İngiliz istihbaratının başındaki komünist casus: Philby!

Gerçekten bir casusun hayatını anlamak pek de kolay değil. Diğer taraftan casusluk başarılarına ve yeteneğine şahit olduğumuza şüphe yok. Eşi, klasik müzik dinlerken ellerini bir orkestra şefi gibi kullanan Philby'nin en sevdiği şarkının Frank Sinatra'nın 'My Way', yani 'Benim Yolum' olduğunu söylüyor: Bütün yollarda seyahat ettim / Ve bundan çok ama çok önemlisi kendi yolumu tuttum...

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara’nın Bolivya’ya gelişini 1967 yılında haber yapmasıyla bilinen The Sunday Times gazetesi çalışanı Murray Sayle, aynı yıl Moskova’da İngiliz bir ‘hainin’ peşine düşer: İngiliz istihbarat servisi MI6’da yıllarca çalışmış, hem Kraliçe Elizabeth’den aldığı nişanla hem de Lenin Nişanı’yla ödüllendirilmiş Kim Philby… İngiliz ajan, yıllarca hayati önemdeki bilgileri istihbaratın en tepesinden Sovyetler’e aktarır, bunları yaparken hiçbir zaman yakayı tam olarak ele vermez. Ta ki 1963 yılında Moskova’ya gidinceye kadar! Haliyle Sayle için Philby’den röportaj almak pek kolay olmaz. Onun bir İngiliz olduğu için elbet bir gün kriket maçı sonuçlarını öğrenmek için Moskova’daki yabancı posta ofisine geleceğini tahmin eder ve Philby’i bu ofiste beklemeye başlar: “Birkaç günden sonra, tam olarak kaç gün hatırlamıyorum, 1930’ların entellektüeli görünüşlü bir adam gördüm, İskoç kumaşının parçalanmış yerleri deri yamalarla dolu. Ona doğru yürüdüm ve ‘Bay Philby?’ diye sordum.” Sonuç olarak Sayle tarihi bir röportaja imza atar: Philby’nin yeni hayatından mutlu olduğunu yazar, harika bir mizah yeteneğine sahip, kibar ve sağlam içici bir ‘hainle’ karşılaştığını ekler. Fakat röportaja Philby’nin bilinmeyen özellikleri değil; en bilinen ‘özelliğini’ reddettiği söz damga vurur: “İhanet etmek için, önce ait olman gerekiyor. Ben hiç ait olmadım.”

Bu, tarafını bir şekilde değiştirenler hariç herkese uyarlanabilir elbette. Yani ortada bir ‘saf değiştirme’ yoksa. O yüzden bu iki cümle Phliby’i tanımazsak anlamını yitirip farklı yerlere çekilebilir. ‘Aidiyet’ten kastını, ülkesiyle olan ilişkilerini ve hayata bakışını okuduğumuzda fark edebiliriz. Bu öyle bir yaşam ki Philby, İspanya İç Savaşı, İkinci Paylaşım Savaşı ve Soğuk Savaş dönemlerinde -İstanbul da dahil olmak üzere- çeşitli yerlerde kritik görevler almış hatta bir dönem İngiliz istihbaratının başına geçmesi dahi düşünülmüş… İşte Sovyet casusu Philby’nin ‘film gibi’ hayatı…

İLK AŞK, İLK GÖREV

Philby’nin hayatında babası St. John Philby önemli bir figürdür. Müslüman olduktan sonra ‘Şeyh Abdullah’ ismini alan baba, İngiliz istihbaratının önemli doğu bilimcilerindendir. Urduca, Beluçca, Farsça, Pencapça ve Arapça’ya oldukça hakimdir. İngiliz Hindistanı’nda çeşitli görevler alır, nitekim Kim Philby de 1912 yılında burada doğar. Ardından baba, Arabistan’da Suudların danışmanlığını yapmaya başlar, takip eden yıllarda da Batılı devletlerle Arabistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde katkıda bulunur. Kim Philby de kısa bir dönem Arabistan’da yaşadıktan sonra babası gibi Westminister okulunda okumak için 16 yaşındayken İngiltere’ye döner. Ardından Cambridge’de burs kazanır ve dünyaca ünlü bu okulda tarih ve ekonomi üzerinde eğitim alır. Philby’nin gelişiminde 1930’lu yılların ruhunu, siyasi gelişmeleri de hesaba katmak gerekiyor. Sovyetler Birliği’nde sıçrama ve kapitalist ülkelerde yaşanan büyük ekonomik krizler… Tüm bunlar dönemin Avrupasında olduğu gibi İngiltere’de de komünist düşüncenin daha rahat filizlenmesine olanak tanır. Cambridge Üniversitesi’nde varlıklı ailelerden gelen gençler arasında dahi bu fikirler yaygınlaşır. Philby de bu dönemde komünist düşünceden etkilenir. Nitekim daha sonra ülkeden Sovyetler’e istihbarat akışını sağlayacak grubun ‘Cambridge Beşlisi’ olarak anılmasının nedeni aynı okuldan olmalarındandır.

Litzi Friedmann

Philby her ne kadar komünist düşünceyle bir biçimde İngiltere’de tanışmış olsa da Avusturya’ya gidişi onu hayli etkiler. Burada bir yandan Almanca öğrenir bir yandan da Nazi Almanyasından kaçan mültecilere yardım eder. 1933 yılında ‘ilk aşkı’ Macaristan Yahudisi Avusturya vatandaşı komünist Litzi Friedmann ile tanışır. “Kim’le ilk tanıştığımda Cambridge’i yeni bitirmiş, Almanca öğrenmek için Viyana’ya gelmişti. Konuk olarak ailemle birlikte kaldı ve bazı zamanlar beraber dışarı çıkıyorduk. Oldukça solcu ve yine oldukça ilerici fikirleri vardı. Bense Komünist Parti üyesiydim ki daha sonra yasaklanacak ve yeraltı çalışması yapacaktı. Aramızda bir aşk ilişkisi vardı ve ben Kim’e düşkündüm” diyor Friedmann. Birlikte çeşitli yeraltı çalışmaları da yaparlar. Genç aşıklar yer yer hayatlarını riske atarak kentin çevre bölgelerindeki faşistlere karşı mücadele için hazırlıklara girişir… Ülkede siyasi karışıkların artmasının ardından Litzi ile Philby evlenir. Ne de olsa Philby İngiltere vatandaşıdır. Bu sırada Litzi hali hazırda Sovyet istihbaratıyla çalışmaktadır ve onun önerisiyle Londra’da 1934 yılında Philby’e de bir ziyaret yapılır. Takibindeki görüşmelerde Philby tam Komünist Parti’ye katılacağı zaman artık Moskova’nın onun için farklı planları vardır: İstihbarat şebekesine katılmak. Philby solcu arkadaşlarının hiçbiriyle görüşmeyecek, kimliğini gizleyecek ve mümkün olduğunca ‘düşmanların’ içine karışacaktır. Teklifi kabul etmesiyle birlikte Litzi ile ayrılır fakat ikili, arkadaş olarak kalmaya devam eder. 1946 yılına kadar da resmi olarak evlidirler.

FRANCO’YA SUİKAST VE SIZAN 940 BELGE

Philby, çevresini değiştirir ve çeşitli sağ gazetelerde çalışır. Daha sonra Anglo-Alman Kardeşliği’ne katılır. Organizasyon 1935-1939 yılları arasında İngiltere ve Almanya arasında dostça ilişkileri korumayı amaçlar. Buraya katılmasıyla birlikte Berlin’e sık seyahatler yapma fırsatı yakalar. Yine böyle bir seyahatte tanıştığı ve iyi ilişkiler kurduğu dönemin Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ile bağlantıları sayesinde iç savaşın devam ettiği İspanya’ya vize alır. Tabi İspanya’ya gitmek Philby’nin kişisel isteği değildir. Sovyetler onu büyük bir amaçla Sevilla’ya gönderir: Franco’yu öldürmek! Eski KGB casusu Mikhail Lyubimov’a göre Philby’nin başat amacı Franco’yu silahla vurarak ya da ‘bir şekilde’ suikast düzenlemektir. Ancak plan daha sonra askıya alınır. Kimi kaynaklar Philby’nin ‘kendini feda edecek yeterli cesareti bulamadığını’ kimi kaynaklarsa Franco’nun çemberine ulaşamadığını yazar.

Daha önce ilişkileri olsa da resmi olarak İngiliz istihbarat servisiyle çalışması II. Paylaşım Savaşı’yla birlikte başlar. Nazilerin Polonya işgaliyle birlikte Philby, MI6’nın sabotaj derslerine girer. Kurduğu bireysel ilişkilerin yardımı ve coğrafyaya hakimiyet dolayısıyla kısa sürede yükselir. Naziler İngilizlere savaş açtıktan sonra Moskova’yla kısa bir süreliğine ilişki kuramaz. Ardından alışılmışın dışında bir hızla MI6’nın tüm arşivlerini kullanabilme hakkına sahip olur. Elbette yine arşivlerden sorumlu görevlilerle kurduğu ilişkiler sayesinde. Savaşta İngiliz istihbaratının hayli önemli bir yeri vardır. Çünkü şifrelenen Alman mesajları herkesten önce İngilizler tarafından çözülmektedir. Fakat bu bilgileri aynı düşmana karşı savaşan Sovyetlerle paylaşmak gibi bir düşünce ortada yoktur! Philby dakikaların dahi önem kazandığı bu savaş boyunca tamı tamına 940 belgeyi Moskova’ya ulaştırmıştır. Bu bilgilerin belki de en önemlisi 1943’de Kursk Operasyonu başlamadan önce haberini ulaştırmasıdır. Savaşın en büyük tank muharebesi olan ve yüzbinlerce askerin hayatını kaybettiği çatışma, Almanların Doğu’daki son taarruzu olur. Tüm bu bilgi akışı sırasında insan ister istemez, “Yahu bu kadar belge Moskova’ya akarken nasıl olur da dünyanın o dönem en profesyonel istihbaratı bundan haberdar olmaz?” diye kendine sormadan edemiyor. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin istihbarat servisi Stasi yetkilileri de bunu merak etmiş ki 1981 yılında bir araya geldiklerinde Philby şunları söyler:

.

“Muhtemelen hepiniz SIS’in (Gizli İstihbarat Servisi) efsanevi yetenekli ve gerçekten çok çok tehlikeli bir şey olduğuna dair hikayeleri duydunuz. Aslında dürüst olmak gerekirse savaş zamanında öyle değildi. Her akşam ofisten elimde kendi yazdığım raporlar, dosyalar ve arşivden aldığım güncel belgelerle dolu bir evrak çantasıyla ayrılırdım. Genelde bunları akşam vakti görüştüğüm Sovyet ilişkime elden iletirdim. Ertesi sabah belgeleri geri alırdım, içerikler çoktan fotoğraflanmış olurdu ve sabah erkenden yerlerine geri yerleştirirdim. Yıllar yılı düzenli olarak yaptığım şey buydu.”

‘BİLDİĞİMİZ HER ŞEYE SAHİP KONUMDA OLAN TEK KİŞİYDİ’

Nazi tehditi hâlâ güncelliğini korurken kapitalist bloğun ‘sıradaki düşmana’ odaklandığını Philby çok önceden öngörüyordu. İngiliz istihbaratı namluları yavaş yavaş Moskova’ya doğrultmaya başlıyordu. İşin ilginç yanıysa bu konuda gözlerin yine Philby’de olmasıydı. MI6’nın resmi tarihçilerinden Cristopher Andrew bunu şöyle özetliyor: “Başka bir deyişle Sovyetler Birliği ve Sovyetler’in Britanya’da yaptıkları konusunda bildiğimiz her şeye sahip konumda olan tek kişiydi. Sadece Britanya’da değil, Komünist Parti’deki bağlarda da. İşte bu inanılmaz bir başarıydı.” Bu sırada Philby savaştaki başarılarından dolayı Kraliçe Elizabeth tarafından aldığı ülkenin en prestijli şövalye nişanlarından Britanya İmparatorluk Nişanı’nı yakasına takar ve istihbaratın gelecekteki liderliğini üstlenecek kişiler arasında ismi geçmeye başlar. Savaşın ardından Sovyetlere karşı yapılan ofansif harekatlara öncülük eden kadroda olan Philby, bu görevle İstanbul’a gönderilir. Görünürde İngiltere Konsolosluğu’nda Birinci Sekreterlik görevindedir ancak aslında istihbarat servisinin bölgedeki temsilcisidir. Siyasi mültecileri Türk yetkililerle birlikte Sovyet Ermenistanı ve Gürcistanına sokar. Bunun haricinde sonraları Arnavutluk’taki Enver Hoca’ya karşı savaşacak militanların paraşütle indirilmesi gibi görevlerle de ilgilenir. İstanbul macerasından sonra 1949 yılında, Soğuk Savaş’ın iyiden iyiye kendini gösterdiği dönemde Washington’a gönderilir. Amerikan-İngiliz istihbaratının Arnavutluk, Bulgaristan ve Sovyetler Birliği gibi ülkelerde yapacağı operasyonların kalbindedir. Öyle ki buralara yapılacak saldırıların zamanı, koordinatları ve içeriği Philby’nin elinden geçmeye başlar.

Philby için çemberin daralışı nükleer silah teknolojisinin Sovyetler’in de eline geçmesiyle birlikte başlar. ABD’nin atom bombasına sahip olması elindeki kartları güçlendirmiştir. Ancak kısa bir süre sonra Sovyetler de bir kopyasını hazırlamayı başarır. Bu büyük sızıntının yaşanmasıyla birlikte Washington kriptolu Sovyet mesajlarını çözer ve istihbaratın İngiliz Konsolosluğundan Moskova’ya iletildiği ortaya çıkar. Baş şüpheliyse Wahsington’da Philby ile birlikte çalışan ‘Cambridge Beşlisi’nden Donald Maclean’dir. İngiliz istihbaratı Sovyet ilişkilerini bulmak için İngiltere’ye dönen Maclean’i tutuklamak yerine önce güzelce bir sorgudan geçirmeye karar verir. Philby ise onu Moskova’ya göndermenin yolunu arar ve bu iş için çemberdeki bir başka ismi, Guy Burgess’i görevlendirir. Burgess’e Maclean’in Sovyetler’e kaçması gerektiğini iletmesini ister ancak kendisinin onunla beraber gitmemesi gerektiğini tembihler. Çünkü aksi takdirde sıra kendisine gelecektir.

.

Nitekim öyle de olur. İşler Sovyet kanallarının farklı planları sonucunda karışır. Maclean’in kaçışına eşlik etmesi için Burgess’e ısrar edilir. Çünkü Burgess’in de tutuklanmasın söz konusu olduğuna dair bir bilgi gelir. Sonuç olarak ikili Fransa üzerinden İsviçre’ye gider. Oradaki Sovyet elçiliğinden aldıkları sahte pasaportlarla ‘doğuya’ geçişleri sağlanır. Gelelim işlerin başındaki Philby’e. İngiltere’de hakkında soruşturma açılır ancak kanıtların yetersizliğinden dolayı herhangi bir ceza almaz. Bunda Philby’nin uzun yıllar boyunca iz bırakmadan çalışmasının da payı büyüktür. Buna rağmen istihbaratla ilişkisi sonlandırılır. Aşağıda Philby’nin soruşturma gündemiyle yaptığı basın toplantısında çekilmiş oldukça net görüntüler yer alıyor. Komünist yapılanmalarla ilişkisi hakkında gelen bir soruya, “En son bir komünistle, komünist olduğunu düşündüğüm biriyle konuştuğumda yıl 1934 civarıydı” şeklinde verdiği yanıt dikkat çekici. Gazeteci, ‘komünist olduğunu bilmediklerinizle peki?’ gibi bir ifadeyle soruyu çekiştirdiğinde ise Philby gülümser ve Burgess ile konuştuğu son tarihin 1951 olduğunu belirtir ve elbette gitme planlarından haberdar olmadığını söyler.

 

 

İNGİLTERE’Yİ FBI’A ‘MAHCUP’ EDEN KAÇIŞ

Daha sonra Amerikalı yetkililer soruşturmanın tekrar başlatılması konusunda ısrar etse de İngiliz istihbaratının Philby’e güveni tam anlamıyla tükenmiş değildir. Bunu 7 yıl sonra Beyrut’ta Ortadoğu uzmanı/ekonomist olarak tekrar göreve başlamasından anlıyoruz. Elbette eskisiyle kıyaslanamayacak derecede düşük bir konumda olmasına rağmen önemli ilişkileri vardır. Philby’nin bu görevi hakkında çeşitli soru işaretleri var. Kimi araştırmacılar yıllar sonra Philby’nin bu boş ve kısmen ‘güvenli’ zaman diliminde Sovyetler Birliği’ne gitmemeyi tercih etmesini ‘sıradışı’ buluyor. Bunu İngiltere’yle de bir ‘gönül bağı’ olduğuna kadar götürenler yok değil. Kimileriyse yeni bir görev için yeniden kapıların açılmasını beklediği görüşünde.

.

Öyle ya da böyle Philby Beyrut’tayken taraf değiştiren bir ajan hakkındaki kuvvetli istihbaratı yetkililerle paylaşması üzerine eski şüpheler neredeyse kesinleşir. Bunun üzerine kendisini sorgulamak için Beyrut’a gelen yetkililere kısmi bir itirafta bulunur: Yalnızca II. Paylaşım Savaşı süresince Sovyetlerle istihbarat paylaştığını söyler. Bu savaştaki müttefiklik gereği görece daha makul bir ilişki olarak değerlendirilir. Konuyla ilgili açıklama bekleyen FBI yetkilileriyle görüşen İngiliz istihbaratı da bu yönde rapor verir ve Philby’nin hâlâ güvenilir biri olduğunu belirtir. Gelgelelim bu sorgudan birkaç gün sonra Philby’nin Moskova’ya kaçışı İngilizleri FBI karşısında utanç verici bir duruma sokar.

Fazla uzatmaya gerek yok, Philby’nin casusluk tarihine geçecek ‘mesleki’ hayatının önemli bir kısmı böylece son bulur. Hayatının geri kalanını Sovyetler Birliği’nde geçirir. Moskova’ya gelir gelmez Andrey Feyodoroviç Martens ismiyle adına pasaport çıkartılır. KGB yetkilileri onu şanına yakışır bir biçimde ağırlar, bir dediği iki edilmez. Kısacası burada mutlu bir yaşam sürer. Ülkenin en önemli madalyalarından Lenin Nişanı’yla onurlandırılır. Tüm bu huzurlu hayatına rağmen tam anlamıyla hayatını adadığı işinden uzaklaşmaktan memnun değildir. Bu nedenle KGB yeni istihbarat görevlileri yetiştireceği zaman tekrar ‘işbaşı’ yapma fırsatı bulur ve Moskova’da gizli bir yerde düzenlenen derslerde siyasi olayların nasıl inceleneceğine dair dersler vermeye başlar. Evlenir ve 1988 yılında, Sovyetler Birliği’nin yıkıldığını görmeden hayatını kaybeder.

 

.

 

Philby’nin hayatı kabaca böyle. Başta belirttiğimiz ‘ihanet için önce ait olmak gerekir’ ifadesinin altını ne denli doldurabildik tartışılır. Çünkü gerçekten bir casusun hayatını anlamak pek de kolay değil. Diğer taraftan casusluk başarılarına ve yeteneğine şahit olduğumuza şüphe yok. Eşi, klasik müzik dinlerken ellerini bir orkestra şefi gibi kullanan Philby’nin en sevdiği şarkının Frank Sinatra’nın ‘My Way’, yani ‘Benim Yolum’ olduğunu söylüyor. Belki onu en iyi anlatabilecek metin, bu şarkının sözleridir:

“(…) Bütün yollarda seyahat ettim / Ve bundan çok ama çok önemlisi kendi yolumu tuttum / Pişmanlıklarım, biraz var / Ama aslında ifade etmeye değmeyecek kadar azlar / Yapmak zorunda olduklarımı yaptım ve gördüm hiçbir istisna olmaksızın (…)”

Sovyetler Birliği’nde…

 

Kaynaklar ve detaylı bilgilerin yer aldığı linkler

1 – Philby’s Choice. Unknown life of the world’s most talented spy – RT

2- https://www.theguardian.com/theobserver/2016/dec/04/kim-philby-observer-spy-robert-mccrum

3- https://www.independent.co.uk/news/world/europe/the-spy-who-loved-me-charlotte-philby-returns-to-moscow-in-search-of-her-grandfather-kim-philby-1915508.html

4- https://spartacus-educational.com/SSphilby.htm

5- https://spartacus-educational.com/Litzi_Friedmann.htm

6- https://www.telegraph.co.uk/news/obituaries/culture-obituaries/books-obituaries/8016790/Murray-Sayle.html