Boşanmayan aileyi arayan toplum

İlişkinin içerisinde çiftlerin, özerklik arayışının evliliğin doğasını baltaladığını ve geleceğini tehlikeye attığını savunan görüşler de sık sık yer almıştır hayatımızda. Evlilikle ilgili literatür ise tam tersine, çiftlerin önce bireysel anlamda sağlıklı ve kendilerine yatırım yapan daha sonra ilişkiyi besleyen bir hatta kalmasını daha sağlıklı buluyor. Israrla bilimin önüne geçen toplumsal mitler çerçevesinde bir evlilik tanımı neden yapılıyor?

Google Haberlere Abone ol

Tuğba Kurt Ulucan*

Yıllardır istatistiksel verilerin, uzmanların, politikacıların değerlendirmeleri boşanmanın psiko-sosyal etkilerinin olumsuzluğuna dairdir. Ve bu söylemlerin belirlediği her şey, bireysel olarak her birimizin zihnine ve ruhsallığına bulanmıştır. Yayın dünyasında, sosyal medyada, sohbet arasında konuşulanları da düşünürsek onlar da boşanma olgusunun “olumsuz” bir durum olduğu kanaatindedir. Oysa literatürde bazı görüşler boşanma olgusunu kriz durumu olarak ele alırken bazıları da bu olguya normatif bir geçiş dönemi olarak yaklaşır (1). Boşanmayı bir geçiş dönemi olarak ele alan yaklaşımlar, bu durumun birçok kayıpları olduğu kadar kazanımları da tetikleyebilmekte olduğunu ortaya koyar (2). Yani biten her evlilik bizlere gösterildiği gibi “olumsuz”, “eksilme”, “kayıp”, “travma” vs. değildir.

Literatür boşanma olgusuna çift taraflı yaklaşırken, toplumsal söylem boşanmanın olumsuz sonuçları üzerinde çok fazla duruyor. Bu nedenle, toplumsal sistemde evlilik birliğinin devamlılığı; toplumsal dirlik ve devamlılık açısından sanki görünmez bir kalkan işlevi görüyor diye düşünüyorum. Belki de boşanma olgusundan ziyade toplumsal devamlılığın bozulmasına dair oluşan bu kaygının anlamlandırılmasına daha fazla ihtiyaç var. Öyleyse bu “normalleştirilemeyen boşanma” olgusunu biraz anlamaya çalışalım.

Biliyoruz ki evlenmek kutsanan, başarılı bir kur atlama şekliyken, boşanmayı bunun sonucunda başka bir kura evrilme süreci olarak değerlendiremiyoruz. Örneğin; bir çift boşanmayı normal bir süreç şeklinde yaşarken, bir anda yakalarına ebeveynleri, akrabaları, iş arkadaşları yapışabiliyor. Birden hesapsız, zamansız bir sorgulamadan geçiyor çift. En çok da “madem güzelce ayrılıyorsunuz neden bir arada kalmıyorsunuz?” sorusuyla karşı karşıya geliyorlar. Yani bir çiftin boşanması için kavga, gürültü, aldatma vs. gibi negatif durumlara ihtiyacı var diye düşünüyor tüm zihinler. Belki de tüm bu negatif durumlara yol açan şey; ilişki tükenmeye, hastalanmaya başladığında destek almamak ya da budanması gerektiğinde ayrılmayı becerememektir. Tüm bu hadiseye kocaman bir yarık açan ise toplumun “devamlılık” beklentisidir, neden olmasın?

 

'BOŞANMA' DENEN ŞEY NEDİR?

Boşanma en yalın değerlendirmeyle bir ilişki için evlilik kadar normatif bir durum ve ilişkiye dahil bir sonuçtur. Boşanmanın kendi içinde bir döngüsü vardır. Boşanma döngüsünün ilk adımında duygusal gerilim yükselir, çiftler karar aşamasına yaklaşırlar. Daha sonra, “kendiliğin” evlilikten ayrılmasıyla duygusal boşanma başlar. Hukuksal aşamanın çok sonralarına dek sürebilen yas süreci açığa çıkar. İncinmeler, kızgınlıklar devreye girer. Her bir aile üyesi için umutlar, beklentiler, günlük yaşamın yeni detayları, ilişkilerin sınırları ve bunun gibi pek çok unsur yeniden tanımlanır (3). Bazı çiftlerde duygusal boşanma çok daha önce başlar ama bir türlü yazınsal olarak boşanamazlar. Bu tür birlikteliklerde; sosyal baskı, kültürün etkisi, dinî inançlar, evlilik süresinde edinilmiş mülk ve paylaşımı, varsa çocukların durumu nedeniyle, çiftler bir arada yaşamaya devam ederler. Bazen de şekilsel olarak evlerini ayırmakta veya yasal olarak boşanmakta ama duygusal olarak birbirlerinden boşanamamış olup birbirlerini ilişkiye çekme ve itme arasında gidip gelirler (4). Yani evliliğin dinamikleri gibi boşanmanın da dinamikleri çok çeşitlidir ve ilişki sürecini kapsar. Bir ilişkinin başlangıcının yapılandırılması ilkbahar gibi, gündüz gibiyse; sonlandırılması da sonbaharın gelmesi, akşamüstünün gelmesi gibidir. Burada sorunu oluşturan, evliliğe yüklenen anlam ve bu anlamla hem bireysel hem de toplumsal olarak ne yapmak istediğimizle ilgilidir.

Toplumsal ve zamansal anlamda kötüleştirilen “boşanma durumunun” günümüzde başka bir anlama evrildiğini görüyoruz. Toplumsal anlamda hâlâ kötü olarak anlamlandırılsa da bireylerin, öznel deneyimlerinde boşanmanın yapıcılığı üzerine daha fazla eğildiğini düşünüyorum. Artık yetişkinler tatmin edici bulmadıkları evliliklerinden ayrılabilme konusunda kendilerini daha özgür ve çözüm odaklı hissediyorlar. Yani artık yeni jenerasyon boşanmayı normalleştirebiliyor, normalleştirebildikçe de daha sağlıklı ayrılıklara vasıl olunabiliyor. Diğer taraftan eğer boşanma normalleştirilemeyen bir yapı içerisindeyse insanları “ boşanma korkusu” belirliyor ve günümüzde olduğu gibi genç yetişkinler evlenmeyi çok da düşünmüyor. Yani bu gençler neden evlenmiyor sorusunu soran zihinler, boşanmaya karşı oluşturdukları bariyerlerin etkisinin farkında değiller.

Peki boşanma korkusunun belirlediği günümüz ilişkileri nasıl bir halet-i ruhiye içindeler?

Günümüzün genç yetişkinlerini, evlenmekten kaçınırken ve ilişkilerinin uzun süremeyeceğini düşünürken buluyoruz. Bir ara Twitter’da “evlenmek için boşanacağım insanı arıyorum” gibi tweetlerle de karşılaşmıştık. Yani boşanma ihtimali varsa veya boşanmaktan, boşanmış olmaktan korkuyorsam, evlilikten kaçınmayı düşünebilirim. Bu inanışın oluşumu bir yandan bireysel dinamiklerimizden olsa da bir yandan da doğduğumuz sistemin gerçekliğindendir. Tüm bu bağlam içerisinde; evlenmeye paralel bir ilişki gerçekliği olan “birlikte yaşamayı (cohabitation)” seçen yetişkinlerin, evliliğe alternatifler aradıklarını ve boşanma korkusundan dolayı bir ilişkinin güvenli bir şekilde evliliğe dönüştürülüp dönüştürülmeyeceğini görmek için ilişkiyi test etmenin yollarını aradığını görüyoruz. Hele hukuk sisteminde boşanmanın bu kadar yorucu ve yıpratıcı bir süreci beraberinde getirdiğini düşündüğümüzde en pratik çözümün, evlenmeden birlikte yaşamak olması çok da şaşırtıcı değil tabii.

Yıllardır “boşanmak” toplumsal düzende “kötü” olarak tanımlanmış ve evlilik içinde insanın kendi arzusu üzerine düşünmesinin evlilik birliğini tehlikeye düşüreceği topluluk arasında ima edilmiştir. İlişkinin içerisinde çiftlerin, özerklik arayışının evliliğin doğasını baltaladığını ve geleceğini tehlikeye attığını savunan görüşler de sık sık yer almıştır hayatımızda. Evlilikle ilgili literatür ise tam tersine, çiftlerin önce bireysel anlamda sağlıklı ve kendilerine yatırım yapan daha sonra ilişkiyi besleyen bir hatta kalmasını daha sağlıklı buluyor. Israrla bilimin önüne geçen toplumsal mitler çerçevesinde bir evlilik tanımı neden yapılıyor? En çok da bunu düşünelim istedim hep beraber… İçimizde olanla dışımızda kalan kadar ilgilenebilmek dileğiyle…

Kaynaklar

1- Henderson, N., Milstein, M. M. (1996), Resiliency in Schools: Making It Happen for Students and Educators, Thousand Oaks, California: Corwin Press.
2- Amato P.R. (2000), The Consequences Of Divorce For Adults and Childre, Journal of the Marriage & the Family, 62, 1269- 1288.
3- Korkut, Y. (1990). Adolescents from divorced homes: A comparison of family status and an invetigation of some factors related to self concept and depression, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul.
4- Dokur, M ve Profeta, Y. (2006). Aile ve Çift Terapisi. İstanbul: Morpa Kültür Yayınları.

*Psikoterapist, araştırmacı