Ölüm Yıldızı’nın evrimi, çevresel bir yıkım korkusunu yansıtıyor

Susan Sontag’ın 1965 tarihli bir makalesi olan The Imagination of Disaster (Afet İmgelemi), bilim kurgu filmlerinin, çekildiği dönemin felaket anlatısını yansıttığı inancı etrafında dönüyor. Bu örnekler, günümüzde tasavvur edilen bir felaketin çevreyle ilgili olduğunu ve bu filmlerin nükleer bir kıyametin üstüne ve ötesine geçecek biçimde git gide ısınan iklimin yol açacağı ekolojik endişeleri ortaya koyduğunu gösteriyor.

Toby Neilson

Bilim kurgu filmleri nadiren gelecek hakkındadır. Bu filmlerdeki uzak gezegenler ve zaman dilimleri, gelecekten ziyade içinde bulunduğumuz ânın kaygılarını ve çıkmazlarını yansıtıyor gibi görünüyor. Örnek olarak, 1978 tarihli Invasion of the Bodysnatchers (Mezar Soyguncularının İstilası), Soğuk Savaş’ın zirvesindeki ABD’nin komünizm korkusundan besleniyordu. ‘Terminatör 2: Mahşer Günü’ filmiyse, nükleer kıyamet korkusu ve yapay zekâ ile ilgili git gide artan kaygıları konu edinmişti.

İNSAN KAYNAKLI BİR İKLİM KIYAMETİ SENARYOSU

21. yüzyılda, yani ‘Antroposen’* biçiminde adlandırılan bu çağda, çevresel felaketlerle ilgili korkular, soğuk savaş, nükleer kıyamet ya da teknolojik üstünlük korkularını gölgede bırakıyor. Yükselen hava sıcaklıkları, deniz buzullarındaki büyük erime, okyanusların asitlenmesi, ormansızlaşma, toprak erozyonu, aşırı çoğalan nüfus, biyolojik çeşitlilikteki kayıplar ve yerküre genelindeki ekosistemlerin büyük kısmının bozulması, Dünya gezegeninde bulunan tüm yaşam biçimlerinin varlığını sürdürmesinin önünde büyüyen bir tehdit oluşturuyor. Hâl böyleyken, günümüz bilim-kurgusu can çekişmekte olan bir gezegende yaşanan bu baskılara ve yaşamsal taleplere nasıl yanıt veriyor?

Son dönemde birçok bilim kurgu filmi bu dönüşümü kaygı içerisinde yansıtıyor gibi görünüyor. Interstellar (Yıldızlararası), Snowpiercer (Kar Küreyici), After Earth (Dünyadan Sonra), IO: Last on Earth (IO: Son Dünya), Dawn of the Planet of Apes (Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti), Wall-E, Avatar, Geostorm (Uzaydan Gelen Fırtına), Annihilation (Yok Oluş) ve Okja filmleri, anlatılarına yön veren bir iklim felaketi –ya da daha öznel çevresel kaygılar- hakkındaki distopik** dürtüleri konu alıyor gibi görünüyor.

Ekolojik bir felakete ilişkin bu imgelem, ilk bakışta çevreyle ilgisiz gibi görünen bilim kurgu filmlerinde de görülebilir. Burada özellikle de Star Wars (Yıldız Savaşları) öne çıkıyor. Yıldız Savaşları üçlemesindeki 1977 tarihli orijinal Ölüm Yıldızı ile 2015 tarihli ‘Yıldız Savaşları: Güç Uyanıyor’ ve 2016 tarihli ‘Rogue One: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi’ bölümündekiler arasındaki dönüşüm, tür içerisinde, teknolojik bir felaketten ekolojik felakete evrilen imgelemin yol haritasını oluşturuyor.

Ölüm Yıldızı’yla ilgili en son tasarım. Rogue One: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi. Görsel: Lucasfilms / 20th Century Fox.

GEÇMİŞİN VE GÜNÜMÜZÜN ÖLÜM YILDIZLARI

Orijinal Ölüm Yıldızı’ndaki potansiyel yıkım aracı, nükleer bir saldırıyı andırıyordu. Cihazın ileri seviyedeki teknolojisi, görsel tasvirin ön kısmında, merkezi bir konumda yer alıyor ve lazeri ateşlemeden önce birçok düğmeye basılmasının ardından bir takım kollar çekiliyor. Açık biçimde söylersek, bu silahın Prenses Leia’nın gezegeni Alderaan üzerinde yarattığı topyekûn ve ani yıkım, büyük bir atom bombasının yol açtığı akıl almaz yıkım gücüne dair korkularla düpedüz bağlantılı.

Gezegen yok edicisi: 1977 tarihli Yıldız Savaşları’ndaki orijinal Ölüm Yıldızı. Görsel: Lucasfilms / 20th Century Fox.

Buna karşılık, “Yıldız Katili Üssü” biçiminde adlandırılan Güç Uyanıyor’un ‘yeni’ Ölüm Yıldızı, güneş enerjisiyle çalışıyor. Bu, içinde silah taşıyan bir gezegen ve orijinalinin aksine, aslında bir gezegen şekli verilmiş bir silah.

Alderaan’ın Ölüm Yıldızı tarafından yok edilişi büyük bir patlama hissi yaşatırken, Yıldız Katil Üssü’nün lazerleri hedef gezegenlere ulaştığında bir çeşit jeolojik felakete yol açıyor gibi. Bu jeolojik imge, Yıldız Katili Üssü’nün kendisi yok edildiğinde de tekrarlanıyor. Orijinal Ölüm Yıldızı’nın yaptığı gibi bir anda yok olup gitmiyor ama “bir çöküş” diye nitelendirilebilecek bir yıkıma maruz kalıyor.

Bu çöküş esnasında, ana karakterlerden ikisi olan Kylo Ren ve Rey, tektonik karmaşanın ortasında iklimsel bir ışın kılıcı düellosu yapacak kadar zamana sahipler ve karlı orman manzarası toprak tarafından yavaş yavaş yutulurken, zeminde açılan devasa çukurlardan kaçıyorlar. Bu çöküş tasviri, 1977’nin Ölüm Yıldızı’nın yol açtığı ani patlamasının aksi bir konuma yerleşirken, Grand Moff Tarkin’e bu tür bir zamansal rahatlık verilmemişti.

Rogue One’daki Ölüm Yıldızı, bunun dışında, çevresel imgeleri ve daha uzun soluklu bir yok oluş sürecini temel alıyor. Rogue One, 1977’lerin Yıldız Savaşları’na bir giriş niteliğinde ve olay örgüsü kısmen İmparatorluğun bu ikonik savaş gemisinin inşası etrafında dönüyor. Bu nedenle, orijinal filmle sürekliliği sağlama ihtiyacına karşın, Rogue One’ın Ölüm Yıldızı’nın estetik açıdan 1977’de gördüğümüz Ölüm Yıldızı’ndan çok farklı bir biçimde çalışması ilgi çekici bir durum.

Lazerleri saldırıya geçtiğinde, film çabucak cihazın teknolojik alt yapısını görmezden geliyor. Bunun yerine, Frankenstein’ın dikişlerini andıran biçimde kâh çamur selleri, kâh fırtınalar, biraz deprem ve biraz lâv akıntıları gibi yıkıcı iklimsel olaylar, hedefteki Jedha Şehri’ne yaklaşıyor. Geçmişte tehlikeli bir teknoloji biçiminde zuhur eden tehdit, artık tehlikeli iklim koşulları biçiminde ortaya çıkıyor.

DEĞİŞEN KRİZLER

Yıldız Savaşları’nın Ölüm Yıldızları bu temsili değişimde yalnız değiller. 1996’da çekilen Independence Day (Bağımsızlık Günü) filminde, uzaylılar Beyaz Saray’ı bir lazerle havaya uçurur. 2016 tarihli Independence Day: Resurgence (Bağımsızlık Günü: Diriliş) adlı filmdeyse, uzaylılar bu lazeri, enerji üretebilmek amacıyla Dünya’nın çekirdeğini delmek için kullanan, galaksiler arası madenciler biçiminde yeniden şekillendirildi.

Orijinal Maymunlar Cehennemi’nin sonunda, Charlton Heston dizlerinin üstüne çökerek şöyle haykırıyordu: “Sizi gidi manyaklar! Her şeyi yok ettiniz!” Yani, insanlar kendi nesillerini de yok edecek biçimde bombalar patlatıyorlardı. 2014’te Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti gösterime girdiğinde, sadece ormanda yalnız kalmak isteyen, çevreye duyarlı ve kendi kendine yeten bir maymun kolonisinin safındaydık. Yıldız Savaşları’nda da olduğu gibi, 20. yüzyılın teknolojik öncelikleri, 21. yüzyılda yerini ekolojik süreçlere bırakmış gibi görünüyor.

‘İNSAN ÇAĞI’ HAKKINDAKİ KAYGILAR

Susan Sontag’ın 1965 tarihli bir makalesi olan The Imagination of Disaster (Afet İmgelemi), bilim kurgu filmlerinin, çekildiği dönemin felaket anlatısını yansıttığı inancı etrafında dönüyor. Bu örnekler, günümüzde tasavvur edilen bir felaketin çevreyle ilgili olduğunu ve bu filmlerin nükleer bir kıyametin üstüne ve ötesine geçecek biçimde git gide ısınan iklimin yol açacağı ekolojik endişeleri ortaya koyduğunu gösteriyor.

İlgideki bu tür bir değişim, hızla ısınan iklimin yarattığı baskı konusunda da güncel ve uygun görünüyor; ve ben bu satırları yazmaktayken Amazon yağmur ormanları hâlâ şiddetli biçimde yanıyor.

Bilim-kurgu sineması dahilinde yansıtılan yaşanması zor çevreler ve içinde bulunduğumuz güncel durum vasıtasıyla, ekolojik çöküşün en berbat etkilerinin aralıksız biçimde ortaya çıktığını hatırlıyoruz. Ve bu kriz yalnızca hayali gezegenlerde ve uzak zaman dilimlerinde değil, burada ve şimdi, Dünya’da gerçekleşiyor.

*Antroposen; İnsan faaliyetlerinin iklim ve çevre üzerinde baskın bir etkiye sahip olduğu düşünülen, içinde bulunduğumuz jeolojik döneme verilen isim.

**Distopya: Karamsar bir gelecek kurgusu.

*** Yazının aslı The Conversation sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)