Dünya Forum: IŞİD'den sonra ne olacak?

Geçtiğimiz hafta Türkiye’de gündeme referandum damga vurdu. Peki dünyada?

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

Geçtiğimiz hafta gündeme damga vuran olayların başında, Türkiye’de gerçekleşen referanduma ilişkin şaibe iddiaları gelmekteydi. Başta AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) olmak üzere birçok uluslararası örgütten Türkiye’ye iddiaların araştırılması çağrısı geldi. Avrupa ülkelerinden gelen eleştiri ve ikazlar da şaibe iddialarının ciddiyetinin boyutunu göstermiş oldu. Bu kaotik gündemde kendine yer bulamayan haberleri sizler için derledik.

ARTAN ANTİ-SEMİTİZMİN SEBEBİ NEDİR?

Reuters haber ajansından John Lloyd, batı ülkelerinde artış gösteren yahudi düşmanlığı üzerine bir makale kaleme almış. Lloyd’a göre durum gerçekten tehlikeli bir seyir gösteriyor:

“Bütün batı hükümetleri anti-semitizme karşıdır. Yine de tarihsel nefret varlığını devam ettiriyor. Peki ne kadar tehlikeli? Ve anti-Semitizm’deki ani yükseliş, yanlış anlaşılma ya da kısaca cehâlet ifadelerinin yeni bir tür patlaması mı?

Beyaz Saray Basın Sekreteri Sean Spicer, nazik bir şekilde bu kategorilerin sonuncusuna dahil edilebilir. Salı günü düzenlediği basın toplantısında Hitler’in kimyasal silah kullanmadığı konusundaki ifadesinin ardından önce öfke ve ardından âni bir pişmanlık açıklaması yaşandı.

Spicer, Hitler’in uçaklardan kimyasal bombalar atmadığını söylemek istemişti; günün ilerleyen saatlerinde Savunma Bakanı James Mattis bu konuda bir düzeltme yaptı. Naziler, Zyklon B’yi ölüm kamplarında kullandılar: Hitler taktiksel nedenlerle savaş alanında kimyasal silahları kullanmaktan kaçınmıştı.

Spicer daha geniş bir referans çerçevesine sahip olsaydı, olayları karşılaştırmaktan kaçınabilir ya da Nazilerin kimyasal silah kullandığı yer hakkında daha bilgili olabilirdi. Ancak yaptığı yorum kesin biçimde bir ırkçılık işareti değildi.

Buna rağmen, Spicer, ocak ayında Uluslararası Holokost Anma Günü’nün anıldığı bir bildiride Yahudilere değinmeyen bir konuşma yaptı. Trump’ın kıdemli danışmanı Steve Bannon da “radikal sağı” kucaklamak suretiyle, anti-semitizm suçlamalarına maruz kaldı. Başkan’ın damadı Jared Kushner ve kızı Ivanka Yahudi’dir. Çift, Beyaz Saray’da ılımlı bir etken olarak görülüyor.

İngiltere’de yaşanan yeni bir dalga, anti-semitizmin durumuna ilişkin çok daha fazla bir netlik içeriyor. İşçi Partisi’nin önde gelen bir üyesi ve Londra’nın eski bir belediye başkanı olan Ken Livingstone, Adolf Hitler’in bir Siyonist olduğunu defalarca savundu; yani İsrail devletinin kurulmasına hizmet ettiğini iddia etti. İddia asla itibar görmedi ve çoğu insan bunu anti-semitik bir tavır olarak görüyor.

Yahudilerin bildiği, soykırımdan sonra doğan nesillerdekiler olsalar dahi, milliyetçilik, güvensizlik ve popülist siyasetin yükselişte olan zamanlar, kendilerine daima kötülük getirmiştir. Liberal siyasete sırtlarını yaslıyorlar ve böylece güçlü kalıyorlar: bunu neden yaptıklarını açıklamak için doğru bir sebep…”

IŞİD’DEN SONRA NE OLACAK?

Middle East Monitor haber sitesinde yayınlanan yazısında Ramzy Baroud, Işid sonrası olası senaryolar üzerine bir analiz sunuyor:

“Ortadoğu’da Arap entelektüellerinin güçlü seslerinin yokluğundan ötürü birkaç aydır şaşkına döndüğümü hissediyorum.

Michel Aflaq, George Habash, Rach Al-Ghannouchi, Edward Said ve birçok bölge entelektüeli marjinalize edildi.

Arap analizciler ya mezhep propagandasına tahsis edilen coşkun fonlar tarafından desteklenmekte veya cezalandırma korkusu ile susturulmaktalar; bu nedenle, sadece mezheplerini, dinlerini ya da sahip oldukları politik kabileyi aşan ortak bir vizyonu ifade edememektedirler.

Arap entelektüellerin yokluğundan (kısmen orijinal fikirlerle konuşmayan ve işe yaramayan TV ‘tartışmaları yapan’ konuşmacılardan dolayı) oluşan bu boşluk, durmaksızın konuşan ve herkes için soykırım öngören aşırılıkçı seslerle doldurulmuştur.

Arapların ve Müslümanların aşırılığın en büyük kurbanları olduğu bir sır değildir.

Bunu bir araç olarak kullanan tuhaf din adamları, karanlık siyasi gündemlerini desteklemek için daha fazla birleşmiş görünüyorlar.

Yine devam eden girişimlere rağmen, dünya çapında Müslümanların çoğunluğunu temsil eden Müslüman akademisyenlerin çığlıkları, medyanın dikkatini çekmiyor.

Temel olarak Arap düşünürleri -Müslüman ve Hristiyanlar- tarafından üretilmesi gereken bir Arap tartışması gereklidir. Bu hareketin doğuşu, bölge için alternatif bir gelecek hayâl edebilmemizi sağlayacak.

Bu, boş bir hayâl mi diyorsunuz? Bence değil. Böyle bir entelektüel Rönesans olmadan, Araplar iki seçeneğe rehin olmaya devam edecekler: Batı güçlerine bağımlı kalmak veya kendi kendine hizmet eden rejimlere rehin olmak.

Ve her iki seçenek de aslında bir seçenek değildir.”

CERES’İN DONMUŞ KALBİ

Gatech adlı sitede yayınlanan bilimsel yazıda Jason Maderer, güneş sistemimizdeki gizemli cüce gezegen Ceres’le ilgili yeni bilgilere yer veriyor:

“Dünyada bulunanlara benzer büyük heyelanlar, Ceres asteroidinde de görülüyor. Ceres’in önemli miktarda su buzu barındırdığına dair artan bu kanıtlara ek olarak, Georgia Teknoloji Enstitüsü tarafından başlatılan yeni bir araştırmayla da tespit edilmiş oldu.

Bahsi geçen çalışma Nature Geoscience adlı dergide yayınlandı. NASA’nın Dawn adlı uzay aracından gelen verileri, Teksas büyüklüğündeki asteroid üzerinde gözlemlenen üç farklı heyelan türü veya akışın özelliklerini tanımlamak için kullandı.

Tip-I nispeten yuvarlak, geniş ve uçları kalın bir “ayak parmağı” biçimindedir. Kaya buzullarına ve Dünya’nın kutup bölgelerindeki buz heyelanlarına benzemektedir. Tip-I toprak kaymaları çoğunlukla en yüksek enlemlerde bulunur; bu da, buzun Ceres’in yüzeyine yakın bir seviyede bulunduğu düşündürüyor.

Tip-II özellikleri Ceres’in heyelanlarının en yaygın olanıdır ve Dünya üzerindeki çığ tarafından bırakılan izleri andırır. Bunlar, Tip-I’den daha ince ve daha uzun olup, orta enlemlerde görülürler.

Ceres’in Tip-III özellikleri, çarpışma olayları sırasında buzun bir kısmı eridiğinde oluşur. Düşük enlemlerde bulunan bu heyelanlar, her zaman büyük çarpma kraterlerinden geriye kalmaktadırlar.

Bilim insanları, Ceres’deki heyelan şekil ve dağılımına dayanarak, Ceres’in üst tabakalarının hacimce yüzde 10 ila 50 arasında değişebileceğini tahmin ediyorlar.

ERDOĞAN ZAFER İLÂN ETTİ

LA Times gazetesinden Roy Gutman’ın 16 Nisan Tarihli yazısı, Türkiye’deki referandum ve ardından gelen tartışmaları konu alıyor:

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, pazar günü Türkiye’nin parlamentodaki demokrasisini tümüyle güçlü bir ‘cumhurbaşkanlığı sistemi’ ile değiştirme yönündeki talebini beyan ederek, Türkiye’de idam cezasının yeniden yürürlüğe girebileceğini söyledi. Bu karar, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik hedefini ortadan kaldıracaktır.

Ancak ana muhalefet partisi, seçim kurallarındaki son dakika değişikliklerinin büyük bir sahtekârlık yolunu açması nedeniyle, ulusal referandumun sonucunun geçersiz sayılması gerektiğini beyan etti.

Anayasa değişikliği paketi, başbakanlık görevini ortadan kaldıracak ve cumhurbaşkanına parlamentonun onayına gerek duymadan hükümet kurma yetkisi verecek. Ayrıca, zaten Erdoğan’a büyük ölçüde bağımlı olan yargı üzerindeki kontrolünü de artıracak.

2019’da yürürlüğe girecek değişiklikler, Erdoğan’ın iki ek beş yıllık dönem ve muhtemelen, fazladan bu sürenin üçte ikisini kullanmasına olanak sağlayacak. Muhalifler, bu referandumun Türkiye’de demokrasinin sonu olabileceğini belirtiyor.

Oylama az bir farkla sonuçlandı. Devlet kurumu olan Anadolu Ajansı’na göre, tüm oyların sayımı neticesinde Erdoğan (23.6 milyon “hayır” oyuna karşı, 24.9 milyon “evet” oyu ile) yüzde 51,3’e karşı yüzde 48.6 sonuçla referandumu kazandı.

Türkiye’nin güneydoğusunda, Ege kıyı bölgelerinde olduğu gibi değişikliğe karşı kararlı bir şekilde oy kullanıldı. Ayrıca, “hayır” oyu, İstanbul, Ankara ve diğer büyük şehirlerde küçük farklarla yüksek çıktı.

Fakat, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi, Kasım 2016’daki son ulusal parlamento seçimlerinde olduğu gibi, Anadolu topraklarındaki neredeyse tüm bölgeleri süpürdü.

Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) göre, 2.5 milyon oy şaibeli; çünkü seçimleri denetleyen Yüksek Seçim Kurulu mühürsüz pusulaların kabulüne karar verdi.

THERESA MAY NEDEN SEÇİME GİDİYOR?

Theresa May’in genel seçim çağrısında açıkladığı pek çok nedenden dolayı, Muhafazakâr lider, önemli bir öneri sundu. Avrupalı muadillerini Brexit’in gerçekten Brexit olduğuna ikna etmesi gerektiğine inanıyor.

Muhafazakâr Komisyonun büyük çoğunluğunun desteğini alan bir Brexit kararı, geçen hazirandaki İngiltere referandum kararının tersine çevrilebileceği yönündeki son umudu da süpürdü.

AB liderliğinin farklı bölümleri ile Avrupa halkı arasında, İngiliz halkının fikrini değiştirmeye yardım edebileceği konusunda ısrarcı bir inanç mevcuttur. Birçok AB avukatı, 50. maddenin işlemeye başlamış olmasınarağmen, Britanya’nın Brexit’i muhtemelen bir baskın oylama vasıtasıyla 2018 kışında iptal etmesi için yasal bir yolun mevcut olduğuna inanıyor.

İngiltere’nin yanlış bir karar verdiği, ancak bunundan vazgeçmeye ikna edilebileceğine dair bu inanç, Avrupa’nın liderliğini baştan beri sarmalıyor. Angela Merkel’in genel sekreteri Peter Altmaier, geçen hazirandareferandumunun hemen ardından, Londra’daki politikacılar açısından “bir ayrılığın sonuçlarını tekrar gözden geçirme olanağı” gibi görmeleri gerektiğini söyledi.

JAPONLAR ÖLÜMÜNE ÇALIŞIYOR

Natsuko Fukue’nin ilgi çekici yazısı, Japon Today adlı sitede yayınlandı. Makale, dünyanın en fazla çalışan halkının yaşadığı ciddi sorunlar üzerine düşündürücü bilgiler sunuyor.

“İşkolik Japonya, mesai dışı çalışma konusundaki ilk planını açıkladı; ancak eleştirmenler karoshi (Japonya’da aşırı çalışma nedeniyle yaşanan ölümlere verilen ad/ç.n.) ile mücadelede hiçbir ilerleme sağlanamadığınıve ayda 100 saatlik “aşırı çetin” bir fazla mesai talebinin aşırı iş yükünden ölümlere yol açacağını söyleyerek, hükümeti uyarıyor.

Tokyo’nun ulusal sağlık krizini hafifletme yönündeki önerisi, reklâm devi Dentsu’nun üst düzey yöneticisinin düzenli olarak ayda 100 saatten fazla mesai yapan bir genç çalışanın intiharına ilişkin olarak geçen yıl sonundaki açıklaması sonrasında geldi.

Matsuri Takahashi’nin ölümü, ülke çapında infiâle yol açarak, hükümetin her yıl inme, kalp krizi ve intihar nedeniyle yüzlerce kişinin ölmesi nedeniyle, iş saatlerini azaltmak için bir çözüm önermesine yol açtı.

Başbakan Shinzo Abe başkanlığındaki bir ekip, fazla mesai süresinin 100 saatle sınırlandırılmasını talep eden bir plan hazırladı.

Muhafazakâr lider, bunu “Japonya’da insanların çalışma biçimini değiştiren tarihi bir adım” olarak nitelendirse de eleştirmenler planın yürürlüğe girmesi için talimat verilmesi gerektiğini belirtiyor.

Japonya İş Kanunu Avukatları Birliği, önerilen tasarının “son derece uygunsuz” ve “desteklenmesi imkânsız” olduğunu beyan etti.

Birlik başkanı Ichiro Natsume, “Bu tasarı, aşırı işten ötürü ölümlere neden olabilecek bir limiti onaylamakla eşdeğer” diyor.

ÇİN HİNDİSTAN’I UYARDI

Hindustan Times gazetesinde yayınlanan haberde Sutirtho Patranobis, Dalai Lama’nın Hindistan ziyareti öncesi yükselen tansiyona ilişkin bilgiler veriyor.

“Çin medyasında cuma günü Pekin’in Çin’deki altı bölgenin yeniden adlandırarak, Tibet’teki manevi liderin kuzeydoğu yolculuğuna misilleme yaptığını belirten Hindistan, Dalai Lama’nın Arunaçal Pradesh’i ziyaret etmesine izin verdiği için bunun bedeli ‘büyük’ olacak.

Çin’deki resmi yayın organlarında yayınlanan makalelerde Çin’in Hindistan’dan daha güçlü bir ülke olduğu söylenerek, hangi ülkenin “daha güçlü” olduğunu ölçmek zorunda kalınırsa, Çin’in iki ülke arasındaki sınır sorununu çözmek için müzakere masasına oturmasına gerek kalmayacağı söyleniyor.”

‘DETERJAN’ MOLEKÜLLER METAN SORUNUNU ÇÖZEBİLİR

NASA’nın resmi sitesinde Alan Buis imzasıyla yayınlanan haber, metan sorununa ilişkin yeni bir araştırma hakkında bilgiler sunuyor:

“NASA ve Enerji Bakanlığı tarafından finanse edilen yeni bir çalışma, 2007 yılından bu yana gözlemlenen ve küresel metan düzeylerinde meydana gelen artışların mutlak olarak artan emisyonlardan kaynaklanmadığını, bunun yerine metanın salınmasının ardından atmosferde kalış süresi konusunda değişikliklere uğradığını tespit etti.

Karbondioksitin ardından insanlar tarafından üretilen ikinci en önemli sera gazı olan metan renksiz, kokusuz ve izlenmesi zor bir gazdır. Doğal gaz boru hatlarındaki sızıntılardan biyolojik maddelerin ayrıştırılmasına kadar geniş bir yelpazede metan kaynakları bulunmaktadır. 2000’lerin başında, metan düzeyini okuyan bilim insanları, fosil yakıtlardan ve tarımdan gelen metan emisyonları ile on yıllardır artan küresel konsantrasyonun, ayrışma mekanizmaları ile metan kaynakları dengede olduğu için düzeldiğini tespit ettiler. Metan seviyeleri birkaç yıldır istikrarlı seyrini sürdürdü; ancak ardından beklenmedik bir şekilde 2007’de tekrar yükselmeye başladı, bu da halen devam etmekte olan bir eğilim.

Araştırmacılar, metan, onun izotopları ve metilkloroformun uzun vadeli ölçümlerini kullandı ve birçok küresel yer istasyonundan veri toplandı. Bu verilerden bilim insanları, metan kaynaklarını ve Dünya atmosferinde ne kadar hızlı yok edildiğini tespit edebiliyorlar.

Caltech’te çevre bilim ve mühendisliği profesörü olan Christian Frankenberg, “Atmosferi musluğun çalıştığı bir mutfak lavabosu gibi düşünün.” diyor, “Lavabonun içindeki su seviyesi yükseldiğinde, musluğun daha fazla açıldığı anlamına gelebilir ya da boşaltmanın engellendiği anlamına gelir. Her ikisine de bakmanız gerekir.”

Bu benzetmede, hidroksil radikali lavaboda boşaltma mekanizmasını temsil eder. Son derece reaktiftir ve atmosferde bir deterjan gibi davranarak karbon dioksit ve su buharı oluşumuyla sonuçlanan bir dizi kimyasal reaksiyonu tetikler.

Frankenberg ve meslektaşları, metanda gözlemlenen değişikliklerin izlenmesinde ve hidroksildeki değişiklikler üzerinde, hidroksil konsantrasyonlarındaki dalgalanmaların yakın geçmişteki bazı metan eğilimlerini açıklayabileceğini kaydetti. Bununla birlikte, araştırmacılar, son on yılda görülen hidroksil konsantrasyonlarındaki küresel değişikliklerin nedenlerini açıklayamıyorlar. Yetkililer, hidroksil radikalindeki yıllık farklılıkları ve potansiyel nedenlerini ölçmek için sürdürülecek bağımsız çalışmalara ihtiyaç olduğunu söylüyorlar. Ayrıca, tespit edilen eğilimleri, özellikle tropik bölgelerdeki metan kaynakları ve ayrışma mekanizmaları hakkında daha ayrıntılı çalışmalarla görmek istiyorlar.