Dünya Forum: Hayao Miyazaki... Japon sembolizminde bir doruk noktası

Hayao Miyazaki, çok sayıda manga-animasyon çalışmasının yaratıcısıdır ve Howl’un Yürüyen Şatosu, Heidi, Prenses Monoke ve Ruhların Kaçışı gibi unutulmaz eserleriyle hafızalara kazındı. Onu çizgi sinema alanında sarsılmaz bir yere oturtan etkense, her şeyden önce savaş karşıtı, feminist ve çocuksu anlatısıdır.

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Japon animasyon sanatçısı Hayao Miyazaki, eserleriyle alanında devrim yaratan, Japonya’dan çıkmış birçok sinema dehasının en önemlilerinden biri. Akira Kurosawa gibi dünya sinemasının tartışılmaz yönetmenlerinden birinin etkisinde bir sanat anlayışı geliştiren Miyazaki, gençliğinde kurumsal bir animasyon stüdyosunda birkaç çalışma gerçekleştirdikten sonra, kariyerinin ilk aşamalarında animasyon film yapımına ilişkin ayrıntıları öğrendi. Miyazaki’nin adını animasyon dünyasında duyuran ilk büyük çalışması, büyük beğeni toplayan ‘Hols: Güneşin Prensi’ adlı filmdi.

O filmden beri, dünya çapındaki izleyicilerini birçok eşsiz eseriyle büyüleyen Miyazaki, animasyon alanında izi asla silinmeyecek bir yer edindi. Çevre ve feminizmle ilgili çalışmalarıyla, toplumda rahatsızlık yaratan çeşitli konulara değindi. Miyazaki, 2013 yılında yayınladığı ‘Rüzgâr Yükseliyor’ filmiyle animasyon dünyasındaki uzun ve parlak kariyerini sona erdirdiğini duyurdu. Bununla birlikte, genç nesilden birçok insanın animasyon alanına girmesinde büyük bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

ÇOCUKLUK VE GENÇLİK DÖNEMİ

Hayao Miyazaki, 5 Ocak 1941’de Japonya’nın başkenti Tokyo’da bulunan Bunkyo bölgesinde dünyaya geldi. Bir havacılık mühendisi olan babası Katsuji Miyazaki’nin dört çocuğundan ikincisiydi. Hayao’nun henüz bir bebek olduğu Japonya, II. Dünya Savaşı’nda büyük bir yıkım yaşamıştı. Ailesi, bombardımanların yarattığı tehlikeden dolayı Utsunomiya şehrine taşındı.

Miyazaki’nin ilk anılarından biri, henüz dört buçuk yaşındayken, Utsunomiya’yı alev ve yıkım içerisinde bırakan bir müttefik bombardımanıydı. Daha sonra, şehirden kaçarken babasının elini tutarak koştuğunu hatırlıyor. Ama Hayao korkmuyordu; zira yanan binalardan etrafa yayılan ışık, gökyüzünün sabaha dek parlaması anlamına geliyordu.

Babası gerçek bir sinemaseverdi ve genç Hayao’yu zamanın büyük Japon yönetmenleri olan Ozu ve Mizoguchi’nin filmlerinin yanı sıra, De Sica’nın Bisiklet Hırsızları, Bresson’un fotoğraf sergileri ve Polonyalı yönetmen Wajda’nın filmlerine götürüyordu. Bu filmler ve fotoğraflar, o zamanlar Hayao için tam olarak anlaşılmamış olsa da zihninde büyük izler bıraktı. Miyazaki, “Bisiklet Hırsızları siyah-beyazdı ve hayat zordu; genç çocuk ve babası şehrin etrafında dolaşıyordu” diyor. “Sinemadan çıktığımı ve film hakkında düşündüğümü hatırlıyorum, bir şey anlamamıştım.”

Babası, onu klasik Disney çizgi filmlerini izlemeye götürse de bu filmler Hayao için pek bir anlam ifade etmediler. Yalnızca, 1958’de 17 yaşındayken bir animasyona hayran kalmıştı. Miyazaki, Japonya’da hazırlanan ilk animasyon film olan Beyaz Yılan Efsanesi’ni izlemeye gitti. O zaman, gerçek tutkusunun bir manga sanatçısı olmak olduğunu fark etti. Bu tarz “absürd bir drama” diyerek tanımladığı bir akımdı ama Beyaz Yılan Efsanesi’ndeki duyguların saflığı karşısında gözyaşlarını tutamamıştı.

Miyazaki ilk eğitimine Utsonomiya kentindeki bir okulda başladı ve daha sonra ‘Eifuku İlkokulu’ ve ‘Omiya Lisesi’ gibi çeşitli diğer okullarda eğitim gördü. Genç yaşlardan itibaren Hayao, Japonlara has bir çizgi tarzı olan “Manga” ile ilgilenmeye başladı. Daha çocukken bu kitapların birçoğunu okumuştu ve bir gün aynı türde bir eser yazmayı hayâl ediyordu. Toyotama Lisesi’nde öğrenim gören Miyazaki, yüksek öğrenimini sürdürmek üzere Tokyo’daki Gakushuin Üniversitesi’ne kaydoldu. 1963 yılında ekonomi ve siyaset bilimi alanında lisans derecesini aldı ancak bu alanda asla çalışmadı.

BABADAN OĞULA…

Büyük bir savaşın içine doğsa da Miyazaki çocukluk çağının kendisi ve ailesi açısından iyi geçtiğini ifade ediyor. Aile servetlerinin büyük kısmı mühendis babası tarafından kazanılmıştı ve sakin ve varlıklı bir hayat sürüyorlardı. Diğer yandan, erken yaşamında kendisini derinden etkilenen olaylar da yaşadı. II. Dünya Savaşı’nda, her gün gerçekleşen bombardımanlara maruz kaldı. Bir seferinde, sadece birkaç kilometre öteye düşen kimyasal bir bomba, yakın kasaba ve şehirlerde birçok insanın ölümüne yol açmıştı. Bombanın ardından, annesi onu dışarı çıkardı ve birlikte arabalarına binerek sürücüye hareket etmesini söyledi. Oysa, Hayao diğer insanları da arabaya almak için yalvarıyordu. Arabada bolca yer vardı ve kimyasal bombaların menzili dışındaydılar. Ama yine de annesi bunu kabul etmedi.

Miyazaki, çocukluk döneminden beri, filmlerinde sık sık rastladığımız hava taşıtlarına ve uçaklara büyük ilgi duyuyordu. Savaşın bitiminden sonra normal bir yaşam sürmeye başladı ve gün geçtikçe filmlere daha fazla ilgi duymaya başladı.

Lise eğitimine başladığı dönemde annesi Spinal Tüberküloz’dan mustaripti ve ilk birkaç ay boyunca hastanede tedavi görmek zorunda kaldı; ancak sonunda biraz iyileşerek tedavisini evde sürdürmeye devam etti. Yıllar sonra, Hayao Miyazaki annesinden ayrı geçirdikleri bu dönemi çeşitli filmlerinde bir tema olarak işlemekten geri durmadı.

1965 yılında bir animatör olan Akemi Ota ile evlendi ve evliliklerinden iki oğulları dünyaya geldi. Çocuklarından biri olan Goro, babasının film sanatına ilişkin sevgisini paylaşıyordu ve bu nedenle Hayao Miyazaki’nin 2013 yılındaki emeklilik kararının ardından Studio Ghibli’yi devraldı.

ANİMASYON DÜNYASINI DEĞİŞTİREN BİR KARİYER

Hayao Miyazaki, kariyerine 1963 yılında ‘Toei Animation’ şirketinde başladı. Genç Miyazaki, burada çalıştığı dönemde ‘Kurt Çocuk Ken’ ve ‘Bekçi Köpeği Bow Bow’ gibi projelerde çalıştı.1965 yılında ‘Gulliver’in Ay’ın Ötesine Yolculukları’nda bir sanatçı olarak büyük başarı yakaladı. 1968’de şirketin baş animatörlüğüne getirildi ve ‘Hol: Güneş’in Prensi’ adlı filmde baş animatör, konsept sanatçısı ve sahne tasarımcısı olarak çalıştı. Bu film, sanatçının kariyerinde de bir dönüm noktası oldu. Sonraki yıl, ‘Çizmeli Kedi’ adlı animasyon projesinde çalıştı.

Çalışmalarına hayranlık duyan Animasyon Direktörü Yasuo Otsuka ile de çalışmalar yürüttü. 1971 yılı, Hayao’nun kariyerinin en önemli yıllarından biriydi. ‘Toei’den ayrılarak ‘A Pro’ adında bir animasyon firmasına geçti ve ‘Ali Baba ve Kırk Haramiler’ ile ‘Hayvan Hazinesi Adası’ adlı yapımlarda çalıştı. Yine 1971 yılında ‘Lupine III’ adlı animasyon-manga dizisinde görev aldı. Bu animasyon dizisinin 14 bölümü Miyazaki tarafından yönetildi.

1971-1979 yılları arasında birçok farklı film şirketiyle çok sayıda projeye imza attı, ödüller kazandı ve kısa bir süre içinde adını tüm dünyaya duyurdu. 1979’da Miyazaki ilk uzun metrajlı filmi olan ‘Cagliosha Kalesi’ni ve ‘Lupin III’ adlı diziyi yayınladı. Ün kazanacak bir sonraki muhteşem filmi, 11 Mart 1984’te Miyazaki’nin kendi manga serisinin bir uyarlaması olan ‘Nausicaa: Rüzgârlı Vadi’ oldu. Filmde, pek çok eserinde olduğu gibi uçaklar, insanın yarattığı çevresel yıkım, savaş karşıtlığı ve kadınların özgürlük sorunu gibi dünya görüşünü yansıtan temalara değiniyordu.

1985 yılına gelindiğinde, Miyazaki, ortak yapımcısı Takohata ve Tokuma Sholen ile birlikte kendi animasyon yapım şirketi olan Ghibli Stüdyosu’nu kurdu. Hayao daha sonra 1986 yılında yayınlanan ‘Laputa: Gökteki Kale’ adlı projede çalıştı. Ardından ‘Kiki’s Delivery Service’ (Küçük Cadı Kiki) ve ‘Komşum Totoro’ gibi projeler üzerinde emek sarf etti. 1990’ların patlama yaşayan anime-manga dünyası, Hayao’yu bile kendine hayran bırakan eserler yaratarak, bu film türünü dünya genelinde büyük bir ilgi odağı haline getirmişti. Bu dönemde Miyazaki’nin yayınladığı ‘Porco Rosso’ ve savaş ve tabiatın yıkımını konu alan ‘Princess Mononoke’ gibi eserler daha önceki çalışmalarından büyük bir ayrışma olarak görüldü ve izleyen herkes tarafından büyük bir takdir gördü. Miyazaki, özellikle de Prenses Monoke adlı eseriyle dünyaya dair eleştirel bakışını çok daha net ve sert çizgilerle ortaya koymayı başarmıştı. Film, kısa süre içinde çizgi sinema tarihinin kült eserlerinden biri haline geldi.

Miyazaki, 2000 yılının başlarında emekli olmaya karar vermesine rağmen, 2004 yılında ‘Howl’un Yürüyen Şatosu’ adlı fantastik filmiyle tekrar animasyon dünyasına döndü. Bu ikonik animasyon filmini, asıl yönetmeni Mamoru Hosuda’nın vefatından sonra devralarak tamamladı. Tıpkı diğer filmleri gibi, büyük beğeni toplayan bir eser haline geldi. Üç yıl film yapımcılığına devam ettikten sonra, ‘Ponyo’ adlı bir projeyle izleyicisinin karşısına çıktı. 2008’de gösterime giren bu uzun metrajlı filmi, izleyiciler tarafından çok büyük ilgi gördü yaklaşık 200 milyon Dolar gibi inanılmaz bir hasılat elde etti.

Yönetmen, daha sonra birkaç film senaryosuna da imza attı. Hayao’nun son yönetmenlik çalışması, 2013 yılında gösterime giren ‘Rüzgâr Yükseliyor’ adlı filmi oldu. Film, II. Dünya Savaşı’nda gerçekleşen bir dizi olayı konu ediniyordu.

ŞEFKATLİ, SAVAŞ KARŞITI VE FEMİNİST

Çocukluğunda, Miyazaki, İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombardımanlar esnasında Utsonomiya kasabasından kaçmak zorunda kalmıştı. Savaş sonrası Japonya’da büyürken, hızlı modernleşme ve hızlı kentsel yayılmaya ilk elden tanık oldu. Bu deneyimler, animasyon hayatının başlangıç yıllarında pek rastlamasak da sonraki filmlerinde savaş karşıtı ve çevre yanlısı mesajları vurgulayan Miyazaki üzerinde gayet derin bir etki bıraktı.

Miyazaki, aynı zamanda, güçlü kadın baş karakterleriyle de diğer yönetmenlerden net bir şekilde ayrılır; bu durum kimi eleştirmenler tarafından güçlü bir karaktere sahip olan annesiyle kurduğu yakın dostluk bağıyla ilişkilendirilir. ‘Shoujo’ adıyla bilinen genç kahramanlar Japon animasyonunda yaygın olsa da, Miyazaki diğerlerinin aksine kadın kahramanlarını ne bebeksileştirir ne de cinsel bir nesne haline getirir. Bunlar politik olarak gizlenmiş erkeksi karakterler değil, gerçekten de kadın kahramanlardır. Hâl böyleyken, Miyazaki’nin filmlerinde daima şefkatli, hassas, bağımsız, güçlü, zeki ve meraklı kadınlara rastlarız.

Hayao Miyazaki, filmlerinde sık sık savaşın yarattığı yıkımı konu edinen eşsiz Japon sinemacı Akira Kurosawa’nın ‘Rashomon’ ve ‘Yedi Samuray’ gibi eserlerinin ona ilham verdiğini ve başarısının ardındaki neden olarak nitelendirdiğini belirtir. Tüm bir ülkenin yaşadığı bu korkunç yıkım, tüm Japon halkında olduğu gibi Miyazaki üzerinde de büyük bir travma yaratmıştı. Bu nedenle animasyon üstadı, belki de dünyaya bırakacağı en büyük miras olarak savaş karşıtlığını ve kadınlara duyduğu hayranlığı tercih etti. Benzerleri arasında Miyazaki’yi eşsiz kılan unsur da büyük ihtimalle bu romantik ve sevgi dolu kalbi oldu.

Elli yılı aşan uzun bir kariyere sahip olan Hayao Miyazaki, aralarında Oscar, BAFTA ve Altın Ayı’nın da bulunduğu birçok ödül kazandı.