YAZARLAR

Biri bizi gözetliyor, hem de plajda!

Bırakın plaj vücutlarını… Plajlar da özgürlük de hepimizin… Ve bugün itiraz ettiğimiz dayatmaların tümüne karşı çıkaracağımız ses, bizden sonraki kadınların haklarını etkileyecek. Biz, plaj vücuduyla da nafaka hakkıyla da şiddete karşı korunmasıyla da bizden sonraki kadınların haklarının öncüsüyüz.

İspanya Eşitlik Bakanlığı, geçtiğimiz hafta “tüm vücutlar plaj vücududur” diyerek dış görünüşünden endişe ettiği için yazın insan arasına çıkmaya çekinen kadınlara yönelik olarak ülke çapında bir kampanya başlattı. Çünkü bu çağda kimileri için plaja inerken çantada olması gerekenler arasında güneş kremi, deniz gözlüğü, kolluk ve güneş gözlüğü gelirken, “plaj vücudu” da gerekli bir “meta” haline gelmiş durumda.

Dört yıl önce iktidara gelip kadın haklarını siyasi vaatlerinin en önemlilerinden biri haline getiren İspanya’nın sosyalist ağırlıklı koalisyon hükümetinde bakanlık pozisyonlarında 14 kadın, 8 erkek var.

Ancak bu son kampanya sadece “sıfır beden” olmayan kadınlara yönelik değil, bu algıyı üreten, yöneten, çoğaltan tüm eril ve dişi zihniyete, sıfır bedeni incelik normu haline getiren toplumsal kalıplara, fat shaming (şişman utandırma) ve patriyarkanın kadın bedenini denetim altına almak üzere bir baskı aracı olarak kullandığı estetik yargılarına yönelik bir başkaldırı da aynı zamanda...

Çünkü burada toplumun fiziksel beklentilerini içeren, gerçeklikle bağlantısı olmayan bir şablon oluşturulmakla kalmıyor, o şablonun dışında kalan herkesin de hakları bilinçli veya kasıtsız olarak engellenmiş oluyor, bir diğer ifadeyle o kişiler toksik bir toplumsallık tarafından üretilen “estetik şiddetin” kurbanı oluyor.

Kişinin vücut ölçüleri ve şişmanlık da bu şekilde toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş oluyor. Hiç selüliti çok var diye plaja inmeyen erkek gördünüz mü? Ya da “sıfır beden” olmak uğruna anoreksik olan ve bunun bedelini fiziksel ya da ruhsal olarak hayatıyla ödeyen erkek?

İspanya’da çok tartışma yaratan ve bazı kadınların fotoğrafının habersiz kullanıldığı ve değiştirildiği yönündeki eleştirilere konu olan kampanya görselinde farklı bedenlere sahip, farklı yaş, vücut şekli ve etnisitelerden gelen beş kadın var ve slogan olarak da “Bu bizim yazımız” deniyor. Hatta kadınlardan biri, meme kanseri tedavisi gördüğü için meme dokusu çıkarılan bir kadın.

İspanya Eşitlik Bakanlığı'nın "Tüm vücutlar plaj vücududur" kampanyası afişi

İspanya’da bu kampanya halen farklı açılardan tartışılıyor. Hatta Komünist Parti lideri başta olmak üzere içlerinden bazıları, Süleyman Demirel’in o ünlü sözünü anımsatırcasına “meseleleri mesele etmezseniz mesele olmaktan çıkar” şeklinde düşünüyor.

Son dönemde benzer mesajlar Avrupa’nın diğer başkentlerinde de görülüyor. Viyana’da “Bu vücut plaj vücududur” sloganıyla tekerlekli sandalyenin üzerindeki bikinili bir kadın görselleri birçok sokakta direklerin üzerini süslüyor. Bazı binalarda ise, “Vücudunuza Bikini Giyin” sloganıyla farklı vücut ölçülerindeki kadınların karakalem çizimlerinin olduğu posterler asılı.

Bu beden plaj bedenidir (solda) Bikini bedeni nasıl edinirsiniz: Bikini giyerek (sağda) Fotoğraflar: Okşan Svastics

Toplumsal cinsiyet meselelerinde uzman Dr. Özgür Kaymak’la bu konuya dair yaptığım görüşmede bana çok ilginç bir tespitte bulunuyor:

“Buradaki asıl mesele; kadın bedenine dair estetik kalıpların hegemonik beğenilerin taşıyıcısına dönüştürülmesi, dayatılması ve bu değerlerin toplumsal kabul görmüş standartlar haline getirilmesi, bu standartlara uymayı reddedenlerin ya da uymayanların ise toplumsal mekanlardan dışlanması ve kadının kendi bedeniyle kurduğu ilişkinin problematik bir hale dönüşmesiyle ciddi bir özgüven eksikliği yaratması... Tabii, buradaki hegemonik beğeniyi tanımlayan öznenin ağırlıklı olarak erkek olduğunu söylememize gerek yok…”

Dolayısıyla, eril bakış kadın bedenini nesneleştirirken, ona kendi güzellik ve estetik normlarını dayatıyor. Bilinç altında ise, erkekler, fiziksel olarak kadınların çok yer işgal etmesinden de rahatsız olabiliyorlar. Bu da az yer kaplayan, “sınırını bilen”, derli toplu duran, şişman olmayan kadınları makbul görmelerine dek uzanan bir bilinçaltı mantık yürütmeyi tetikliyor. Kadınları bedenleri üzerinden utandırarak ve inceliği standart bir norm olarak sunarak ise, onları tüm yaşamları boyunca damgalanmış olan bu bedenlerinden çekinmeye, kendi kendileriyle barışık olmalarını önlemeye ve onlar bu şekilde güçsüzleştirmeye çalışıyorlar.

Burjuvaziye ait estetik beğeninin evrenselleştirilerek tüm toplumsal sınıflar için ortak bir norm haline getirilmesini savunan Kantçı estetik beğeni anlayışını eleştiren ve sınıfsal konumların ve kültürel etmenlerin önemine vurgu yapan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, kadın bedenlerinin çoğunlukla beğeni kültürlerinin taşıyıcısı haline getirildiğini ve bedenin toplumsal denetimin odağında olduğunu ileri sürüyor.

Dolayısıyla, güzel-çirkin, zayıf-şişman, selülitli-fit vücut şeklindeki tanımlamalar aslında toplumdaki değer yargılarının bir uzantısıdır ve zaman zaman sembolik bir şiddete de dönüşebilir.

Bourdieu, maddi veya manevi şeyler üzerine kültürel değer atfedildiğini ve bu şekilde de öznelerine bir dünya görüşü aşılandığını düşünür. Bu şekilde, toplumun estetik şablonlarında, kişilerin kendi mahremleri olan bedenlerine spesifik nitelikler atfedilirken, güzellik ve çirkinlik, zayıflık ve şişmanlığa da bu süreçte toplum tarafından yeni bir anlam yüklenir. 

Ama burada kritik nokta, bu süreçte toplumun değer yargılarının kimin tarafından ve kimin için üretilip bunlara itirazı olanların bu kalıpları yeniden nasıl dizayn ettikleridir. Sonuçta antik Mısır’da zarif, narin, dar omuz, yüksek bel ve simetrik yüz hatlarından, antik Yunan’da tombul ve açık tenli kadınların makbul görüldüğü anlayışa geçişten bu yana estetik değer yargılarında her çağ ve coğrafyada revizyonlara gidiliyor.

Örneğin, 2018 yapımı Dietland dizisinde de toplum tarafından yaratılan ve gerçekçi olmayan güzellik algısı ve insanların kilo verme takıntısı işleniyordu. Güzellik kriterleri ve ona içkin vücut imajı bazı toplumlarda saklanan, bazılarında yönetilen bir kavram halini aldı.

Vücut şekilleri ve ağırlıkları üzerinden toplumun bir kesiminin diğer kesimden ayrıştırılması aslında bir tür güç tahakkümü. Ötekinin sizin bedeninizi tartışmaya açmak, analiz etmek, beğenmek veya beğenmemek hakkını kendinde bulması anlamına geliyor.

Kapitalist sistem, moda ve beslenme anlayışını tektipleştirmek adına kitlelere bazı vücut ideallerini aşılamak, sosyal medya araçlarındaki filtreler yoluyla kişiyi olduğundan daha zayıf, daha güzel, daha pürüzsüz ciltli şekle büründürmek ve adına güzellik efsanesi denen tüm bu yapaylığa da evrensel bir kılıf biçmek demek…

Yemek yemekten hoşlanan kadınları sürekli aç ve mutsuz bırakan ve kendinden nefret eder hale getiren bu imaj bombardımanı altında anoreksiya ve blumia gibi yeme bozuklukları ortaya çıkarken Barbie bebeklere veya Kim Kardashian’a benzemek isteyen kadınlara yönelik kozmetik müdahaleler de artıyor ve “plaj vücudu” gibi yeni modalar ortaya atılıyor. Kadınlara bazen erişilmesi imkânsız olan vücut hedefleri ve bununla bağlantılı olarak “mutluluk eşikleri” konuyor.   

Örneğin Birleşik Krallık’ta 2015 yılında Protein World isimli bir zayıflama ürününün reklamında 34 beden bir mankenin kullanılması, Londra’da büyük gürültü kopmasına yol açmış, reklamlardaki standartları belirleyen kuruma neredeyse 400 kişi şikâyette bulunuvermişti bir anda. Ürünü çıkaran şirketin CEO’su özür dilemek bir yana, Twitter’da arz-ı endam eylemiş ve “bizim ulusumuz şişkolara sempati duyuyor” demişti büyük bir çiğlikle…

Tartışma yaratan reklam afişi (solda) ve ona tepki olarak hazırlanan afişler (sağda) 

Reklam, Nisan ayı sonunda engellense de, bir ay sonra ABD’de ortaya çıkmış, ancak orada çok fazla tartışma yaratmamıştı.

İngiltere’de tüketiciler “Plaj Vücudu Hazır” (Beach Body Ready) isimli hareketle bu konunun peşini bırakmadı ve ilgili düzenleyici kurumlar, mevcut reklam kurallarını güncelleyerek reklamlarda sağlıksız vücut imajları ve belli bir vücut kalıbına uymayanlarla dalga geçilmesi gibi hassasiyet noktalarından sakınılması gerektiğini belirtti. Hatta Londra Belediye Başkanı Sadiq Kahn da, Londra’da toplu taşıma ağında kişilerin vücutlarından utanç duymasını telkin eden reklamlara artık yer verilmeyeceğini açıkladı. Bir süredir birçok giyim ve kozmetik markası da mankenleri arasında farklı vücut ölçülerine sahip kişileri kullanarak bu yerleşik klişelere karşı duruşlarını belli ediyor.

Sabah gözümüzü açar açmaz hayat pahalılığından, yazlık beldelerdeki astronomik fiyatlı menülerden, o yazlık beldelerinin birkaç mahalle ötesindeki köylerde “köpeğime alıyorum” diyerek fırından iki günlük bayat ekmek alıp köşeyi döner dönmez o sert ekmeği ısırmaya başlayan çaresizlerden, ekonominin ve siyasetin tutunamayanlarından söz ettiğimiz günlerde “plaj vücudu”ndan söz etmek ilk bakışta üçüncü dünya sorunu gibi gelebilir.

Ama aslında tüm bu tartışmalar dönüp dolaşıp toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin objesi olmuş kadın vücudu algılarında ve kadının insan haklarında düğümleniyor.

1970’li yıllarda feminist literatürün başlıca kitaplarında, Betty Friedan’dan Shulamith Firestone’a, Germaine Greer’e, Eva Figes’e dek birçok araştırmacı da kadınların vücutlarına dair “kuralların” toplumsal birer inşa olduğunun altını çizmişti.

Kendini tüm klişeleri hiçe sayarak beğenmek veya kendini zihinsel hücrelere hapsederek toplumun dayattığı kalıplara boyun eğmek arasında temel bir çizgi var ve kişinin kendisini hangi safta konumlandıracağı, diğer tüm haklarından yararlanmasını ve erkek düzeni karşısında öz bilincini etkiliyor.

İçimizdeki eril anlatı o kadar derinlere kadar sirayet etmiş ki aslında bu safları belirlerken birçoğumuzun da öz eleştiriden geçmemiz, kişileri belirli söz ve vücut kalıplarıyla yargılamaktan kaçınmamız gerekiyor.

Birçok açıdan kendimiz de İspanya Eşitlik Bakanlığı’nın fitilini yaktığı bu ateş içinde kavrulmamak için bir kişisel yapısöküm (deconstruction) işleminden geçmeliyiz.

Zaman zaman bilinçsiz bir şekilde dilimizden dökülen “O vücutla plaja inilir mi?” şeklindeki iğneleyici ifadeler veya “Biraz daha vücut hatlarını örten mayo giyseymiş keşke” demek ile, “Gecenin bu saatinde orada işi neymiş?”, “Bu semtte böyle giyinilir mi?” demek özünde aynı zihniyeti besler.

İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın 18.yüzyılda bir hapishane inşa modeli olarak tasarladığı ve içeridekilerin yansımaları üzerinden sürekli kendilerini gözetleniyormuş gibi hissettikleri “Panoptikon” metaforuyla, erkekler tarafından kadın vücudunun gözetlenme halini (male gaze) bağlantılı görmek mümkün.

Panoptikon denen bu optik tasarım, birçok sektöre yayılarak sanal bir yanılsamaya ve kadın vücudu üzerinde bir güç asimetrisi doğurmaya dek gidiyor. Kadınlar da siluetlerinin “gereğinden fazla büyük, bombeli veya selülitli” olduğu durumlarda kendilerini zihinlerindeki ve evlerindeki hücreye kapıyor; yanlış bir şey yapmaktan kaçınıyorlar.

Görünmez gözler, hadsiz diller ve ölçüsüz reklamlar, kişinin özgür iradesini manipüle ederek onu güya disiplin altına sokuyor. Büyük Birader, plaj vücudunu izliyor!

Ayrıca, 1990’lı yılların sonunda panoptikondan türetilen “sinoptikon” yaklaşımı da var.

Kavramı ortaya atan Thomas Mathiesen’e göre, belirli bir azınlık grup, çoğunluğu etkiliyor ve onu sürekli izliyor. Tıpkı sosyal medyada “ideal” vücut ölçülerine sahip influencerların (az), takipçilerini (çokluk) etkilemesi, glütensiz beslenme veya sağlıklı beslenme adı altında kişiyi “sıfır beden” yapmaya dönük fikirlerin çoğunluğa telkin edilmesi gibi…

Bırakın plaj vücutlarını… Plajlar da özgürlük de hepimizin… Ve bugün itiraz ettiğimiz dayatmaların tümüne karşı çıkaracağımız ses, bizden sonraki kadınların haklarını etkileyecek. Biz, plaj vücuduyla da nafaka hakkıyla da şiddete karşı korunmasıyla da bizden sonraki kadınların haklarının öncüsüyüz.


Menekşe Tokyay Kimdir?

Galatasaray Üniversitesi ve Belçika Katolik Louvain Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler ve halihazırda Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü'nde doktora çalışmasını sürdüren Tokyay, 2010 yılından beri ulusal ve uluslararası politikayla ilgili röportaj ve analizler yaptı. Fransızca ve İngilizceden kitaplar çevirdi. Aynı zamanda aylık klasik müzik dergisi Andante’de köşe yazarı olan Tokyay, bir yandan da sanat alanında önde gelen isimlerle söyleşiler yaptı. Müzik alanında üstün yetenekli çocuk ve gençlerin tanıtımına ve ihtiyaçlarının saptanmasına yönelik olarak gönüllü röportaj çalışmaları yürüterek bu alanda farkındalık doğmasına katkıda bulundu.