Yeni Zelanda kurdu ve bizim kurtlarımız

Bugün Brenton Tarrant’ın gerçekleştirdiği katliamdan sonra Batı’da da bir terör kültüründen bahsedilebilir mi? Şizofrenler her yerde mevcut. Peki bunların çöküşünü politik bir amaç doğrultusunda kullanabilecek politik bir kalıptan bahsetmek mümkün mü?

Emin El Hafız

Brenton Tarrant tarafından işlenen ve Yeni Zelanda’daki iki camide 50 civarında kişinin ölümüne yol açan haberleri yayılmaya başladığından beri, bu katliamın bir terör eylemi mi yoksa nefret cinayeti mi olduğu şeklinde tartışmalar başladı. Katliamla ilgili birinci olasılık bunun planlı, örgütlü ve destekli olduğu şeklindeyken ikinci varsayım da sinirsel bozukluk ve akli dengesizlikle beraber şişirilmiş ulusal ego ve dengesizlikten kaynaklandığıdır.

Öyle görülüyor ki, her iki suç arasındaki ayırım da bu gün bir nevi suçlunun kendisi ve toplumsal vicdanı arasındaki ayırımdır. Bu ayırımı yapanlara göre suçlu, ya kendine has hastalıklı dürtüleri olan bir suçlu – ki bu da nefret suçuna işaret eder – ya da bu katliamı toplumsal (sosyal) dürtülerle gerçekleştirdi. Zira ikinci durum bu cinayeti “terör eylemi” kılar.

Brenton’un eylemlerini psikolojik bir denge yönlendirseydi bu eyleme kalkışmazdı. Bu da aynı fikri taşıyan iki şahıs arasındaki farkı ortaya koyuyor. İlki, fikirlerini suça dönüştürebilir, diğeri ise bunu eyleme dökebilir. Ancak birinci şahsın yaşadığı psikolojik dengesizlik nadiren karşılaşılan bir durum değil. Zira mütemadiyen yaygınlaşan bir durumla karşı karşıyayız. “IŞİD”in Batı versiyonu, psikolojik dengesizlik oluşturarak Batı’da yaşan Müslüman nesillerden yıkıcı ve şeytani bir güç yaratan bu toplumsal grubun gücünü oluşturuyor. Avrupa kentlerinde gerçekleştirilen saldırıların faillerinin çoğunda aynı psikolojik dengesizlik var. 2016 yılında Fransa’nın Nice kentinde kamyonu kalabalığa sürerek eylem gerçekleştiren Muhammed Süleyman El Havic’in bir psikiyatri kliniğinde kaydı var. Orlando’daki bir eşcinsel gece kulübüne saldıran Omar Mateen de onu tanıyanların belirttiği kadarıyla çok fazla psikolojik sorun yaşamış. Ancak bu durumun, söz konusu iki kişinin eylemlerinin “terör” niteliğini ortadan kaldırdığına dair söylemin de hiçbir değeri yoktur. Zira terör, kendi kişisel durumunu kişisel olmayan büyük bir suça dönüştürmektir. IŞİD, Batı’da modernleşme hastalığının, eğitimin, işsizliğin, ailenin yok olmasının ve ayırımcılığın süzgeciydi. Bu da suç eylemlerini gerçekleştirenlerin ilham kaynağı olduğu iddia edilen İslam’la doğrudan alakalı değil.

Bugün Brenton Tarrant’ın gerçekleştirdiği katliamdan sonra Batı’da da bir terör kültüründen bahsedilebilir mi? Şizofrenler her yerde mevcut. Peki bunların çöküşünü politik bir amaç doğrultusunda kullanabilecek politik bir kalıptan bahsetmek mümkün mü? Batı’da yaşanan büyük dönüşümler, popülist sağın yükselişi, söz konusu sağın bir halk ve parlamento gücüne, partiye ve daha fazlası bir kültüre dönüşmesi gibi faktörler, Yeni Zelanda’da gerçekleşen katliamın kimliğinin ne olduğu konusunda tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Bugün artık Batı’da IŞİD’e paralel bir anlayışın belirtilerinin olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar Batı’da giderek artan duygular. Bunun korkunç derecede eski bir geçmişi de var. Bunun son örneği antisemitizm değil. Daha da büyümesine yardımcı olan etkenler de var. IŞİD, örgütsel bir yapı olarak, Batı’da kendi adıyla işlenen suçların hepsinin arkasında yer almıyor. Bugün de, Yeni Zelanda katliamı, daha öncesinden Hamburg ve daha önce göçmenlere karşı görülen birçok şiddet eylemini “terör eylemi” niteliğinden arındırarak sadece nefret suçuyla da açıklamak yetmez. Buna bağlı olarak biz daha büyük bir katliamla, katliamın tekrarlanmasıyla ve de katliamın arkasındaki fikirlerle karşı karşıyayız. Büyüyen, seçilen ve iktidar olan, katliamı bir ufuk ve görev olarak gören partilerle karşı karşıyayız. Katliamın manifestosunu inceleyip onu bugün Batı’da parlamentoda çoğunluğu ele geçiren partilerin ve şahsiyetlerin programlarıyla karşılaştıralım.

Yeni Zelanda katilinin Donald Trump hayranı olması anlamsız değil. Bu, atlanacak bir ayrıntı değil. Trump da bu konuda tek değil. Batı’da bugün Trumpvari bir popülizm yayılıyor. Bu akım İtalya’da seçimlerde zafer elde etti. Macaristan, Avusturya, Brezilya ve başka ülkelerde de aynı durum var. Rusya’ya gelince ise, onun bu yükselen akımla farklı bir hikayesi var. Güvenilir araştırmalara göre Moskova bu akımı destekleyip fonluyor, medyada ve kültürel olarak ona değişik formüllerle alan açıyor. Bunu da, Batı bugünkü korkak Batı olmadan önce Moskova’nın her zaman kaybettiği “değerler savaşına” uygun bir şekilde yapıyor. Putin’in Moskova’sı, bu çirkin akımı kültürel ve siyasi hasımları için istiyor ve elinden geldiğince ihraç etmeye çalışıyor.
Görünen o ki, Yeni Zelanda’da namaz kılanları katleden katilin eylemi IŞİD’in bireysel bayağılığına benzetiliyor. Bireysel olarak tek bir kurt ve hemen hemen aynı olan kültürel koşullar.

Dengesizlik ve şizofrenlik Fransa’nın Nice kentinde, “hilafet devleti” başlıklı bir katliamı getirdi, Yeni Zelanda’da ise Müslüman ve göçmen fobisi temalı bir manifesto eşliğinde bir katliam getirdi. Manifestoyu da Donald Trump’ı beğenen biri yazdı.

(Daraj’dan kısaltılarak çevrilmiştir)