YAZARLAR

Derin devlet miti-I: Askeri-sınai-mafyatik kompleks

Tarihçi Dr. Ryan Gingeras, Türkiye’de derin devlet üzerine yaptığı araştırmalarda en büyük sorunun bir süreklilik tezi oluşturmak için yeterince kanıt bulamamak olduğunu belirtiyor. Adı üstünde ‘gizli devlet’. Semptomları ise hepimizin malumu: Siyasi suikastlar, tehcir ve soykırım, kitle katliamları, yargısız infazlar, Kürt savaşı, cihatçı vekâlet çeteleri, korunan katiller, provokasyonlar…

Siz bu satırları okuduğunuzda, ‘Karanlıkların Lordu’ Marmaris’te bir marinadan Ege açıklarına doğru demir alan süper yatın güvertesinde viskisinden aldığı her yudumda, yarım asırdır efendisi olduğu ülkenin ufukta küçülerek yok oluşunu hüzünle izliyor olacaktı. Rus oligarkları bile kıskandıracak derecede lüks olan teknede bazı gizemli misafirler olduğu, rota üzerinde bulunan Yunan adalarının birinden (muhtemelen Rodos) daha da gizemli bir yolcunun kafileye katılacağı rivayet olunuyordu. On gün kadar süreceği hesaplanan bu (belki de son) yolculuğun nihai destinasyonu İtalya’ydı.

Fakat daha yukarıdaki satırların mürekkebi kurumadan Lord’un yatı Rodos’a şöyle bir uğrayıp geri döndü ve Datça açıklarına demirledi. Muhtemelen bu beklenmedik teşhirden rahatsız olunmuş ve toplumda dikkatlerin başka yönlere çevrileceği yakın zamanın kollanması kararı alınmıştı. O esnada ise müstakbel gizemli ve ‘derin’ yolcunun Yunanistan’ın Porto Molo plajında çekilmiş olduğu iddia edilen görüntüleri medyada yayınlanmaya başladı.

O yatın sahibi iş insanı İnan Kıraç, Peker’e göre ‘Encümen-i Daniş’ namlı bir yapının baronu olma iddiasını taşıyor. Derin yolcu namzeti Levent Göktaş ise 2002 tarihli Necip Hablemitoğlu suikastının firari sanığı. Göktaş, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı Muharebe Arama Kurtarma Alayı’nın yakın geçmişteki komutanıydı. İki isim, şimdi dikkatleri üzerinde toplayan yat yolculuğundan bir süre önce, yine Peker’in ifşaatları arasında birlikte anılmıştı. Anlaşılan o ki Göktaş, baron Kıraç’a emekli albay ve avukat sıfatlarına ilaveten ‘tahsilâtçı’ olarak da bazı hizmetlerde bulunmuştu. Sabık iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’a ait KARSAN şirketi hisselerine Kıraç’ın çökme operasyonunda oynadığı rol önemliydi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ve onun tabiriyle ‘yukarının’ yani Erdoğan’ın adları da aynı operasyona karışmış bulunuyor.

Göktaş polisten kaçarken İnan Kıraç’ın sahibi olduğu Kıraça Holding binasını ziyaret ederek 24 saat kadar orada kalmış daha sonra da izini kaybettirmişti. Gelişmeler ve iddialar gösteriyor ki Albay ile Baron daha güvenli koşullarda yeniden bir araya gelmek üzere randevulaşmışlar. Belki siz bu satırları okuduğunuzda onlar da muradına ermiş, ülke sınırlarından çok uzak olmayan sahillerde birbirlerine kavuşmuş olacaklar. İddialar doğruysa bu, derin devletin danışma ve operasyon kanatlarının halen aktif ya da sabık şefleri arasında bir zirve toplantısı niteliği arz edecek. Geçmişin görkemli toplantılarından farklı olmak üzere ‘kaçış’ koşulları altında gerçekleşecek. Akbabanın Üç Günü’nü andıran vahim koşullarda…

Hayır Göktaş ve Kıraç değil; Akbabanın Üç Günü filmindeki bu buluşma Robert Redford ile Dino Narizzino arasında.

Tarihçi Dr. Ryan Gingeras, Türkiye’de derin devlet üzerine yaptığı araştırmalarda en büyük sorunun bir süreklilik tezi oluşturmak için yeterince kanıt bulamamak olduğunu belirtiyor. Yakup Cemil’den Yeşil’e, Teşkilatı Mahsusa’dan Ergenekon’a ya da Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan Suriye Milli Ordusu’na ve SADAT’a bir devamlılık hissedilmekle birlikte bu sezgiyi ne bilimsel veriye dönüştürecek ne de yanlışlayacak maddi kanıtlar mevcut. Adı üstünde ‘gizli devlet’. Semptomları ise hepimizin malumu: Siyasi suikastlar, tehcir ve soykırım, kitle katliamları, yargısız infazlar, Kürt savaşı, cihatçı vekâlet çeteleri, korunan katiller, provokasyonlar…

Bir başka araştırmacı, Tel-Aviv Üniversitesi’nden Dr. Dror Ze’evi ise Türk derin devlet yapısını şeffaflaştıracak somut bir araştırmacı gazetecilik faaliyetinin yokluğundan şikâyetçi. İddialar, rivayetler, ipuçları ve mitler kol geziyor ama doğru kişilere doğru soruları sorarak derin devlet olgusu üzerine ışık tutmaya kimsenin azmi ve cüreti yok. Bunun yerine derin devlet imgesi etrafında Soner Yalçın, Oda TV ve Kurtlar Vadisi gibi meseleyi sürekli daha da mistikleştirerek dikkat çelmeye odaklı sistematik bir dezenformasyon imalatı söz konusu.  

DERİN DEVLETİN OPERASYON AYGITLARI

Oysa elde oldukça fazla ipucu bulunuyor. Örneğin, derin devletin kırk akil insandan (bazı emekli genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanları, diplomatlar ve seçkin siyasetçiler) müteşekkil ‘Encümen-i Daniş’ adlı bir danışma ve bir de genelkurmay bünyesinde bugünkü adı Özel Kuvvetler Komutanlığı olan operasyonel kanatları olduğu biliniyor.  Operasyonel yapı, geçmişte Özel Harp Dairesi (ÖHD) ve Seferberlik Tetkik Kurulu adlarına sahipti ve genelkurmay bünyesinde olmakla birlikte sivil unsurları da emrinde bulunduruyor(du):

“Bu daire önceden tespit ettiği, vatan ve millet için severek ve gönüllü hizmet edeceğine inandığı vatandaşını tetkik eder, inceler ve müspet kanaate varırsa, Genelkurmay Başkanlığı’nın yazılı emriyle görev teklif eder ve eğiterek bu personeli göreve hazırlar. Partisini, dinini, mezhebini sormaz.” (Tuğgeneral Kemal Yamak – ÖHD Komutanı, 1971-74.) Yamak’ın belirttiğine göre, bu teşkilatın içinde her partiden çok sayıda personel hatta Meclis’te birbirini hiç tanımayan birçok milletvekili bulunuyordu: “Aslında onlar milletvekilliği dönemlerinde değil, daha genç yaşlarda … seçilmişlerdi. Milletvekili oluşları da bu seçimin doğruluğunu göstermiyor mu?”

ÖHD, 1952 yılında Süper NATO, Gladio ya da kontrgerilla adlarıyla namlı ve CIA fonlu anti-komünist soğuk savaş ordusunun Türkiye kanadı olarak hayatına başladı. 1948’de ABD’ye götürülüp özel harp eğitimine tabi tutulan kurucu subaylar arasında Yüzbaşı Turgut Sunalp ve Yüzbaşı Alpaslan Türkeş gibi bildik isimler de bulunuyordu. İlk komutanın Teşkilatı Mahsusa kökenli Tuğgeneral Daniş Karbelen olması ilginç bir ayrıntıdır. 1974’te ambargo kapsamında CIA maaşları kesince fonlanma Başbakanlık örtülü ödeneği üzerinden sürdürüldü. 

1970’lerde Abdullah Çatlı önderliğindeki bir ülkücü çetenin 1980’den itibaren ise polis ve mafya unsurlarının operasyonel yapı içinde giderek daha çok yer aldığı görülüyor. 1990’lı yıllarda NATO ülkelerinde kontrgerilla yapıları tasfiye edilirken Türkiye’de Kürt ayaklanmasını bastırma hedefi çerçevesinde korundu. Bu dönemde Mehmet Ağar, Korkut Eken ve Mehmet Eymür gibi polis ve MİT unsurlarının ağırlık kazandığı anlaşılıyor. Özel Harp böylelikle ‘sivilleşirken’ bir yandan da bünyesinde JİTEM gibi kayıt dışı militarist birimleri oluşturuyordu. Bir başka gelişme de derin devletin uyuşturucu trafiğini yönetme adına giderek daha çok bu trafiğin bizzat faili niteliği kazanmasıydı. Dönemin MHP’li Devlet Bakanı Şevket Yahnici’nin deyişiyle, “100 milyar dolarlık eroin Hakkari’den girer Edirne’den çıkar. Asker, polis de bu konvoylara eskortluk eder.”

Son tahlilde bir derin devlet çatısı altında olmakla birlikte operasyonel birimlerinin faaliyetleri açısından ‘çoğulcu’ hatta kaotik bir nitelik kazanan bu gidişat, Susurluk kazası ve ardından 28 Şubat 1997 darbesiyle yeniden askeri denetim altına alınmaya çalışıldı. Batı Çalışma Grubu, Ergenekon ve Balyoz gibi yapıların devlet ve toplumun re-sekülarizasyonu yanında derin devletin re-militarizasyonunu da hedeflemiş olduğu söylenebilir. Bunlar, 2002’den itibaren AKP hükümetinin ve Gülen cemaatine mensup emniyet ve yargı mensuplarının hedefine aldığı yapılardı. Tayyip Erdoğan 2007’de şunları söylüyordu:

“Derin devletin varlığına katılmıyorum diye bir şey yok, katılmıyorum olur mu, neden olmasın. O her zaman olmuş. Türkiye Cumhuriyeti döneminde başlamış bir şey de değil. Ta Osmanlı’dan. Bu gelenekten gelen bir şey zaten. Ama bunu minimize etmek, mümkünse yok etmek, bunu başarmak gerek.”

2011’de Genelkurmay’ın kozmik odasına ya da odalarına girilmesiyle derin devletin en azından operasyonel kanadının tarihe karıştığı sonucuna zıplayanlar çoktu. Ama bugünden bakıldığında, süreci o günlerde derin devletin tasfiyesi değil rekonfigürasyonu ya da yeniden-yapılanması olarak okuyanların yanılmadığı görülüyor. Bunun nedenleri üzerinde durmak gerekiyor.

İSLAMCI ‘İHTİLALİN’ LİMİTLERİ VE DERİN DEVLET MİMARİSİNİN RE-KONFİGÜRASYONU

En önemli neden, bu ‘ihtilalin’ asker-sivil bürokrasi ve büyük burjuvazi oligarşisinden bile daha faşizan, muhafazakâr ve gerici taşra (fiziki ve/ya zihni anlamda taşra) burjuvazisi ihtilali olmasıdır. Derin devletin tasfiyesi ile hedeflenen, bir demokrasi tahayyülü değil devlet ve onunla birlikte derin devlet yapıları üzerinde İslamcı hegemonyadan ibarettir. İdeolojik anlamda 1980’den itibaren resmi hegemonyası başlayan Türk-İslam sentezi terazisinin İslam kefesini ağırlaştıran bir balans ayarıdır. Siyasetin ve toplumun ‘askeri vesayet’ten kurtulması anlamında de-militarizasyon olarak sunulan nihai hedefin aslında de-sekülarizasyon ya da re-İslamizasyondan ibaret olduğu zaman içinde netleşmiş bulunuyor.

AKP ihtilalinin Gestaposu ve Engizisyonu olarak hareket eden Gülen cemaati, Emniyet İstihbarat Dairesi’nde yuvalanarak eğitim ve yargıdan medyaya, polisten orduya ve ticaretten sanayiye toplumun bütününe yayılmış masonik ilişkiler ağını harekete geçirirken derin devletin tasfiyesinden boşalan makamlarda kadrolaşma stratejisi izledi. Bu çerçevede Ergenekon davalarının kapsamı giderek genişledi; Fethullah Gülen’i sevmeyenleri ya da cemaatin hoşlanmadığı bütün isimleri kapsar hale geldi. Böylelikle, Ergenekon sanıkları arasındaki derin devletin kirli aparatlarıyla seküler bürokratlar, subaylar, kanaat önderleri, gazeteciler vb. birbirine karıştı. Sanıkların bir kısmının sicilinde var olan kara lekelerin ve insanlığa karşı işlenmiş somut suçların, AKP ya da Gülen muhalifi çoğunluğun içinde kaynaması kaçınılmazdı.  Bu, muhtemelen bilinçli bir ‘sulandırmaydı’ çünkü Kürt coğrafyasındaki asit kuyularından Sivas katliamına, oradan Hrant Dink cinayeti gibi siyasi suikastlara kadar kapağı şöyle bir aralandıktan sonra kapatılan birçok dosyanın içinde AKP ve Gülen taraftarlarının hatta kadrolarının isimlerinin de yazılı olması kaçınılmazdı. Dahası, Fethullah Gülen’in 1959 yılından itibaren Özel Harp Dairesi elemanı olduğu son zamanlarda sıkça dillendirilen bir iddia.

Ergenekon/Balyoz sürecinde özellikle ordunun kitleler halinde hapsedilen kadrolarının yarattığı boşluk, özellikle Hava Kuvvetleri’nde aşağıdan gelen Fethullahçı subayların terfisiyle telafi ediliyordu. Güç birikimi, belli ki Gülen cemaati için iktidar vaktinin geldiği kanısına yol açtı. Cemaatçi darbe girişimi iddia edildiği üzere demokratik güçlerce değil cemaatten de geri ve daha faşizan unsurların seferberliğiyle bastırıldı. Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) temizliği süreci, kadim derin devletin Erdoğan’la koalisyonunu da doğurmuştu. Apar topar beraatla kapatılan derin devlet davalarında toplu tahliyeler ve göreve iadeler birbirini izledi. Bu kez cemaatçi kadroların yerine Ergenekoncular ikame ediliyordu. İslamcılarla milliyetçileri birleştirenin, FETÖ düşmanlığı değil üniter devletçilik ve Ortadoğu’da yayılmacılık olduğu görülüyor. Sınır-ötesi yayılma zemininin giderek daralması sonucu, ortak program beklendiği üzere içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığına indirgenmiş bulunuyor. Sonuç: Irak Kürdistan Federal Bölgesi’ndeki TSK üslerinde cihatçı milislere Kemalist subaylar tarafından gayrı nizami muharebe eğitimi. Üstelik Erdoğanistler kadar Ergenekoncular, IŞİDçiler ve hatta Barzaniler de durumdan oldukça memnun.

Ama İsmet İnönü vaktiyle uyarmış: “Ayıyla yatağa girilmez.” Erdoğan, MİT üzerinde tam kontrole sahip görünüyor; TSK’yı da Hulusi Akar eliyle kontrol altında tutuyor, askeri kadrolara İslamcı donelerle ideolojik bir yeniden-yapılanma dayattığı anlaşılıyor. Öte yandan cihatçı vekâlet orduları, bekçi teşkilatı, emniyet içi kadrolaşma, çeşitli vakıflar ve SADAT gibi olgular yanında Suriye’ye silah sevkiyatı ve sınır-dışı egemenlik sahalarından ülkeye kaynak akışı gibi faaliyetler üzerinden kendi iktidarının operasyonel aygıtlarını oluşturarak kalıcılaştırma çabası içinde görülüyor. Bu gelişmeler karşısında kadim derin devlet, ilk barutunu emekli amirallerin Montrö bildirgesiyle attı; ardından Erdoğan’ın karşı hamleleri birbiri ardına geldi: Amirallere dava açıldı, 28 Şubat davası sonuçlandırılarak emekli generaller hapsedildi ve 2015’te rafa kaldırılan Necip Hablemitoğlu cinayeti dosyası tutuklama kararlarıyla yeniden açıldı; Levent Göktaş albay o dosyanın firarisi. Ama taraflardan hangisinin; Erdoğan’ın mı yoksa derin devletin mi ayıyla yatağa girmiş olduğu hala tartışmalı. TÜSİAD’da örgütlü kadim büyük burjuvazi, bir süredir muhalefeti tercih ettiği yönünde sinyaller verirken, saray etrafında palazlanan inşaatçı burjuvazinin de saf değiştirme eğiliminde olduğu gözleniyor.

Uyuşturucu ticareti ve bununla birlikte derin devlet iltisaklı mafyatik çete yapılanmalarının hareketlernin bu denklem içinde artan ağırlığı dikkat çekiyor. Daha 1996 yılı itibarıyla 50 milyar dolarlık hacme ulaşarak devlet bütçesini aştığı belirtilen Balkan rotası üzerinden uyuşturucu ticaretinin, son yıllarda Latin Amerika menşeli kokain rotasının eklenmesiyle katlanarak arttığı düşünülüyor. Binali Yıldırım’ın deniz taşıma filosu, Azeri SOCAR şirketinin tankerleri, Mehmet Ağar kontrolündeki Bodrum Yalıkavak Marina ile İzmir, Mersin ve Kuzey Kıbrıs’ın muhtelif limanlarının adları bu yeni rotayla birlikte sıkça anılıyor. Burhan Kuzu’nun ani ölümüyle ilgili olarak Azerbaycan bağlantılarının telaffuz edilmesi, Almanyalı Osmanlılar yöneticisi Taner Ay’ın Balkan rotası üzerinde bir trafik kazasına kurban gidişi ve Kıbrıs’ta Halil Falyalı cinayeti gibi trajik olayların, uyuşturucu ağı ve dolayısıyla derin devlet çatısı altındaki özerk ya da başıbozuk çeteler arası hesaplaşmanın artan şiddetine delalet etmeleri kuvvetle muhtemel. Belli ki yeni ‘emtia’ ile yeni kazançlar kadar yeni bir dağıtım rotası ve tarzı, bunlarla birlikte de bu alanı düzenleyecek yeni bir derin mimari zarureti ortaya çıkmış bulunuyor. Bu yeni mimari, Erdoğanist aparatlar mı yoksa kadim derin devlet aygıtları tarafından mı oluşturularak kontrol altında tutulacak? Sedat Peker’in ifşaatları, birçok alanda olduğu gibi bu önemli soru çerçevesinde önemli etkiler yarattı; öyle olmayı da sürdürecek gibi görünüyor.


Zafer Yörük Kimdir?

Londra Üniversitesi’nde iktisat ve siyaset bilimi dallarında lisans eğitiminin ardından Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde ideoloji ve söylem analizi dalında yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Londra, Erbil ve İzmir’de siyaset bilimi ve medya/iletişim alanlarında çeşitli üniversitelerin akademik kadrosu içinde yer aldı. Akademik çalışma alanları; post-yapısalcı kuram, psikanaliz ve kimlik siyasetidir. Türkiye ve Orta Doğu siyaseti üzerine akademik yayınları vardır. Halen Duvar English ve Medya News internet yayınlarında ve Yeni Yaşam gazetesinde köşe yazmaktadır.