Uzay komünizmi: Söz verdik Mars'ta elma ağaçları çiçek açacak!

Sovyetler Birliği kurulduğu andan itibaren uzayda hep kendisini 'çeken' bir şeyler buldu. Hatta daha da geriye gidecek olursak dönemin önemli Bolşevik kadrolarından Aleksandr Bogdanov'un daha 1908'de yazdığı 'Kızıl Yıldız' romanını buna örnek gösterebiliriz. Öyle ki Bogdanov'un 'Kızıl Gezegen' Mars'a giden devrimcisini konu alan romanı meşhur 'kızıl yıldız' sembolünü de yarattı...

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

1960’lı yıllar, Sovyetler Birliği… Müzik dinletisine gelen kozmonotlar sohbet ediyor, aralarında şakalaşıyor. Masanın başındaysa elbette Yuri Gagarin var. Kozmonotların sohbetine eşlik eden şarkıysa şöyle:

“Yaşamak ve inanmak -bu harikulade. / Bizim emsalsiz adımımızdan önce / Kozmonotlar ve hayalperestler diyecekler ki: / Mars’ta elma ağaçları çiçek açacak. / Peki, siz yoldaşlar / Tüm dünyayı gördüğünüzde ve geçtiğinizde / Yıldızlar donanacak eski Dünya’ya / ve Mars’ta elma ağaçları çiçek açacak. / Yıldız mesafelerinde dostlar kazandım / benim için endişelenme ve üzülme / dünyamızı terk ediyoruz, söz verdik bir gün / Mars’ta elma ağaçları çiçek açacağına.”

.

İnsanların yaşadığı gezegende daha adil bir düzen kurabileceğine dair umudu azaldığı vakit, ‘uzayda bir gelecek’ düşü, bir ağrı kesici oluyor. Aynı umudun Dünya’daki tüm sınırları titrettiği zamanlardaysa uzay, ‘büyük kurtuluşun’ da sınırlarını zorlayabiliyor. Ötesi tartışılır ama yakın gezegen tarihimiz için bunu söyleyebiliriz. Sovyetler Birliği kurulduğu andan itibaren bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde gelecekte, uzayda kendisini çeken bir şeyler buldu. Hatta daha da geriye gidecek olursak dönemin önemli Bolşevik kadrolarından Aleksandr Bogdanov’un 1908’de yazdığı ‘Kızıl Yıldız’ romanını buna örnek gösterebiliriz. Öyle ki Bogdanov’un ‘Kızıl Gezegen’ Mars’a giden devrimcisini konu alan bilimkurgu romanı meşhur ‘kızıl yıldız’ sembolünü de yaratır. Bogdanov’u ve eserini daha önce farklı bir yazıda işlemiştik. Bu nedenle fazla üzerinde durmayacağız, sadece Ekim Devrimi öncesinde bile bu alanla ilgilenen biliminsanları ve sanatçıların olduğunu bilmek yeterli. Gözümüzü devrimden sonraya çevirelim ve sanatın gelecekte uzayda kurulacak toplumsal düzeni nasıl tahayyül ettiğine bakalım.

SİNEMADA MARS’A DEVRİM İHRACATI

Yakov Protazanov’un Aelita filmi afişi.

Aleksey Tolstoy’un ‘Aelita’ eseri 1924 yılında ‘Aelita: Mars’ın Kraliçesi’ ismiyle beyazperdeye uyarlanır. Yakov Protazanov’un yönettiği, müzikleri Dmitri Şostakoviç’e ait film, gezegenler arası seyahati konu alan ilk uzun metrajlı film olma özelliğini taşır.

Bogdanov’dan doğrudan bahsetmeyecek olsak da eserinin dönemin bilimkurgu dünyasında ciddi yankı uyandırdığını söyleyebiliriz. Aelita filminde de Kızıl Yıldız’daki hikayeyi andıran bir şekilde, Mars’a yolculuk eden bir mühendis ve bir askerin hikayesidir. Fazla spoiler vermeden maceranın Mars’a hükmeden bir tiran, Kraliçe Aelita’ya karşı ayaklanmanın örgütlenmesiyle devam ettiğini belirtelim ve bir sözü aktaralım:

“Yoldaşlar, bizim örneklerimizi takip edin! Marslı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin akraba işçileriyle birleşin!”

Peki Aelita’da Sovyet sanatının uzayı görüş şekline dair neler bulabiliriz? Birincisi filmde uzaya ve farklı bir gezegene adım atan dünyalılar karşılarında kendilerinden daha geri bir toplum bulur. Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana uzaydaki yaşam formlarının da en az bizim kadar gelişmiş olduğu yüzlerce kurgu sanat eserine tanıklık ettik. Biz, yani 20 ve 21’inci yüzyıl insanlarının gözünde uzay teknolojik gelişmenin bir sembolüne evrildiği için, karşılaşacağımız toplumlardan da en az bizim kadar bir gelişmişlik seviyesinde olmasını bekledik. Nitekim Aelita’dan yılar sonra Sovyetler’de üretilen sanat eserleri, uzayı -belki diğer herkesten çok- böyle gördü. Fakat 1920’li yıllardan Mars’a bakan Sovyet sanatçıların uzaylı toplumları örgütleme çabası oldukça sıra dışı. Hayal ettiği diğer canlıların toplumsal mücadeleleri olacağını öngörmek, kendi yaşadıklarıyla özdeşleştirmek, tabiri caizse ‘devrim ihraç etmek’, üstelik çok erken bir dönemde tüm bunları düşünmeye başlamak, başlı başına Sovyetler’de yaşanan toplumsal dönüşümle ilintili.

İLLÜSTRASYONLARDA UZAYIN HAYATI

Sovyetler’in İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından uzay programında elde ettiği başarılar hızla sanatta da kendisini gösterir. Bu dönem yapılan tasarımlar, illüstrasyonlar ve resimler o denli etkileyicidir ki, bugün bile Sovyet Uzay Programı dendiğinde bu görüntüler geliyor: Ellerinde orak çekiçlerle uzayda kozmonotlar, işçiler ve bilim insanları el ele yıldızlara doğru… Etkileyici propagandif eserlerin dışında, sanatçılar aracılığıyla dönemin Sovyet toplumunun uzaydaki gelecek hayallerini kimi diğer adreslerden de öğrenebiliriz: Örneğin 1933’de yayınlanmaya başlayan Tekhnika Molodezhi isimli teknoloji ve bilim dergisi.

Tekhnika Molodezhi dergisi.

.

Tekhnika Molodezhi’de yayınlanan görselleri değerlendirmek için önce çağının muadilleriyle karşılaştırmamız gerekebilir. Popular Science gibi dergiler ABD’nin Sovyetler karşısında hayli geriye düşmesinden sonra başlattığı uzay programının ardından yayınladığı illüstrasyonlarda, neredeyse hep NASA’nın yeni roket teknolojilerine yer verir. Belki ABD merkezli teknoloji dergileri için aynı şeyi bugün için de söyleyebiliriz. Ancak Tekhnika Molodezhi gibi dergilerde -savaş dönemi askeri teknolojilere yer vermesi dışında- çoğunlukla geleceği, insanı, toplumsal düzeni ve kahramanları görürüz. İlk bakışta çok önemsiz bir detay gibi görülebilir. Ancak tüm bunlar iki ülkenin, ya da daha doğrusu iki uzay programının uzaya ve geleceğe bakışı hakkında bize ipuçları veriyor.

Bilimkurgu sanatı üzerine kitap yazmış ve NASA’nın ödüllü illüstrasyon çizeri Vincent Di Fate şöyle diyor: “60’ların sonunda doğru Sovyetlerin ‘Ay’a gitmek mi istiyorsun? Cehenneme gitmek için Ay’a git’ dediği bir nokta vardı. Onlar sadece uzayın derinliklerindeki keşiflere odaklanmışlardı. Bizden çok önce Mars’ta bulunmuşlardı. Bizden çok önce ‘nükleer kışları’ biliyorlardı.” Evet, Sovyetler Birliği siyasileri için İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından uzay alanında elde edilecek teknolojik bir başarının, ülkedeki moral ve özgüveni ciddi anlamda etkileyecek olması, şüphesiz hesaba katılmıştır. Fark biraz da ideolojik olarak bu teknolojinin getirilerinin ne için kullanılacağında olsa gerek?

UZAY GEMİSİNDE ÇAYKOVSKİ

Di Fate’nin ‘Sovyetler’in aya ayak basılmasına odaklanmadığına’ dair sözleri farklı kaynaklarda da geçiyor. Ne kadar istediler, ne kadar başardılar… Bu başka bir konu ancak Sovyet sanatçılar Neil Armstrong’un adımından yıllar önce bu konuyla ilgilenmiş görünüyor. Pavel Klushantsev’in yönettiği 1965 tarihli ‘Luna’ yani ‘Ay’ isimli filmde Sovyetler’in Ay’ın yüzeyinde kurduğu bir koloniyi anlatır. Belgeseli andıran bu bilimkurgu filminde Ay’da kurulan düzey incelikleriyle aktarılır.

Aynı yönetmene ait benzer tarzdaki 1957 tarihli Road to the Stars (Doroga k Zvezdam) isimli film de oldukça ilginç. En dikkat çekici özellik, uzay gemisindeki mürettebatın tüm teknolojilere rağmen kimi ‘Sovyet’ ritüellerinden vazgeçmemesi. Geminin içinde kedi beslenmesi, halılar, Çaykovski ve bale…

UZAY TESADÜF MÜYDÜ?

Sovyetler Birliği için uzayı, teknolojik gelişmeden bağımsız bir şekilde düşünemeyiz. Hatta sanatı da bundan tam anlamıyla ayıramayız. Fakat komünist düşüncenin gelecekle olan uyumunu da reddedecek değiliz, hele ki konu sanatsa… Toplumsal bir değişimin insanların ufkunu yıldızlarca büyütebilmesinin eşi benzeriyse karanlık günlerde fazla bulunmuyor. Bu yüzden hâlâ Nâzım Hikmet’in ‘Kosmos’un Kardeşliği Adına’ şiiri, dünyalıların içini aydınlatıyor.

“Kosmos’da bizden başka düşünen var mı / var / bize benzer mi / bilmiyorum / belki bizden güzeldir / bizona benzer mesela ama çayırdan nazik / belki de akarsuyun şankına benzer / belki çirkindir bizden… / … yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz / hangi dilde bilmiyorum / yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla / Tovariş [Rusça ‘Yoldaş’] diyecek / söze bu sözle başlayacak biliyorum / Tovariş diyecek / ne üs kurmaya geldim yıldızına / ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeye / Kola-kola satacak da değilim / selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına, / bedava ekmek ve bedava karanfil adına / mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına / ‘Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber’ / diyebilmek adına / evlerin / yurtların / dünyaların / ve kosmosun kardeşliği adına”

Sovyet sanatçı Eugen Doga’nın Nâzım Hikmet’in sözkonusu şiirine yaptığı beste…

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler

https://www.tested.com/science/space/456670-incredible-space-art-russian-magazine-tekhnika-molodezhi/
https://www.tested.com/art/43726-sci_fi-art-propaganda-across-cultures/
https://www.calvertjournal.com/features/show/3173/beyond-zero-soviets-moon-colonisation-Klushantsev
https://www.peramuzesi.org.tr/Film/Aelita-Mars-Kralicesi/722/136