Dünya Forum: Sicim Teorisi / Her şeyin teorisi mi yoksa hokkabazlık mı?

Evren’in oluşumuna ilişkin geliştirilen en büyük teori olan Görelilik Kuramı, ortaya çıktığı dönemde, yeni bir fizik sahasıyla birçok çelişki ve uyuşmazlık barındırıyordu. Yüzlerce bilim insanı Einstein’ın Görelilik Kuramı ve Kuantum mekaniği arasındaki pürüzleri gidererek iki teoriyi birleştirmek amacıyla onlarca yıl ter döktü. Ne var ki, Einstein tarafından tarifi yapılan evren ve atom altı parçacıkların ait olduğu evrenin fizik yasaları arasında neredeyse kapanmaz gibi görünen bir uçurum uzanıyor. Günümüzde bu konu hâlâ fizik biliminin en meşakkatli alanlarından birini oluşturmaya devam ediyor ve 1960’larda tohumlanmaya başlayan Sicim teorisi bu boşluğu doldurmaya aday olarak öne çıkıyor. Ne var ki teori hakkında neredeyse 40 yıldır süren ateşli tartışmalar bitecek gibi değil.

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Yaklaşık 2 bin 300 yıl önce yaşayan Yunan filozof Aristoteles bilim ve felsefeye önemli katkılarda bulunmuştu. Çalışmaları, sürekli olarak ilgi çekti ve geniş kapsamlı olarak tercüme edilerek üzerinde çalışıldı. Aristoteles’in doğa hakkındaki görüşleri neredeyse 2 bin yıl boyunca Avrupa düşüncesine egemen olduğu. Bazı görüşleri, Katolik ve Protestan öğretilerini ve İslam’ı derinden etkiledi. Aristoteles sanat, astronomi, biyoloji, etik, dil, hukuk, mantık, manyetizma, metafizik, hareket, şiir, politika, psikoloji ve retorik hakkında yazdı.

Aristoteles, M.Ö. 4. yüzyılda, sabit, küresel bir Dünya’nın merkezde olduğu, gezegenlerin ve yıldızların eş merkezli göksel kürelerle çevrili olduğu, Dünya merkezli bir evren teorisi oluşturdu. Evrenin boyutlarının sonlu olduğuna inanmasına karşın, sonsuzluk boyunca değişmez ve durağan olduğunu vurguladı. Küreseldi; çünkü bu en mükemmel şekildi; sonluydu, çünkü bir merkezi vardı; Dünya merkezdeydi ve merkezi olan bir yapı sonsuz olamazdı. Dünya’nın da bir küre olduğuna inanıyordu. Yıldızlara kıyasla küçüktü ve gök cisimlerinin aksine her zaman sabitti.

Aristoteles’in binlerce yıla hükmeden evren anlayışı, günümüzde özellikle din temelli bir yaşam anlayışına bağlı kalan toplumsal kesimlerde hâlâ itibarını koruyor. Buna karşın, bilim dünyası, bu anlayışı 419 yıl önce Katolik Kilisesi tarafından diri diri yakılan Giordano Bruno’dan sonra terk ederek, farklı yönlerde ilerlemeye başladı.

Albert Einstein’la birlikte yepyeni ufuklara yelken açan gökbilimciler, Aristoteles’in aktardığı bilgileri temel alan yeni bir evren tanımına giriştiler. Einstein da tıpkı Aristoteles gibi evrenin sabit ve durağan olduğunu öne sürmesine karşın, fizikçi Edwin Hubble evrenin hızlanarak genişlemekte olduğunu keşfederek, 2 bin 300 yıl hüküm süren Aristocu evren anlayışına en büyük darbeyi indirmiş oldu. Einstein ilk başlarda bu bulguyu reddetse de Edwin Hubble’la birlikte gerçekleştirdiği gözlem ve çalışmalar sonucunda hatasını kabul ederek, bu yoldaki en büyük adıma eşlik etmeyi tercih etti.

Evren’in oluşumuna ilişkin geliştirilen en büyük teori olan Görelilik Kuramı, ortaya çıktığı dönemde, yeni bir fizik sahasıyla birçok çelişki ve uyuşmazlık barındırıyordu. Yüzlerce bilim insanı Einstein’ın Görelilik Kuramı ve kuantum mekaniği arasındaki pürüzleri gidererek iki teoriyi birleştirmek amacıyla onlarca yıl boyunca ter döktü. Ne var ki, Einstein tarafından tarifi yapılan evren ve atom altı parçacıkların ait olduğu evrenin fizik yasaları arasında neredeyse kapanmaz gibi görünen bir uçurum uzanıyor. Günümüzde bu konu hâlâ fizik biliminin en meşakkatli alanlarından birini oluşturmaya devam ediyor.

GÖRELİLİK VE KUANTUM MEKANİĞİ

Einstein 1905’te, özel görelilik teorisiyle uzay (mekan) ile zamanı bir araya getirdi (uzay-zaman olarak anılır) ve mekandaki hareketin zamanın geçişini etkilediğini gösterdi. 1915’te Einstein, genel görelilik teorisiyle uzay, zaman ve yerçekimini daha da bir araya getirerek, uzay ve zamandaki çözgü ve eğrilerin yerçekimi kuvvetinden sorumlu olduğunu gösterdi. Bunlar anıtsal başarılardı; ancak Einstein daha da büyük bir birleşmeyi hayâl ediyordu. Mekanı, zamanı ve doğanın tüm güçlerini açıklayacak güçlü bir çerçeve tasarladı; bunu ‘birleşik teori’ olarak adlandırıyordu. Einstein, hayatının son otuz yılı boyunca, bu araştırmayı aralıksız biçimde sürdürdü. Zaman zaman yayılan söylentiler başardığını duyursa da, daha yakından incelemeler böylesi umutların önünü kesti. Einstein’ın çağdaşlarının birçoğu, birleşik bir teori arayışını, ümitsiz diye değerlendirmekteydi.

Buna karşılık, 1920’lerden itibaren teorik fizikçilerin temel kaygısı, atomik ve atom altı süreçleri tanımlamak için ortaya çıkan yeni bir çerçeve olan kuantum mekaniğiydi. Bu ölçeklerdeki parçacıklar o kadar küçük kütlelere sahiptir ki, yerçekimi etkileşimleriyle ilgileri yoktur ve bu nedenle onlarca yıldır kuantum mekanik hesaplamalar genel göreceliliğin etkilerini görmezden geldi. Bunun yerine, odak, 1960’ların sonlarında farklı bir kuvvete yönelmişti; atom çekirdeğindeki protonları ve nötronları bir araya getiren ‘güçlü kuvvet’.

.

 

Avrupa Nükleer Araştırmalar Kurumu’nda (CERN) çalışan genç bir teorisyen olan Gabriele Veneziano, 200 yıllık bir formül olan ‘Euler beta fonksiyonu’nun birçok veriyi açıklayabildiğini fark ederek 1968’de önemli bir atılım yaptı ve daha sonra dünyadaki çeşitli parçacık hızlandırıcılarında güçlü kuvvet üzerine çalışmalar başladı. Birkaç yıl sonra, Stanford Üniversitesi’nden Leonard Susskind, Niels Bohr Enstitüsü’nden Holger Nielsen ve Chicago Üniversitesi’nden Yoichiro Nambu, Veneziano’nun önerisini temel alan matematiğin, ‘eksi filamentlerin titreşimsel hareketini’ tanımladığını göstererek, Veneziano’nun öngörülerini büyük oranda doğruladılar. Çok ince tel ya da ipliklere benzeyen enerji formları, Sicim Teorisi’nin de ilham kaynağı oldu.

ENERJİ İPLİKLERİNDEN OLUŞAN BİR EVREN

Fiziğin temel amaçlarından biri, doğanın dört kuvvetini birleştiren tek bir teori oluşturmaktır. Bu kuvvetler elektromanyetizma, yerçekimi, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerden oluşur. İlk ikisi uzun yıllardır iyi bilinmektedir. Güçlü nükleer kuvvet, atomların orta kısmının (çekirdeklerinin) bir arada tutulmasından sorumluyken, zayıf nükleer kuvvet, bu çekirdeklerin çürümesinde (bozunarak dağılmasında) rol oynar.

1980’lerde, fizikçiler Sicim Teorisi’nin doğanın tüm dört kuvvetini ve her türlü maddeyi tek bir kuantum mekanik çerçevede bir araya getirme potansiyeline sahip olduğunu fark ettiler. Dört gücü bir araya getirmek için birçok ilginç fikir ve yeni teoriler önerildi. Bu yeni teorilerin en ilgi çekici olanlarından biri Sicim Teorisiydi. Yerçekimini diğer üç kuvvetle birleştirmeye çalışırken, Sicim Teorisi evreni görme şeklimizi değiştirmemizi gerektiriyor. Teoriye göre, tüm parçacıklar, aslında minik ve titreşimli iplerden oluşuyor ve her titreşim tipi farklı bir parçacığa karşılık geliyor. Farklı parçacıklar bir keman teli gibi esneyip eğilerek, farklı notalar çalınmasına, farklı sesler üretilmesine benzer. Bununla birlikte, Sicim Teorisi’nin telleri neredeyse kesinlikle keman tellerine benzemez.

Sicim Teorisi, ayrıca evrendeki ekstra boyutların varlığını kabul etmemizi de gerektirir. Kendi evrenimizde dört boyuta aşinayızdır: Yukarı-aşağı, ileri-geri, sol-sağ ve zaman. Ne var ki Sicim Teorisi en az altı boyut daha gerektirir. On-on bir boyuttan oluşan bir evren bize tuhaf geliyor ama birçok fizikçi bu ekstra boyutların mümkün olduğunu ve onları tespit etmenin yollarını aradıklarını ifade ediyor.

Günümüz fizikçileri arasında bu teori üzerinde çalışan en tanınmış simalardan Biran Greene, teori hakkında şunları söylüyor: “Evrenin nasıl oluştuğuna ve şu anda tanık olduğumuz zamana dek nasıl geliştiğine dair daha net bir anlayışınız varsa, bu, size evren anlayışınız hakkında bir yapı sunar.”

“Kendimizi, bu daha büyük süreçlerin ortaya çıkmasını izleyen bir gözlemci olarak evrenden ve kozmostan ayrı görmek gibi genel bir eğilim var. Ama aslında evrenin bir parçasıyız. Kelimenin tam anlamıyla yaptığımız şeyler patlayan yıldızların derin iç kısmından geldi ve evrenin geri kalanının geliştiği aynı yasa ve kurallarla evrimleştik. Bunu gördüğünüzde, evrene derinden bağlı olduğumuzu fark edersiniz ve sonra farklı şeyler düşünürsünüz.”

“30 yıldır geliştirmekte olduğumuz fikirler çok ayrıntılı ama deneysel olarak test etmek çok zor. Uzun yıllar geçmeden, üzerinde çalıştığımız şeyin dünyanın gerçekte nasıl çalıştığı ile ilgili olup olmadığı noktasında doğru olup olmadığını bilemeyiz. Birçoğumuz bu dünyayı anlamadan terk edebiliriz. Ancak öte yandan, binlerce yıldır sürmekte olan bir yolculuğun parçası olduğumuzu biliyoruz.”

VARLIĞIN GİZEMLİ DÜNYASI

Peki, evren neden yapılmıştır? Sıradan madde sırayla sadece üç temel bileşenden oluşan atomlardan meydana gelir: Nötron ve protonlardan oluşan bir çekirdeğin etrafında dönen elektronlar. Elektron gerçekten de temel bir parçacıktır ve ‘lepton’ adıyla bilinen bir parçacık ailesinin üyesidir; diğer yandan nötronlar ve protonlar, ‘kuarklar’ olarak bilinen daha küçük parçacıklardan oluşur. Kuarklar bildiğimiz kadarıyla gerçekten basit parçacıklardır.

Evrenin atom altı bileşimi hakkındaki mevcut bilgilerimiz, parçacık fiziğinin Standart Model’i olarak bilinen teoriyle özetlenmiştir. Hem dünyanın yapıldığı temel yapı taşlarını hem de bu blokların etkileşime girdiği güçleri açıklar. On iki temel yapı taşı vardır. Bunlardan altısı kuarklardır ve “yukarı, aşağı, tılsım (çekici), garip, üst ve alt” gibi ilginç isimlerle anılırlar. Diğer altısıysa leptondur; elektron ve elektron nötrinosunu, müon ve müon nötrinosunu, tau ve tau nötrinosu’nu içerir.

Tüm bu parçacıkların ve evrensel kuvvetlerin davranışı, Standart Model tarafından kusursuz bir şekilde tanımlanmıştır, dikkate değer bir istisna dışında: Yerçekimi. Teknik nedenlerden dolayı, günlük yaşamımızda en bilindik olan yerçekimi kuvvetinin mikroskobik olarak tanımlanması çok zordur. Kuantum alanında yerçekimi teorisini formüle etmek, uzun yıllar boyunca teorik fizikteki en önemli problemlerden biri olmayı sürdürdü.

Son birkaç on yılda, Sicim Teorisi, mikroskobik bir yerçekimi teorisi için en umut verici aday olarak ortaya çıktı ve aslında bundan çok daha büyük bir iddia taşıyordu: Evrenimizin temel yapısının tam, birleşik ve tutarlı bir tanımını sunmaya çalışıyor. Bu nedenle, bazen oldukça kibirli bir isimle, “Her şeyin Teorisi” olarak adlandırılıyor.

Sicim Teorisi’nin ardındaki temel fikir şudur: Standart Model’in farklı ‘temel’ parçacıklarının tümü gerçekten bir temel nesnenin sadece farklı tezahürleridir: Akıl almaz derecede küçük boyutlarda ve enerjiden oluşan bir sicim, bir enerji teli her şeyin yapı taşıdır. Peki, bu nasıl olabilir? Normalde bir elektronu, iç yapısı olmayan bir nokta olarak resmederdik. Bir nokta, hareketten başka hiçbir şey yapamaz. Fakat eğer Sicim Teorisi doğruysa, o zaman son derece güçlü bir ‘mikroskop’ altında elektronun gerçekte bir nokta değil, küçük bir sicim şeklinde olduğunu görebiliriz. Bir iplikçik, hareket etmenin dışında da bir şey, örneğin farklı şekillerde salınım yapabilir. Belli bir şekilde salınıyorsa, o halde uzak bir mesafeden, gerçekten bir sicim olduğunu gösteremeyen bir elektron görürüz. Ama eğer başka bir şekilde salınıyorsa, o zaman biz buna ‘foton’ ya da ‘kuark’ diyebiliriz. Kısacası, Sicim Teorisi doğruysa, tüm Dünya olağan üstü küçük tellerden meydana gelmiştir.

Sicim Teorisi’yle ilgili belki de en dikkat çekici şey, bu kadar basit bir fikrin işe yaraması ihtimalidir. Fakat aynı zamanda, Sicim Teorisi’nin, evrenin doğru tanımı olduğuna dair doğrudan deneysel bir kanıt bulunmadığını da tekrarlamak gerekir. Bu durum, çoğunlukla Sicim Teorisi’nin hâlâ geliştirilme aşamasında olmasından kaynaklanır. Bit’lerini ve parçalarını bilsek de henüz resmin tamamını görmüyor ve dolayısıyla kesin tahminler yapamıyoruz.

ÖNGÖRÜLER VE GÜÇLÜKLER

Sicim Teorisi sezgisel olarak çekici bir öneriydi; ancak 1970’lerin ortalarında güçlü kuvvete ilişkin daha rafine ölçümler, yapılan tahminlerden sapmıştı ve çoğu araştırmacı, Sicim Teorisi matematiksel olarak ne kadar zarif olursa olsun, fiziksel evrenle ilgisi olmadığı sonucuna vardı. Bununla birlikte, az sayıda fizikçi Sicim Teorisi’ni izlemeye devam etti. 1974’te Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden John Schwarz, École Normale Supérieure’den Joel Scherk ve bağımsız olarak Hokkaido Üniversitesi’nden Tamiaki Yoneya radikal bir sonuca vardı. Sicim Teorisi’nin sözde başarısız tahminlerinden birinin -güçlü kuvveti inceleyen hiçbir deneyin hiç karşılaşmadığı belirli bir kütlesiz parçacığın varlığı-, aslında Einstein’ın beklediği birleşmenin kanıtı olduğunu öne sürdüler.

Hiç kimse Genel Görelilik ve kuantum mekaniğini birleştirmeyi başaramasa da, ön çalışmalar böyle bir birliğin kesin olarak Sicim Teorisi tarafından öngörülen kitlesiz parçacığı gerektireceğini ortaya koydu. Birkaç fizikçi, tel biçimli parçacık teorisinin, bu parçacığı temel yapısına yerleştirerek, büyük parçacıkların (genel görelilik) ve küçük parçaların (kuantum mekaniği) yasalarını birleştirdiğini iddia etti. Bu fizikçiler, Sicim Teorisi’nin yalnızca güçlü kuvvetin bir açıklaması olmak yerine, Einstein’ın birleşik teorisine doğru eleştirel bir adım olarak yorumlanması gerektiğini ifade ettiler.

Duyuru fizik dünyasında göz ardı edildi. Sicim Teorisi, ilk atılımında güçlü kuvvetin bir açıklaması olarak başarısız olmuştu ve bazıları şimdi daha da zor bir sorunun çözümü olarak geçerli olabileceğini düşünüyordu. Bu görüş, Sicim Teorisi’nin kendi teorik problemlerinden dolayı yaşadığı güçlüklerle de desteklendi. Öncelikle, denklemlerinden bazıları tutarsızlık belirtileri gösterdi; bir diğer sorun, teorinin matematiğinin, evrenin ortak var oluşunun sadece üç uzamsal boyuta değil, diğer altı tanesine daha (toplam dokuz uzamsal boyut veya toplam on uzay-zaman boyutuna) sahip olmasını gerektirmesiydi.

BOYUTLAR VE TİTREŞİMLER

Bu türden engeller nedeniyle, teori üzerinde çalışan fizikçilerin sayısı 1980’lerin ortalarına kadar, Londra’daki Kraliçe Mary Koleji’nden Schwarz ve Michael Green olmak üzere ikiye düşmüştü. Ancak 1984’te bu iki iddialı Sicim Teorisi uzmanı büyük bir atılım gerçekleştirdi. Dikkate değer bir hesaplama yoluyla, Sicim Teorisi denklemlerinin sonuçta tutarlı olduğunu ispatladılar. Bu sonuçlar fizik topluluğuna yayıldığı zaman, yüzlerce araştırmacı ellerindeki araştırmaları bıraktı ve dikkatlerini yeniden Sicim Teorisi’ne çevirdi.

Birkaç ay içinde Sicim Teorisi’nin birleşik çerçevesi şekillendi. Teoriye göre, ipler o kadar küçüktü ki nokta gibi görünüyorlardı, ancak gerçekte bir uzunluğa sahiplerdi (yaklaşık 10−33 cm); böylece, bir parçacığın kütlesi ve yükü, bir enerji ipliğinin nasıl titreştiğiyle belirlenmekteydi. Fizikçiler, titreşim kalıpları arasında doğanın güçlerini iletmek için etkileşimde bulunan parçacıklar olması gerektiğini de savundular. Böylece, Sicim Teorisi tüm güçlerin ve tüm maddelerin bir birleşimi olarak önerildi.

.

1984’ten 1994’e kadar geçen on yıl boyunca, birçok teorik fizikçi, bu soyut, tamamen matematiksel çerçeveyi somut ve öngörülü bir doğa teorisi haline getirerek, Sicim Teorisi’nin vaadini yerine getirme çabası içindeydi. Sınırsız sayıdaki sicimlerin doğrudan algılanmaları mümkün olmadığı için teorisyenler, teorinin test edilebilecek dolaylı sonuçlarına ulaşmaya çalıştılar. Bu bağlamda, Sicim Teorisi’nin ekstra boyutları büyük bir engel oluşturmuştu. Bu ekstra boyutların küçük ve gizli olarak hayâl edilmesi, görünür olmadıkları bir durumda makul bir açıklamaydı. Bununla birlikte, teorinin öngörülerini sunması için ayrıntılı bir geometri gerekliydi. Bunun nedeni, tellerin çok küçük olması ve ekstra boyutlarda titreşmeleriydi.

Yapılan deneylerde, bir Fransız kornasının şekli ve boyutunun, çalgıdan geçen hava akımlarının titreşimsel modellerini etkilediği sürece, ekstra boyutların tam şeklinin ve boyutunun da tellerin titreşim şeklini etkileyeceğini gösterdi. Tellerin titreşimleri parçacık kütleleri ve yükleri gibi miktarları belirlediğinden, bir tahminde bulunmak, ekstra boyutların geometrik şekli hakkında bilgi gerektiriyordu. Ne yazık ki, Sicim Teorisi denklemleri, ekstra boyutlarla ilgili kesin ve test edilebilir tahminlerde bulunmayı zorlaştıran, çok sayıda farklı geometrik formlar almasına izin veriyordu.

BİLİMİN NİHAİ ÇIKMAZI MI?

“Dünyanın en zeki insanlarından yüzlercesi akademik hayatını boşa harcayan teorik bir çıkmaza girdi.” Bu şaşırtıcı suçlama, birkaç Nobel ödüllü bilim insanı da dahil olmak üzere fizikçiler tarafından günümüzde de dile getiriliyor. Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan çalışmalar, Sicim Teorisisi’nin temellerini sorguluyor ve kozmosun gizemine dair cevaplar vermek yerine, sahte bir teori olduğunu iddia ediyorlar. Bir bilim insanı daha da sert bir söylemle şunu ifade ediyor: “Sicim Teorisi’nin eleştirel olmayan teşviki, artık bilime zarar veriyor.”

Bununla birlikte, Nobel ödülü kazananları da içeren Sicim Teorisi savunucuları eleştirileri reddediyor ve alanlarını sağlam bir şekilde savunuyorlar. Zira her halükârda, bu teori matematik ve fizikte birçok büyük atılımlara yol açtı.

Ancak yıllar geçtikçe, bilim insanları teoriyi desteklemek için pratik bir gözlem yöntemi üretemediler ve somut maddeyi parçalamak ve içindeki telleri incelemek için gereken enerjinin devasa olduğunu, gezegeni kapsayacak kadar büyük makineler gerektiğini açıkladılar. Bu problemlerin yanı sıra, son hesaplamalar, Sicim Teorisi hakkında şaşırtıcı bir tahmin ortaya koydu: Bazıları bizimki gibi, bazılarıysa çok farklı olan neredeyse sonsuz sayıda evren var olabilirdi. Bu nokta, teorinin en çok eleştirildiği bir meseleyi de açığa çıkarıyor. Görünmez paralel evrenlerden ve 10 boyutlu bir uzaydan bahseden ama kanıtlanamayan bir teori, bazı fizikçiler için aşırı derecede hayâli bir önerme. ‘Yarı-teoloji’ ve ‘post-modern teori’, kullanılan en kibar eleştiriler arasında; daha sert eleştiriler arasındaysa ‘sahte’ ve ‘saçma’ gibi terimlere de rastlanıyor.

1998’de Nobel fizik ödülü alan Stanford Üniversitesi’nden Robert Laughlin, “Daha büyük bir yarın için harika bir teknolojik umut yaratmaktan uzak olan Sicim Teorisi, eski bir inanç sisteminin trajik bir sonucudur” diyor.

Bekleneceği üzere, bu türden suçlamalar Sicim Teorisyenleri tarafından öfkeyle reddediliyor. Teoriyi, “Her şeyin teorisi bir gecede yaratılamaz” diyerek savunuyorlar. California Üniversitesi’nden Nobel ödüllü bilim insanı David Gross, “Sicim Teorisi doğru yolda ama bu yol oldukça uzun. Başka atılımlar gerekiyor” diyerek desteğini ortaya koyuyor.

Londra’daki Kraliçe Mary Üniversitesi’nden Sanjaye Ramgoolam’a göre, teorinin yanlış olduğunu iddia etmek de doğru değil; çünkü ispatlanabilir veya ispatlanamaz bir öngörüde bulunmuyor. “Sicim Teorisi’ni ispatlayabileceğimiz ya da ispatlayamayacağımız birçok yol var. Belki de Avrupa’nın Büyük Hadron Çarpıştırıcısı doğru yolda olduğumuzu gösteren kanıtlar sağlayacak kadar güçlü olabilir” diyerek teoriye daha temkinli yaklaşıyor.

Ve Sicim Teorisyenlerinin başlarının kuma sıkışıp kaldığını ve gerçeği görmeyi reddettiği eleştirilerine gelince, bu görüş Green tarafından kesinlikle reddediliyor: “Tüm bilim insanları yeni fikirler görünce heyecanlanır. Bu yüzden bilim insanıyız. Ancak, birleşik bir teoriye gelince, henüz yeni bir fikir yok. Sicim Teorisi’ne bir alternatif henüz yok” diyor.

Kaynaklar:

https://www.forbes.com/sites/startswithabang/2016/11/25/what-every-layperson-should-know-about-string-theory/#6e0d724d5a53

https://physicsworld.com/a/string-theory-calculations-describe-birth-of-the-universe/

https://www.sciencealert.com/we-still-don-t-have-a-theory-of-everything-could-strings-gets-us-closer

https://www.quantamagazine.org/why-is-m-theory-the-leading-candidate-for-theory-of-everything-20171218/

https://www.theguardian.com/science/2006/oct/08/research.highereducation

https://www.realclearscience.com/blog/2016/01/string_theory_has_failed_as_a_scientific_theory.html

https://evolutionnews.org/2017/07/post-modern-physics-string-theory-gets-over-the-need-for-evidence/