YAZARLAR

Bir siyasi faaliyet türü olarak, homurdanmak...

Doğrusu ben de homurdanacağım zaman güvendiğim birilerini arıyorum çevremde. Eğer kalabalık bir yerdeysem, hiç kimsenin duymayacağı şekilde, hatta sözcüklerin yarısını yutarak homurdanıyorum ki, başım derde girmesin! Hiç kimse duymayacaksa ne halt etmeye yapıyorsun o zaman, diye soracaksınız haklı olarak! Olsun, yine de insanın içi rahatlıyor!

'Kararsızlar' dağıtıldıktan sonra memleketin en yüksek oy oranına ulaşan siyasi oluşumu, homurdananların ve sünepelerin birlikteliği olabilir! İkisinin de, farklı partilere oy veren azımsanmayacak ölçüde temsilcisi var ve gelişmelere yön verme konusunda belirleyiciler.

Özel ve kamusal ilişkilerimizde sıklıkla karşılaştığımız, orta halli, genellikle ve ihtiyaç duyuldukça 'seçmen' sıfatıyla tanımlanan insanların kahir ekseriyetinden söz ediyorum. Siyasi ya da hukuksal açmazların ve kavgaların en yakıcılarından haberdar, buna mukabil olumsuzluklardan asgari ölçüde etkilenen, etkilendiği kadarı yaşamında anlamlı değişikliklere neden olmayan, şu ya da bu düzeyde 'rahatsız', ancak rahatsızlıklarını yüksek sesle dile getirdiklerinde yarardan çok zarar göreceklerini hissettiklerinden 'homurdanmakla' yetinen yurttaş kümesi.

Homurdananların en güçlü müttefiklerinden biri ise, her gelişmeyi, o gelişmenin içeriği ve müsebbibi kim olursa olsun 'geçiştiren', homurdanma gereği dahi duymayıp yalnızca seyredenler. 'Üç maymunu oynamak' gibi bir görmeme, duymama halinden söz etmiyorum. Orada maymunların gözü, kulağı ve ağzı var ve onları kapatıyorlar. Sünepelerin başat niteliği, duyu organlarından tümüyle yoksunmuş gibi davranabilmeleri.

'Homurdananlar' daha ziyade, en geniş yelpazede -ama öyle böyle değil, hakikaten çok geniş bir yelpaze bu- 'sol' ideolojiye mensup olduğunu düşünen 'muhalif' kümeye dahil. 'Sünepeler' arasında bir oylama yapılsa, herhalde, yine tüm renkleriyle 'sağa' daha büyük destek çıkar. Sağ, ne kadar renk barındırabilirse tabii!

HOMURDANANLAR...

Söze 'dünyada' ifadesiyle başlamak genellikle boş laftır. Nitekim bu tercihi yapanlar çoğunlukla 'dünya' hakkında pek bir şey bilmez. İfadenin gücünü artırdığını düşünürler ama o da olmaz. Fakat, dünyada günlük siyasetin köşe bucakta en çok konuşulduğu yerlerden biri Türkiye olsa gerek, varsayımı muhtemelen pek yanlış sayılmaz. Bu durum Türkiye toplumunun 'politize' olduğunun mu, yoksa sürekli parti ve siyasetçilerin konuşulduğu bir 'apolitiklik' halinin mi kanıtıdır, bilemem. Bana daha çok ikincisi gibi geliyor. Başka herhangi bir şey yapılamadığı, yönetime farklı araçlarla katılım yolları bulunmadığı, düşünce ve ifade özgürlüğü son derece sınırlandığı, özellikle son dönemin siyasal-toplumsal koşulları yurttaşı fazlasıyla ürküttüğü için; ortalama bir muhalife homurdanma, kısık sesle sinirlenip şikâyet etme seçeneği kalmış gibi.

Ancak yalnızca güncel koşullarla açıklamaya çalışmanın yeterli olup olmadığından da emin değilim. Daha ferah yıllarda da cazipti homurdanmak. Belki günümüzden farkı, tek seçenek gibi görünmüyordu insanlara. İç ferahlatıcı bir yanı var homur homurun. Öncelikle, bir şey yaptığı hissi yaşatıyor insana. Tavır alınmış, tepki gösterilmiş, 'saf' belli edilmiş oluyor. Genellikle yakın çevreyle gerçekleştirilebilecek bir faaliyet türü bu. Kamusal alanlarda homurdanmanın hiç hesaba katılmayan bedelleri olabilir. Nitekim bu yönde haberler okuyoruz son zamanlarda. Pazarda homurdanan bir kadını, sayın muhbir vatandaş olan diğer kadın ihbar edip gözaltına aldırabiliyor. Bu nedenle göreli korunaklı bir alana gereksinim var. Kol kırılsın yen içinde kalsın, tartışma çıkacaksa da tanıdıklar arasında olsun, taktiği. Doğrusu ben de homurdanacağım zaman güvendiğim birilerini arıyorum çevremde. Eğer kalabalık bir yerdeysem, hiç kimsenin duymayacağı şekilde, hatta sözcüklerin yarısını yutarak homurdanıyorum ki, başım derde girmesin! Hiç kimse duymayacaksa ne halt etmeye yapıyorsun o zaman, diye soracaksınız haklı olarak! Olsun, yine de insanın içi rahatlıyor!

Deniz olmadığı için çok sıkıcı bir şehir olan Ankara'da yaşadığım yıllarda, tipik bir 'laikçi elitist' olarak fakülteye dolmuşla gittiğim günlerde, TBMM'nin önünden geçerken mutlaka bir amca ya da teyze meclis binasına bakıp yarı duyulur şekilde homurdanır, vekillere laf atardı. Her, “insanımız bir şey yapmıyor ki kardeşim, koyun gibiler koyun” eleştirisini işittiğimde, o laf atmaları hatırlıyorum. Başka ne yapabilir, o 'insanımız?' Şikâyetçi olduğu konu her neyse, nasıl duyurabilir yönetenlere? Cümleye 'insanımız' ile başlayan insanımız, bu serzenişle ne yapmış oluyor? İktidarı, homurdanana serzeniş yoluyla mı yıpratıyor? “Koyun gibi” varsayımı, politik ve anlamlı bir refleksin sonucu mu? Homurdanana karşı, daha yüksek bilinçle homurdandığını varsayanın homurtusunun kamusal yararı ya da siyasi sonuçları ne olabilir?

Ben de arada bir katılıyorum homurdanma etkinliklerine, hep birlikte homurdanıyoruz. Siyasi faaliyet olarak homurdanmayı seçenler bir örnek değil kuşkusuz. Eğitimli mi değil mi, kadın mı erkek mi, daha önce siyasi herhangi bir faaliyeti olmuş mu olmamış mı, dönem mağduru mu yoksa yalnızca canı mı sıkkın... Her birinin homurtusu farklı. Ortak bir noktaları, olup bitene 'sandık' dışında bir yolla yön verebileceklerine dönük umutsuzlukları. Özellikle homurdanan eğitimli orta sınıf (homurcan ve mızılsu), örneğin sinirlendikleri bir firmanın ürünlerini almazlarsa o firmaya ders verebileceklerini dahi kabullenmek istemiyor sanki. Her şeyin ama her şeyin, kendi zımni ya da açık onay ve vergisiyle yapılabildiğini... Haliyle ortada yalnızca zorunlu bir çaresizlik durumu değil, özenilip inşa edilmiş ve beğenilir hale gelmiş bir çaresizlik hissi var.

'Eğitimli orta sınıf konforu' diye bir şey var hakikaten. O konforu bozmamalı, en küçük bir değişikliğe neden olmamalı herhangi bir dış etmen. Haliyle 'yalnızca' homurdanıyor olmak, cebinde beş kuruşu olmayanın homurtusundan farklı bir durum ve 'uyaroğluculuğu' teşvik ediyor. Örneğin, doğrudan bir mağduriyetle karşılaşmadıysa eğer, çok sayıda insan için AKP dönemi yalnızca 'sinirlendikleri' ve 'kaygı duydukları' bir dönem olarak hatırlanacak. Türkiye'de 'toplum' adı verilen 'kalabalığın,' birbiri için kaygılanan ve yekdiğerinin hakkını hukukunu gözeten bireylerden oluşmaması, homurdanma etkinliğinin böylesini daha cazip hale getiriyor sanırım.

Homurdanma faaliyetinde homurdananın eğitimi, geçtiği tornalar, homurtunun içeriğini belirliyor. “Ne olacak memleketin hali” sorusu herkes bakımından ortak. Zaten 19. yüzyıl Osmanlı münevverinden bugüne dek hemen her okumuşun başlangıç sorusu aynı! Hüzünlü ama gerçek. Farklılıklar, soruya verilen yanıtlarda ortaya çıkıyor. Daha az eğitimliler el yordamıyla ve genel geçer kavramlarla konuşup bir yanıyla, hayatın çok daha içinden, en yakıcı yanlarından örnekler veriyor. Çünkü doğrudan mağdur olmasalar da, söz konusu kesim aslında bir ömür yoksunluk yaşadığından daha keskin gözlemler yapabiliyor. Buna mukabil o cenahta “bir şey değişmez” inancı daha güçlü sanki. Birkaç yıl önce Eyüp'te, otobüste yanımda oturan yaşlı erkek, koşullarından ve yönetimden sert dille şikâyet etti; göz ucuyla bana bakıp onay bekleyerek uzun süre homurdandıktan sonra, “Gerçi ne zaman iyi bir şey gördük ki” diyerek tamamladı.

Eğitimli üst-orta tabakanın homurtusu ise büyük ölçüde yaşam tarzıyla ilgili. AKP'liler dini duyguları böyle pervasızca kullanmasa, gece olunca sağa sola Atatürk siluetleri yansıtsa ve okullarda 'Andımızı' diriltse, aynı sertlikle ve kesif milliyetçi siyasetle uzun süre idare edebilirlemiş gibi geliyor bana. Tabii bir de, ekonomi bu halde olmasa! Sorun milliyetçilikten çok dincilikte çıkıyor. Türk-İslamcılığın 'din' hanesinde ölçüyü kaçırıyorlar! İdeolojilerinin doğası gereği kuşkusuz. Önceki sağcı yönetimlerin becerisi, ikisini dengede tutabilmek ve ne olursa olsun Batı kültürüne sırtlarını dönmek istememeleriydi. Homurdanan eğitimli tabakanın başlıca kızgınlıklarının bu konuda olduğunu gözlemliyorum. Yoksa Kürtlere yapılanlar, ya da Kavala şunca zamandır içeride tutuluyor, birileri durup dururken işinden gücünden oldu vs... Bunların ciddi kaygılara neden olduğunu sanmıyorum. Birini Soros'la, diğerini bölücülükle, berikini bimem neyle açıklıyorlar. Söz konusu kesimin, açıklamak istediğinde açıklayamadığı hiçbir sorun yok!

Daha önce de yazmıştım sanırım, eski fakültemde yıllarca bir hukuk dalında ders veren, kaba saba olduğundan bir an kuşku duymadığım bir profesör doktor, başkaca profesör doktorların ve biz profesör doktor olmayanların da bulunduğu bir bölüm toplantısında, yeni bir anabilim dalı açılması gündeme gelince “Ya böyle bilim mi olur, ben gazete okuyarak öğreniyorum zaten bunları, saçmalık!” diyerek tepki göstermişti. Homurdananların hiç olmazsa bir kısmında da gözlemlenebilecek bir özgüven örneği bu! Konu Kıbrıs seçimleri mi? E dört tarafı sularla kaplı kara parçası işte, bunun neresi anlaşılmaz. Ayrıca 'yavru' vatan! Kürt sorunu? Öyle bir sorun yok, terör sorunu var! Ekonomi? Küresel baronların şeyi. İktidar? İyi yanlarını da görmek lazım ve asıl sorun halkın cehaleti! Dış siyaset? O devlet politikası ve ABD emperyalist. Suriye? Memlekete doldurdular bunları. Milliyetçilik? Vatan için ölürüz. Çocuklar? Bedelli yaptılar, şimdi yurt dışındalar...

Homurdandık mı, evet homurdandık. İçimiz rahat mı, çok şükür. Birbirimizi eyledik mi, ziyadesiyle. Akşama ne yiyeceğiz? Evde mi lokantada mı? Evde olsun, malum salgın...

Tabii bunlar 'bireysel' homurdanmalar. Kurumsal olanları iyice sinir bozucu ve çok daha vahim sonuçlara yol açıyor. Örneğin hâlihazırdaki muhalif siyasetçilerin sosyal medya homurtuları. İktidarı bize şikâyet edip duruyorlar! Ben de her okuduğumda “Hay Allah ne yapsak, nasıl yardım etsek acep muhalefet vekillerine; bak gördün mü neler yaşıyor insanlar,” diyerek dertleniyorum. Sürekli halktan söz etmelerine karşın, o halkın büyük çoğunluğunun adını dahi bilmediği muhtelif siyasi partilerin, 'sen ben bizim oğlan' homurdanmasına ne demeli! Örnek çok, yazı uzuyor, homurdanmayı kesmek gerekiyor bir yerde! 'Sünepeliğe' yer kalmadı...

Biri çıkıp “ukalalık yapıyorsun da, peki ne yapsın insanlar?” dese, hem sabaha kadar anlatmak, hem verecek yanıt bulmakta zorlanmak mümkün! Sanırım dönüp dolaşıp 'yurttaş olabilmek' konusuna geliyoruz. Yaşadığı yerde bir yandan diğerleriyle birliktelik duygusu geliştirebilecek, diğer yandan homurtusuna neden olan derdi neyse endişe duymadan dile getirip yönetime her düzeyde katılabilen birer 'yurttaş' olmak. Homurtusunu siyasal kanallara aktarabilmiş, kendisini gerçekleştirebileceği koşullara sahip, eşit yurttaş. Yoksa tarihimizde genellikle olduğu gibi, ha bu yönetime homurdanmışsın ha yerini alacak olana...


Murat Sevinç Kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR