan ve bir diktatöre benzer biçimde hazlardan etkilenmeyen parlak bir yaratıcı olarak resmedildiği eski anlayış reddedildi. Fransızların büyük şairi Charles Baudelaire’in dediği üzere, “Romantizm, kendini ne konu seçiminde ne de tam olarak gerçeklikte konumlandırmaz, bir duyguda konumlandırır.”

Birçok ülkede, Romantik ressamlar dikkatlerini doğaya ve açık hava resimlerine yönelttiler. Peyzajın yanı sıra gökyüzü ve atmosferin yakından izlenmesine dayanan eserler, peyzaj resmini yeni ve daha saygın bir aşamaya yükseltti. Kimi sanatçılar, insanları tabiatla birlikte ve onun bir parçası olarak vurgularken, diğerleri tabiatın gücünü ve öngörülemezliğini tasvir ederek, insanlarda korkuyla karışık bir huşu duygusu uyandırdı.

Romantizm, Amerikan Devrimi’nin ardından birçok ülkeye taşınan ve yeni bir akım olan ulusalcılığın ortaya çıkışıyla da yakından bağlantılıydı. Yerel halk kültürünü, gelenekleri ve doğal manzaraları vurgulayan Romantikler, ulusal kimliği ve gururu daha da arttıran görsel üretimlerde bulundular. Romantik ressamlar, ideal olan ögeleri bir araya getirerek, resimlerini, henüz yaşanmamış bir özgürlük ve özgünlük çağında ulaşılacak olan manevi bir yenileme çağrısıyla birleştirdiler.

William Blake, henüz dört yaşındayken “kutsal kutsal kutsal cennetin sahibi yüce Tanrı’nın ağladığına” dair bir vizyon (hayal) görmüştü. Daha sonraları şiirinde ve görsel sanatında ifade edilen peygamberlik vizyonlarına ve hayal gücünün “gerçek ve ebedi dünyasına” olan inancı, o dönemde tanınmayan sanatçının, ilerleyen yıllarda “Romantizmin babası” olarak tanınmasına neden oldu.

EDEBİ ARDILLAR

Romantizmin ilk örnekleri, genellikle “fırtına ve baskı” biçiminde adlandırılan bir terim olan Alman sanat hareketi “Sturm und Drang” idi. 1760’lardan 1780’lere kadar ilkin edebi ve müzikal bir hareket olmasına rağmen, halk ve sanat bilinci üzerinde büyük bir etkisi olmuştu. Duygusal aşırılıkları ve öznellikleri vurgulayan hareket, adını Friedrich Maxmilian Klinger’in oynadığı 1777 tarihli ‘Romantizm’ adlı oyundan aldı.

Hareketin en tanınmış savunucusu, Genç Werther’in Acıları’nı (1774) kültürel bir fenomen haline getiren Alman yazar ve bürokrat Johann Wolfgang von Goethe idi. Genç erkeklerin kahramanlık öyküleriyle avutulduğu bir dönemde, kendisi de nişanlı olan ve arkadaşıyla evlenen bir kadına aşık olan genç bir sanatçının duygusal acılarını betimleyen romanın kazandığı şöhret, “Werther Ateşi” diye nitelenen bir kıyafet ve tarz modasına neden oldu. Bazı taklit intiharlar bile yaşanmasının ardından, Danimarka ve İtalya gibi ülkeler romanı yasakladı. Goethe, ilerleyen yıllarda yönünü Romantizmden klasik edebiyata doğru çevirmeye karar verse de Werther’in isyankâr ve trajik öyküsü, geniş halk kesimleri nezdinde kazandığı şöhretten hiçbir şey kaybetmedi.

1800’lerde, İngiliz şair Lord Gordon Byron, ‘Childe Harold’ın Kutsal Yolculuğu’ (1812) adlı eserinin yayınlanmasıyla üne kavuştu ve ardından, en iyi ve en kötü özellikleri arasında parçalanmış, yalnız ve düşünceli bir dehâ figürünü tanımlamak için “Byron’cı kahraman” terimi icat edildi.

GÖRSEL ALANDA ROMANTİKLER

İngiliz şair ve ressam William Blake ve İspanyol ressam Francisco Goya, eserlerinin öznel bir vizyona, hayal gücünün kudretine ve genellikle karanlık bir eleştirel siyasal farkındalığa vurgu yapmaları nedeniyle, çeşitli araştırmacılar tarafından “Romantizm’in babaları” diye nitelendirildi. Temelde gravür işlerinde çalışan Blake, şiiriyle birlikte yeni bir dünya görüşünü ifade eden, tanrılar ve olağanüstü güçlerle dolu efsanevi dünyalar yaratan ve sanayi toplumu ve bireyin maruz kaldığı zulmü sert bir şekilde eleştiren şiiriyle birlikte, kendi resimlerini de kamusal alanda paylaştı. Goya, insan hayatı ve olayların altında yatan kötücül güçleri tasvir eden Karanlık Boyamalar (1820-1823) gibi seri eserlerinde, akıl dışı kötülüğün derinlerinde araştırmalar yapıyordu.

Fransa’da, ressam Antoine-Jean Gros, daha sonra Romantik hareketi yönlendiren ve geliştiren sanatçılar olan Théodore Géricault ve Eugène Delacroix’yı etkiledi. Resimlerinde Napolyon Bonapart’ın bitmek bilmeyen savaşlarını, savaş alanında yaşanan sahnenin duygusal yoğunluğunu ve yarattığı sıkıntıyı vurguluyorlardı.

Théodore Géricault’nun resmi olan Medusa’nın Salı (1819) ve Eugene Delacroix’in Dante Barque’ı (1822), Romantizmi daha geniş bir halk kitlesinin dikkatine sundu. Her iki resim de sergilendikleri Paris salonlarında, 1820’de Géricault’yu ve 1822’de Delacroix’yı kötü bir şöhrete kavuşturdu. Akademinin tercih ettiği Neoklasik tarzdan sapan ve çağdaş konulara eğilen ressamlar, akademiyi ve geniş bir halk kitlesini öfkelendirdi. Duygusal ve fiziksel aşırılıkların ve çeşitli psikolojik durumların tasviri, Fransız Romantizmi’nin belirleyici özellikleri olacaktı.

Théodore Géricault’nun, Napolyon’un sonu gelmez savaşlarını eleştirdiği ‘Medusa’nın Salı’ adlı tablosu.

DEVRİMCİ BİR HAREKETİN GELİŞİMİ VE YOK OLUŞU

Géricault’nun 1824 yılındaki beklenmeyen ölümünün ardından, Delacroix, romantik hareketin lideri oldu ve kendisine has bir kompozisyon biçimi olarak farklı renkleri etkileyici fırça darbelerini kullanmaya ağırlık verdi. Sonuç olarak, 1820’lerde Romantizm, Batı dünyasında baskın bir sanat hareketi haline geldi.

İngiltere, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde öne çıkan Romantik ressamlar, İngiliz John Constable, Alman Caspar David Friedrich ve Amerikan Thomas Cole’un eserlerinde görüldüğü gibi, öncelikle manzaraya ve bireyin doğa ile ilişkisi üzerine odaklandılar.

Fransız Devrimi sırasında büyük ölçüde gelişen Romantizm, devrimci ve asi bir ruhla birleşti. Aydınlanma’nın dayandığı gerekçeler ve hukuk anlayışı, bireyi sınırlayan mekanik bir yaklaşım olarak algılanıyordu. Neticede, sanatçılar isyan ve protesto sahnelerinde yerlerini aldılar. Géricault, Medusa’nın Salı’nı (1818-1819), Fransız hükümetinin trajediye yol açan politikalarının eleştiren biçimde, gerçek bir gemi enkazından esinlenerek çizmişti. Benzer şekilde, Turner’ın ‘Köle Gemisi’ (1840) adlı tablosu, İngiliz hükümetinin sömürge politikasını eleştirerek dönüştürmeyi amaçlıyordu. Delacroix’nın ‘Özgürlük Halka Yol Gösteriyor’ (1830) adlı eseri, Paris halkının, Kral X. Charles’ın restorasyon hükümetine karşı ayaklanmasını desteklemek amacıyla çizildi. Delacroix, ayrıca, Yunanlıların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı olan bağımsızlık mücadelesini yansıtan bir dizi resim yapmıştı.

Romantizm, farklı ülkelerde çeşitli zamanlarda gücünü yitirmeye başladı; 1830’larda fotoğrafçılığın ortaya çıkışı ve sanayileşme ile kentleşmenin artmasıyla birlikte, sanatsal yaklaşımlar Realizme yönelmeye başladı.

Romantiklerin Orta Çağ sanatı gibi daha önceki tarzlara dönmeleri, 19. yüzyıldan sonraki Edward Burne-Jones, Dante Gabriel Rossetti ve John Everett Millais’i büyük ölçüde etkiledi. Bu sanatçılar, romantik bir doğaya dayanan doğallıktan süzülmüş ortaçağ hikayeleri, dinsel anlatılar ve Shakespeare’in ele aldığı konuları tasvir ettiler. Görsel sanatlar ve edebiyat arasındaki bağlantıların yanı sıra hayal gücünü de vurguladılar.

Romantik sanat, kendisine konu edindiği doğanın kontrol edilemez gücü, öngörülemezliği ve felakete açık aşırı potansiyeli ile, aklın sınırları içerisinde yapılandırılan Aydınlanma düşüncesine bir alternatif sundu. Romantik sanatçılar tarafından yaratılan vahşi ve korkunç doğa görüntüleri, on sekizinci yüzyıl “yüce Tanrı’yı” öne çıkaran bir estetik anlayışı yansıtıyordu.

Gemi enkazı sahneleri birçok ressam tarafından resmedilir ve felsefeciler tarafından analiz edilirken, bu figürün altında yatan temel düşünce, artık tabiat üzerinde kesin bir kontrol sahibi olduğuna inanan insanlığın, tabiat karşısındaki acizliğini vurgulamaya, bizlerden daha yüce güçlerin varolduğunu hatırlatmaya yönelikti. Turner’ın 1812 tarihli, tabiatın ezici boyutları karşısındaki cılızlığını ve kar girdaplarınca çaresiz kalışını aktaran Hannibal ve ordusunun Alpler’i geçiş tablosu, kendisinin romantik hassasiyete sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteriyordu.

Romantikler, duygu ve hayal haklarına sahip çıktılar. Onlara göre duygu akıldan daha önemliydi. Novalis, “Kalbin dünya için bir anahtar olduğunu” yazarken, Goethe, “duygunun her şey olduğunu” öne sürdü. Fransız Devrimi’nin mimarlarından Lamartine’in görüşü, insanın sadece “güçlü hissetme baskısı altında” olduğuna vurgu yapıyordu. İnsan, duyguların ifadesindeki yapay sınırlardan kurtulmalı ve kalbin öncülüğünü takip etmeliydi. Hayal gücü, zincirlerinden kurtulmuş olmalıydı. Romantikler, toplumların bir takım ‘dâhilerce’ kontrol edilmemesi gerektiğine ve ayrıca insanların hayal güçlerini izlemeleri gerektiğine inanıyordu.

İlkel insanı, doğanın iyi huylu çocuğuna dönüştürdüler; zira doğada sadece kendi içinde yeşeren saf dürtüleri yerine getiriyordu. Romantikler, ilkel insanın kişisel içgüdülerine ve duygusal niteliklerine övgüler düzdüler. Amerikan yerlilerini, Afrika yerlilerini ve Güney Denizi adalarında yaşayan toplumları idealleştirdiler. İlkel hayatı parlak renklerle betimleyen romantikler, Kaptan Cook gibi çeşitli kâşiflerin Avustralya ve Yeni Zelanda gibi keşiflerini sevinçle karşıladılar. Cook’un aktardığı bilgilerde, muhteşem vahşi toplulukların mutlu ve kaygısız hayatına dair birçok hikaye anlatılıyordu. Lord Edward FitzGerald, 1788 yılında, “Vahşiler, aramızda süregiden rahatsızlık veya saçma engellerin hiçbiri olmadan, hayatın gerçek mutluluğunu yaşamaktalar,” diyordu.

Geçen zaman içerisinde özgül varlığını yitiren ve yeni akımlarca tarihin sarı sayfalarına itilen bu devrimci hareket, birçok ülkede devrim ve özgürlük mücadelelerine ilham kaynağı olmuştu. Günümüzde, çıkış noktasının fersah fersah uzağına taşınan haliyle, mumlar ve çiçeklerle süslenmiş bir akşam yemeği masasını ifade eden, neredeyse anlamsız bir kelimeye dönüştü. Özgür ve isyankâr bireyin yerini, bir anlamda teslimiyete adanmış bir hayat arayışı ve hüzün yüklü gözyaşı damlaları aldı.

Kaynak:
https://www.theartstory.org/movement/romanticism/history-and-concepts/#beginnings_header
https://www.metmuseum.org/toah/hd/roma/hd_roma.htm
http://www.historydiscussion.net/history/history-of-the-the-romantic-movement/1786
https://www.thoughtco.com/romanticism-art-history-183442
http://www.cosmovisions.com/Romantisme.htm