YAZARLAR

Bu nasıl uyanıklık?

Çok kabaca söylersek süreç şöyle işliyor: İktidar, muhalefetin ortak tavır hatta sadece tavır almasının imkansız olacağını düşündüğü bir hamle yaparak gündemi ama asıl olarak zemini yeniden kuruyor. Çoğu “siyaset üstü” kabul edilen dış politik ataklarda da aynı durum, muhalefeti hareketsiz bırakmaya veya alkış ve hamasete katılmaya zorlayarak tekrar ediliyor.

Herkes arkadaki tezgahı görüyor. Aslında ne yapılmakta olduğunun farkında. Kimse kül yutmuyor. İktidar HDP’lileri gözaltına alarak, hapse atarak muhalefet blokunu çatlatmak istiyor. Senelerdir en kolay başvurulan yöntem yine işletiliyor. HDP’ye saldırarak “mesafe ayarları” güncellenmek isteniyor. Bu yöndeki yorumların çeşitli versiyonlarını günlerdir dinliyor veya okuyoruz. HDP tabanını “Türkiye siyasetinden” iyice soğutmaktan, radikalleştirerek marjinalize etme niyetinden söz ediliyor. Muhalefetin paralize edilerek eylemsiz kalmasının hesaplandığı dile getiriliyor. Asıl hedefin CHP hatta –havaya bakarak ıslık çalmaya devam eden- İYİ Parti olduğunu söyleyenler bile oluyor. HDP’liler özellikle hafta sonuna denk getirilen operasyon ile ekstra eziyet gördükten ve üstüne bir de gözaltı süreleri uzatıldıktan sonra bile, yine başkaları için daha fazla endişelenmemiz gerektiği anlatılıyor. (“Gündem değiştirme” bahsine hiç girmiyorum) Ortaya çıkan haksızlık ve ayıp bir tarafa, bu okumanın –okuma burada kesildiğinde- başka sorunları oluyor sanki. “İktidar aklının” böyle çalışmadığını veya bu yorumların yanlış olduğunu söylemiyorum. Aksine bu niyetlerin sadece bazıları değil hepsi birden geçerli olabilir. Zaten bu değerlendirmelerin çoğu son derece geçerli olduğu için, bu hamleler bitmez tükenmez biçimde devam ettiriliyor.

Benim hayretle izlediğim, her gelişme karşısında asla kül yutmayan bu uyanıklığın, “meseleyi teşhis” aşamasından sonra birden bire derin bir “idraksizliğe” kolayca nasıl sürüklenebildiği? Çok kabaca söylersek süreç şöyle işliyor: İktidar, muhalefetin ortak tavır hatta sadece tavır almasının imkansız olacağını düşündüğü bir hamle yaparak gündemi ama asıl olarak zemini yeniden kuruyor. Çoğu “siyaset üstü” kabul edilen dış politik ataklarda da aynı durum, muhalefeti hareketsiz bırakmaya veya alkış ve hamasete katılmaya zorlayarak tekrar ediliyor. (Örneğin muhalefetin, iktidarın geri çekildiği “Mavi Vatan” misyonunu üstlenmeyi uyanıklık sanması gibi) Bütün “muhalefet” ve kalabalık bir yorumcu topluluğu, bu sinsi oyunları her seferinde büyük bir isabetle anında görüyor. İktidarın hesaplarının bütün detayları bir çırpıda ifşa ediliyor. Ancak görülen bu oyunu “bozma” iddiasıyla tam da istenildiği gibi davranılabiliyor, davranılması önerilebiliyor. (Telefonlar sağ olsun) Mesela HDP’ye saldırılınca; destek olurlarsa iktidar tarafından “mesafe koyamadılar” diye, destek olmazlarsa mesafe fazla açıldığı için birbirleri tarafından eleştirilecekleri büyük bir keskinlikte saptanıyor. Ancak sonrasında sadece bu “uyanıklığa” göre davranıldığı için, istenen her seçenekten en az biri tercih edilmiş ve amaçlardan en az biri gerçekleşmiş oluyor. “Uyanıklık” bu noktadan sonra kendi öngörüsüne sıkışan bir “ahmaklık”, ne yapılsa kaybedilecek bir oyunun parçası halini alıyor.

“Normal” sayılamayacak bir siyasi tabloyu, daimi bir belirsizlik, bıkkınlık, yılgınlık ve yeniklik hissi verecek biçimde değişmez kader haline getiren bir kısır döngü bu. Tamamen birbirinden farklı ülkelerde ve süreçlerde aşırı benzer tezahürlerini izliyoruz. Çok yakın bir zaman önce ABD’de yaşandı. Amerika standartlarında Türkiye’de yaşadığımız acayiplikleri katlayacak bir performans sergileyen Trump, salgın yönetiminden ırkçılığa, kurumsal geleneklerde yarattığı tahribattan dış politika üslubuna kadar her alanda seri yanlışlara imza attı, sorun çıkarttı. Bu durumun doğal sonucu olarak -özellikle peş peşe gelen ırkçılık sorunlarıyla- ciddi bir oy kaybına ve protestolara maruz kaldı. Trump ne yaptı? Bütün bu sorunlu davranışlarını kışkırtıcı biçimde artırdı, sivriltti. Yükselen tepkiyi de “bakın kudurdular, ben gidersem maazallah neler olur” diyerek parmağıyla göstermeye başladı. Seçmenin bir kısmı “sahiden ağzımızın tadı kaçarsa” endişelerini, yanlış olduğunu düşündüklerine değil de buna yüksek tepki verenlere çevirdiler. Kutuplaştırmadan güç kaybeden Trump, yine aynı enstrümanı üfleyerek eksiğini kapatmayı, neden olduğu korkuyla yeniden korkutmayı denedi. Trump’ın oylarını toparlamaya başlaması seçime kadar durumu değiştirecek mi? Göreceğiz.

Bütün dünyada herkes, gayet açık hale gelen sorunlara rağmen değişmeyen siyasi tablonun sorumluluğunu, haklı olarak kaybedenlere yüklüyor. Siyasetin “kazanmak için kurulan bir oyun” diye tarif edildiği düzlemde bunda çok şaşırtıcı bir taraf yok. Takip edenler bilecektir, siyaseti böyle tarif edenlerden değilim. Hatta siyaseti teknik bir zemine iten ve son 40 yılda iyice baskın hale gelen bu tanımın pek çok sıkıntının kaynağı olduğu fikrindeyim. Fakat hadi ben bundan vazgeçeyim ve işe oyun mantığıyla bakalım: Eğer taktik-teknik tarafı çok belirleyici bir oyun oynanıyorsa, kaybedenlerin eksikleri, neyi yapamadıkları elbette çok önemli ama kazananın ne yaptığına da bakmak ve oradan bir takım sonuçlar çıkartmak gerekmez mi? Bu çerçeveden bakıldığında, son yılların fenomeni popülist otoriter liderlerinin tamamında çok sayıda ortaklık bulmak mümkün. Sadece “uyanıklık” ve “saflık” üzerinden bir benzerliğe dikkat çekmek istiyorum: Hemen hepsi, rakiplerinin bir kibir eşliğindeki aşırı “uyanıklıklarından” fevkalade istifade ediyorlar. Onları “büyük oyun kurucu” haline getiren, rakiplerini bu karmaşık uyanıklıklarının içinde bocalamaya bıraktıkları son derece basit taktikler. Yanlışı bulmaya çalışırken doğruyu kaybettirmek.

Popülist otoriterlik –isterseniz başka ortak isim bulun- heveslisi veya başarılı uygulayıcısı liderlerin hemen hepsinin ortak özelliği, akıllı, ölçülü veya edepli, dürüst olmayı, hele bunu başkalarının aynasından okumayı kesinlikle reddediyor olmaları. Kimseye cevap vermiyorlar, cevap vermek zorunda olmayı bile lüzumsuz görüyorlar. Kendileri için kurulan oyunlardan hiç bahsetmiyorlar. Nasıl görünüyor olabilecekleriyle hiç ilgilenmiyorlar. Elbette bütün bunların yanına, “aksi ortaya çıkarsa” endişesi duymadan çarpıtma yapabilme, yanlış anlaşılırım diye tutarlılık endişesi taşımama lükslerini de eklemek lazım. Özetle sadece kendi yaptıklarıyla ilgililer. Hatta bunu çok şaşırtıcı gelen safça bir özgüvenle yapıyorlar ve “uyanıklığı” başka bir yerde arıyorlar. İşte bu yüzden, durum tespiti anlamında “uyanıklıktan” vazgeçilemese bile, en azından eyleme geçerken biraz daha “saf” olmak daha başarılı bir taktik olabilir mi? Hep örnek verilen yerel seçim başarısında, iktidarın gerilim oyununa gelmemek kadar, kendi bildiğini yapmış olmanın da önemli bir etkisi olmuş mudur? İktidarın kurduğu oyunlar karşısında, olmadık bocalamalara gerekçe üretmek yerine, bildiğini okumak veya yapılması gerekeni yapmak daha isabetli olabilir mi?


Kemal Can Kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR