Habitat kaybı geleceğimizi tehdit ediyor

WWF tarafından yayınlanan en son Yaşayan Gezegen raporuna göre 1970’den beri insanlık, memelilerin, kuşların, balıkların ve sürüngenlerin yüzde 60’nı yok etti. Vakıf, yaban hayatın kaybının medeniyetimizi tehdit eden bir aciliyete dönüştüğüne dair uyarıda bulundu. Bu yıl yayınlanan bir başka rapor da sekiz kuş türünden birinin küresel ölçekte neslinin tükenme tehdidi ile karşı karşıya olduğunu belirtmişti

Biyoçeşitlilik uzmanları, yaban hayatın kitlesel yok oluşunun iklim değişikliği kadar büyük bir tehlike arz ettiğini söylüyor. Gezegenin biyoçeşitliliğini korumak için yeni bir anlaşma üzerinde çalışmak üzere BM Konferansı toplanırken, hedefte toplantıya katılmayan ülkeler vardı.

Dinozorların ölümünden beri Dünya üzerindeki yaşam kaybının en kötüsü yaşanırken Mısır’ın tatil kenti Şarm el Şeyh’de gerçekleşen BM Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu’nun gündemi belki de daha önemli olamazdı fakat uluslararası işbirliği ruhu, dünyanın nesli tükenmekte olan yaban hayatı kadar yok olma riski altında görünüyor. Konvansiyona ABD başından itibaren katılmazken, Brezilya, yeni milliyetçi liderlerin küresel işbirliğinden uzaklaştığı ülkeler arasında yerini aldı.

BM Konvansiyonu iki yıl sonra ilk kez yapılırken, iki hafta sürmesi planlanıyor. Konvansiyon, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin hep göz ardı edilen ikizi. İkisi de 1992 tarihli Rio Dünya Zirvesi’nde büyük umutlarla tasarlanmış fakat enerji dönüşümü devlet başkanlarının ilgisini milyar dolarlık yenilenebilir enerji projelerine çevirirken doğal dünyayı kurtarma çabası güçsüz çevre bakanlıklarına, korumacı STK’lere ve yetersiz bütçe tahsis edilen bilim adamlarına bırakılmıştır.

Medyanın konuya yaklaşımına gelince, BM iklim görüşmeleri ile ilgili her 20 haberden sadece biri biyoçeşitlilik ile ilgili. Bu haberler de bağımlı olduğumuz çökmekte olan ekosistemle ilgilenmekten çok aslan, şempanze ve panda gibi birkaç totemik türe odaklanmakta. Bu ilgi eksikliğine rağmen doğal dünyada yaşanan kriz insanlık için bir tehdit haline gelmiş durumda ve dünya hava sitemindeki kaosu derinleşmektedir.

Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yayınlanan en son Yaşayan Gezegen raporuna göre 1970’den beri insanlık, memelilerin, kuşların, balıkların ve sürüngenlerin yüzde 60’nı yok etti. Vakıf, yaban hayatın kaybının medeniyetimizi tehdit eden bir aciliyete dönüştüğüne dair uyarıda bulundu. Bu yıl yayınlanan bir başka rapor da sekiz kuş türünden birinin küresel ölçekte neslinin tükenme tehdidi ile karşı karşıya olduğunu belirtmişti. Son dönemde yapıla diğer çalışmalar da ABD, Kosta Rika ve Almanya’da polen yayan böceklerin sayısında vahim düşüşler yaşandığını ortaya çıkardı ve ekolojik kıyamet uyarılarını destekledi.

BİYOÇEŞİTLİLİK KAYBINI ENGELLEMELİYİZ

BM Biyoçeşitlilik Konvansiyonu Başkanı Cristiana Pasca Palmer’a göre: “Biyoçeşitlilik kaybını engellemeliyiz ya da kendi türümüzün yok oluş ihtimali ile yüzleşmeliyiz.” Ne var ki bunu yapacak küresel mekanizmalar bulunmuyor.

Bu meseleye bu kadar az ilgi olmasının sebebi kısmen son iki büyük biyoçeşitlilik sözleşmesinin (2002 ve 2010 tarihli) etkisiz olmasıdır. Sekiz yıl önce Nagoya, Japonya’da Biyoçeşitlilk Sözleşmesinin 196 imzacı devleti “Aichi biyoçeşitlilik hedeflerini” de imzalamıştı: Doğal habitat kaybını en azından yarıya indirmek, sürdürülebilir balıkçılığı tüm sularda sağlamak ve 2020 yılında kadar dünya topraklarındaki doğal rezervleri yüzde 10’dan yüzde 7’ye çıkarmak.

Şu anda gerçekleşen BM Konferansı 20 hedefin çoğuna ulaşılamadığını gösterecektir. Hatta yeni koruma altına alınan alanlarda yaşanan önemli gelişmeler bile yanıltıcıdır çünkü Brezilya’dan Çin’e hükümetler bu “bu kâğıttan rezervler”i denetlemek adına pek de bir şey yapmamıştır.

Doğayı Koruma Vakfı Bilim ve Koruma İcrai Direktörü Mike Barrett’a göre başlangıç noktası, şu ana kadar ortaya konan uluslararası tepkinin bir fiyasko olduğunun kabul edilmesi olmalıdır. Barret, muğlak hedeflere odaklı eski yaklaşımı benimsemek ve daha fazla koruma alanı belirlemesi için güçsüz çevre bakanlıklarına bel bağlamak yerine şirketlerden bireylere, çiftliklerden finans bakanlıklarına tüm ilgililerin dâhil edildiği daha iddialı çalışmalara ihtiyaç olduğuna vurgu yapıyor.

Yine Barrett’a göre ticaret ve yatırımın göz önünde tutulması çok daha önemlidir çünkü zengin ülkelerin Afrika, Asya ve Latin Amerika’da koruma programlarına birkaç yüz milyon dolar bağışlayıp habitat kayıplarını hızlandıran malların trilyon dolarlık ticaretini teşvik etmeye devam etmesinin bir anlamı yoktur. Barrett buna bir örnek de veriyor: “İngiltere bir yandan Brezilya’daki Cerrado Ovası’nı koruma amaçlı çalışmalara para yardımı yaparken diğer yandan o bölgedeki ormansızlaşmanın en büyük sebebi olan soya fasulyesini büyük miktarlarda ithal ediyor.”

Nagoya Konferansı’nda İngiltere’nin delegesi de olan Barrett “Bu külliyen tutarsızlıktır. Biyoçeşitlilik kaybının saikleriyle mücadele etmeliyiz aksi takdirde 10 yılda aynı yerde duruyor olacağız” diyor.

Bu yüzden Barrett ülkelerin, şirketlerin ve tüketicilerin küresel ayak izlerini azaltmak için taahhütte bulunmasını istiyor. Paris iklim müzakerelerini takip ederek aşağıdan-yukarıya verilen bu taahhütler kayıt altına alınıp birkaç yılda bir bu taahhütlerin yerine getirilip getirilmediği kontrol edilebilir.

İŞLETMELERLE BAĞ KURULAMADI

Nagoya’da Brezilya müzakerelerini yöneten Izabella Teixeira, 2010 hedeflerinin başarısız olmasından koruma alanlarının hükümetlerin diğer organlarıyla ve işletmelerle bağ inşa edememesini mesul tutuyor.

Teixeira’ya göre: “İklimde ve şimdilerde suda olduğu gibi bu gündem için kapsayıcı politik ve ekonomik bir oluşum yoktur. Bilim, çevre ve yeniliği bir araya getiren yeni bir politika inşa etmeliyiz. Endüstri bu açıdan önemlidir. Biyoteknolojiye yatırım yapmak için daha açık kurallara ve iş ve araştırma yapmayı mümkün kılan altyapı, lojistik ve koruma alanlarının kullanımına ihtiyacımız var.”

Önümüzdeki iki hafta boyunca delegeler yeni hedefler için bir çerçeve üzerinde çalışmaya başlayacaklar. Delegeler, bu hedeflere 2020’de Çin’de bir araya gelecek devlet liderleri tarafından son halinin verileceğini umuyorlar. Paris iklim sözleşmesi ile ortaya konan düzeyde bir siyasi bağlılık elde etmek ve bu iki meselenin birbirleriyle bağlantılı olduğunu kabul ettirmek temel hedef.

Ancak şu anki politik iklimde bu çok zor olacak. İklim müzakereleri dahi yeterli ilerleme kaydetmek için mücadele etti. Korumacılar, bu iki tehdidin küresel dikkati çekebilmesi için birbirlerine sıkıca bağlanması elzemdir, diyorlar.

Uluslararası Fauna ve Flora’dan Matt Walpole’a göre: “Biyoçeşitlilik kaybına dikkat çekmek için yapmamız gerekenlerin çoğu, iklim sorununu çözmek için ihtiyaç duyduklarımızla tıpatıp aynıdır. Biyoçeşitliliğin ne kadar önemli olduğunu anlatmayı başaramadık. Mesele, sadece birkaç nesli tükenme tehlikesinde olan türle ilgili değildir. Ekosistemlerimizin başına gelenlerin insanlık üzerinde etkisi olduğu tümüyle açıktır.”

Yazının aslı The Guardian‘da yayınlanmıştır. (Çeviri: Dilaver Demirağ-Nesrin Aytekin)