Organik tarım Türkiye’yi doyurur!

Türkiye nüfusunu, yeterli besin değeri ve enerji içeren, çeşitlilik açısından zengin bir şekilde ve tamamen organik tarımla üretilmiş hayvansal ve bitkisel ürünlerle beslemek mümkün; bunu yapmaya ülkenin ekilebilir alanlarının yüzde 63’ü yetiyor.

Yonca Demir*

Organik tarımla dünyanın beslenemeyeceğini iddia edenlerin en önemli argümanı, organik yöntemde verimlerin düşük olması ve dünyadaki ekilebilir alanların yeterli olmayacağıdır. Bazı yayınlarda, sayısal kanıt göstermeden ve insanların korkularına seslenerek, organik tarım yapılırsa orman alanlarının kesilmek ve tarım alanına dönüştürülmek zorunda olduğu, dolayısıyla konvansiyonel tarımın daha çevreci olduğu dahi iddia edilmiştir. Sezgilerim bana bunun doğru olamayacağını söylüyordu. Evet, dünya kalabalıklaşıyordu gerçekten, bununla birlikte kocaman, güzel bir dünyaydı ve ona iyi davranırsak bizi besleyebilirdi. Benim içimdeki his buydu. Burada anlatacağım çalışmaya başlamama da sebep bu sezgidir. Meslektaşım Bulut Aslan’da da benzer bir düşünce varmış, tanıştıktan çok kısa bir süre sonra bu problem üzerinde çalışmaya başladık. Yürüttüğümüz matematiksel modelleme çalışmasının sonunda organik tarımın Türkiye’yi rahat rahat besleyeceğini gösterdik, ülkedeki ekilebilir alanların sadece yüzde 63’ünü kullanarak.

YÖNTEM VE MODEL

İkimiz de endüstri mühendisiyiz ve aldığımız eğitim bizi, gerçek hayat problemlerini matematiksel olarak modellemek, çözmek ve farklı senaryoları analiz etmek için kullanabileceğimiz farklı araçlarla donattı. Bu araçlardan, 70 yıllık geçmişi ile en gelişmişi diyebileceğimiz ve günümüz bilgisayarlarında çok hızlı çözülebilen doğrusal programlamayı kullandık. Bir doğrusal programlama modelinin bileşenleri, değişkenler, kısıtlar ve amaç fonksiyonudur. Bizim modelimizde temel değişkenler, 81 ilin her birinde 122 farklı bitkisel ürünün her birinden kaç dönüm ekilmesi, her hayvan türünden kaç tane yetiştirilmesi ve kendini besleyemeyen illere diğer illerden kaç kilo ürün (her farklı ürün için) gönderilmesi gerektiğini temsil ediyor. Ekim yapılan alanın bir ildeki mevcut ekilebilir alanları aşamayacağı, hayvanların otladığı alanların mevcut çayır ve mera alanlarından fazla olamayacağı, her bireyin alması gereken belli besin değerleri ve enerji olduğu şeklindeki basit kısıtlar modelin ikinci grup bileşeni. Üçüncü bileşen ise ne hedeflediğimizi özetleyen bir amaç fonksiyonu. Amaçlarımız, hiçbir bireyin gıda eksikliği yaşamaması, gıdanın katettiği yolun dolayısıyla fosil yakıt tüketiminin ve nakliye maliyetlerinin en aza indirgenmesi. Bu tekil amaçları uygun katsayılarla çarparak amaç fonksiyonumuzu elde ettik. Modeli gerçek verilerle çalıştırdığımızda, detaylı bir tarımsal plan çıkartmakla kalmayıp aynı zamanda tüm ülke nüfusunu organik tarım şartlarında beslememiz için gereken ekilebilir alan miktarını da bulmuş olduk. Sonuçta, ülkenin ekilebilir alanlarının yüzde 63’ü yeterli oldu. Bu da kişi başına 1.97 dönüm ekilebilir alan gerektiği ve yaklaşık 9 milyon hektar ekilebilir alanın arttığı anlamına geliyor. Bu artan alanda, ihracata yönelik veya yardım amaçlı gıda ürünleri yetiştirebileceğimiz gibi ticari değeri olan tütün, pamuk, şeker gibi ürünler de yetiştirebiliriz. Ek olarak vegan beslenme, kuraklık gibi farklı senaryoları da analiz ettik.

MODEL GİRDİLERİ

Hem hayvansal hem de bitkisel ürünleri içeren 2 bin 409 kilokalorilik, iyi yağlar barındıran, protein-yağ-karbonhidrat açısından dengeli bir menü oluşturduk. Çeşitlilik içeren bu menüyü kullanarak her üründen her bireyin bir yılda ne kadar tüketmesi gerektiğini bulduk. Modelimiz için en önemli girdi verim bilgisiydi: İnsan tüketimi için 106 bitki, hayvanların tüketimi için dört yem bitkisi ve 12 farklı yeşil otun (1) organik tarım şartlarındaki verim değerleri. Bu organik tarım verim bilgisine TÜİK tarafından yayınlanan konvansiyonel verim değerlerine literatürde raporlanmış verim düşüşlerini uygulayarak ulaştık. Organik tarım veriminin konvansiyonelle atbaşı gittiği; özellikle kuraklık döneminde organik tarım veriminin daha yüksek olduğunu birçok makale ve raporda okumamıza rağmen sağlamcı davranmayı tercih ettik ve ortalama verim düşüşleri uyguladık. Sonuçta, düşük verimlerle beslenebilen ülke, çiftçilerin organik tarım becerileri gelişip, verim arttığında haydi haydi beslenebilirdi. Modelin girdileri arasında ayrıca her şehrin nüfusu, ekilebilir alan, çayır ve mera miktarları, iller arası mesafe gibi büyüklükler var. Hayvansal ürünleri sığır eti, inek sütü, tavuk ve yumurta olarak sınırlandırdık. Elbette hepsi organik tarım şartlarında. Modelimize iki farklı hayvancılık yaklaşımını da kattık. Bunlardan ilki olan entansif (yoğun) yöntemde, Alaca türü inek ve sığırlar bir miktar gezinti alanı dışında kapalı tutulup insanlar tarafından besleniyor. Diğer yaklaşım, Yerli Kara, Zavot gibi yerel ırkların hava ve mera koşulları elverdiği sürece serbest dolaşıp otlak ve meralarda otladığı, koşullar elvermediğinde ise çiftçi tarafından sunulan bir dama başlarını soktukları ve hasat zamanı kesilmiş ve kurutulmuş otlarla beslendikleri ekstansif (geleneksel) yöntem. Ekstansif yöntem için Türkiye’ye has yedi tane yerli ırkın et ve süt verimleri, ulaştıkları vücut ağırlıkları, bunlara bağlı olarak tüketmeleri gereken ot miktarları, entansif yöntem için ise Alaca’nın et, süt verimi ve tükettiği yem ve ot miktarları yine programın girdilerinden. Bu sayıları organik hayvancılık yapan üreticilerden öğrendiklerimizle Et ve Süt Kurumu’nun yayınladığı bilgilerden derledik. Sonuçları tartışmaya geçmeden önce kısaca organik tarımın önemine değinmek istiyorum.

NEDEN ORGANİK TARIM?

Dünyada en yaygın kullanılan tarım yöntemi olan konvansiyonel tarımın zararları aslında biliniyor. En başta, yüksek miktarda tarım kimyasalı kullanımının sonuçları var. Bu kimyasallar mikroorganizmaları öldürüyor, toprağı cansızlaştırıyor ve sonunda verimli toprakların kaybına sebep oluyor. Yine aşırı kimyasal kullanımı sonucu su kaynakları kirleniyor ve oradaki yaşam zarar görüyor. Üretici ve tüketicilerde oluşan üreme ve kanser gibi sağlık sorunlarını da unutmayalım. Konvansiyonel tarımda giderek yaygınlaşan GDO kullanımı gıda güvenliği, gıda güvenilirliği ve gıda egemenliğini tehdit etmekte ve biyolojik çeşitlilikte azalmaya sebep olmakta. Bir başka zararı ise ağır makine kullanımı ve fosil yakıt tüketiminin yüksekliğinde görüyoruz; bu hem dünyanın kısıtlı kaynaklarını harcıyor hem de karbon salınımını arttırarak iklim değişikliğine katkıda bulunuyor. Konvansiyonel tarım genellikle büyük ölçekli ve mono-kültür olarak uygulanıyor ve bu durum küçük çiftçilerin sosyo-ekonomik sorunlar yaşamasına sebep olup, aile çiftçiliğinin geleceğini tehlikeye atıyor. Organik tarımın çıkışındaki temel düşünceler de bu sorunlarla mücadeleye yönelik zaten: Tarım yoluyla toplum ve çevreye verilen zararı azaltmak, engellemek ve sağlıklı gıda üretmek.

Hem bilimsel hem de geleneksel bilgiye dayanan organik tarım, toprak, bitki, hayvan, su ve insan topluluklarının birbirine bağımlılığının farkında, biyolojik çeşitliliği gözeten, biyolojik döngüleri kullanan, topraktaki biyolojik etkinliği geliştiren bir pratik. Organik tarımla işlenen topraklarda karbon miktarı, azot mineralizasyon potansiyeli, su tutma kapasitesi daha yüksek. Aynı zamanda çiftlik-dışı girdilerin kullanımının en aza indirildiği, iklim üzerinde olumlu etkileri olan bir tarım pratiği. Organik tarım emek yoğun olmasıyla işsizlik sorununa da çözüm sunmakta.

Organik tarımın ne olduğu, ne olması gerektiği hakkında tartışmalar hâlâ devam etmekte. Mesela ürünleri pahalı olduğu için eleştiriliyor organik tarım. Gerçi konvansiyonel ürünler o kadar pahalılandı ki aradaki makas yok oldu denilebilir rahatlıkla. Alternatif tarım hareketleri arasında bir mevzuatı olan tek yöntem olmasıyla ilginç bir yere sahip. Somut olmayan ama önemli organik tarım ilkelerinin mevzuatın getirdiği standardizasyona feda edilmesi de yöneltilen eleştiriler arasında. Organik ve konvansiyonel tarımın nispeten kapsamlı bir karşılaştırması için ilgili okuyucuları Toplum ve Bilim’de yayınlanan ve çalışmamızın ön sonuçlarının da (2) özetlendiği makalemize yönlendirmek istiyorum.

SONUÇLAR

Matematiksel olarak elde ettiğimiz sonuçlar sezgilerimizi doğruladı. Türkiye nüfusunu, yeterli besin değeri ve enerji içeren, çeşitlilik açısından zengin bir şekilde ve tamamen organik tarımla üretilmiş hayvansal ve bitkisel ürünlerle beslemek mümkün; bunu yapmaya ülkenin ekilebilir alanlarının yüzde 63’ü yetiyor.

Modeli kurup, uygun bilgisayar programında çözdükten sonra büyük miktarda sayısal sonuç elde ettik: Nerede, hangi üründen, kaç dönüm ekileceği ve hangi üründen, nereye, nereden ve ne kadar göndermemiz gerektiği gibi. Ürettiğimiz bu detaylı planlardan gıda/tarım politikaları belirleme süreçlerinde faydalanılabilir. Bu noktada, yeni bir nefes getirmesini beklediğimiz yeni yerel yönetimleri bu konularda kafa yormaya, çalışmalardan faydalanmaya ve aktif olmaya davet ediyorum.

Çarpıcı sonuçlardan bir tanesi, en-iyileme (optimizasyon) algoritmasının yerel ırkların dışarıda otladığı ekstansif yöntemi tercih etmiş, ancak bütün mera ve otlakları tükettikten sonra hâlâ karşılanmayan et veya süt ihtiyacı kalması durumunda entansif yöntemi kullanmış olması. Evet organik yem, saman, ve yeşil otlarla beslenen bir Alaca, meralarda otlayan ve ancak mera bulamadığında kurutulmuş yeşil ot tüketen bir Yerli Kara’ya kıyasla bir yılda çok daha fazla süt veriyor, buna rağmen tükettiği kaynak o kadar daha fazla ki ekstansif yöntem daha “ucuz” olmuş. Bir diğer deyişle, bir birim ürün almak için gereken kaynak miktarı ekstansif yöntemde entansife kıyasla daha az dolayısıyla yerel ırkların meralarda otladığı hayvancılık yöntemi dünyanın kaynaklarını daha az tüketiyor. Doğrusal programlama terminolojisinde çayır ve meralar gibi tamamı kullanılan kaynaklara kısıtlı kaynaklar denir ve eğer Türkiye bu tür kısıtlı kaynaklarda kapasite artırımına giderse daha az maliyetli ve daha verimli tarımsal planlar bulunabilir.

Yine sonuçlarımıza göre ülke nüfusunun yüzde 25’lik bölümünü barındıran İstanbul’un nakliyedeki oranı yüzde 33. Aşırı büyümüş şehirlerin daha verimsiz olduğuna sayısal bir kanıt daha.
TÜİK’in yayınladığı tüketim figürleriyle karşılaştırdığımızda modelde önerilen et, süt ve tavuk eti tüketim miktarlarının daha az, yumurta miktarının ise yüzde 20 kadar daha fazla olduğunu görüyoruz. Bu noktada -kullandığımız beslenme modelinin yeterli enerji ve besin değeri içerdiğini hatırlayarak- ülkemizdeki toplam et ve süt tüketiminin adil dağıtıldığı takdirde toplumun beslenmesi için yeterli olduğunu anlıyoruz.

Bütün ülke nüfusunun sadece bitkisel organik ürünlerle beslendiğini düşündüğümüz vegan senaryoda gereken ekilebilir alan miktarı yüzde 54’e düştü. Kişi başı 1.66 dönüm alan beslenmemiz için yeterli oldu. Sadece bitkisel ürünlerle beslenmeye geçince, alınan günlük enerjide 100 kilokalorilik bir düşüş oldu. Yaklaşık yüde 4’lük bu enerji düşüşü ekilen alanda yüzde 14’lük düşüşe karşılık geldi. Bu da bitkisel ürün tüketmenin çevreye daha az yük bindiren bir beslenme yöntemi olduğunu bize hatırlattı. Bu senaryonun sonuçlarından sağlıklı beslenen bir Türkiye’ye ulaşabilmek için meyve, ceviz ve badem ağaçlarının sayısını bir miktar, zeytin ağaç sayısını ise ciddi anlamda arttırmamız gerektiğini gördük. Bunun sebepleri; (1) bölgesel diyetleri dikkate almayarak herkesin bütün meyveleri tüketmesini şart koşmamız; (2) günlük beslenmedeki yağ miktarının önemli bir kısmının ceviz ve badem gibi kuruyemişlerden gelmesi; (3) diyetteki yağın en büyük kısmının zeytinyağı formunda olması.

Kuraklık sebebiyle İç Anadolu’nun tarım yapılamaz hale gelmiş olduğunu varsaydığımız bir senaryoyu da analiz ettik. Bu durumda dahi Türkiye halklarını organik tarımla beslemek mümkün ama bu sefer ekilebilir alanların yüzde 88’inde ekim yapmak gerekiyor ve kullanılmayan alanların çoğu nadas alanı. Beslenmek mümkün olmakla birlikte sınıra yaklaştığımız, gıda yardımına ayıracak ekilebilir alanımızın kalmadığı kötü bir senaryo bu. Yine de organik tarım yapılan toprakların içerdikleri daha fazla karbon sebebiyle aşırı yağışta daha fazla su tutabildikleri dolayısıyla kuraklık dönemlerinde konvansiyonele kıyasla daha verimli olduklarını hatırlamak gerek.

Sağlıklı protein kaynakları olan, ülkemizde çokça tüketilen ve ekilebilir alan gerektirmeyen balık ve mantarı, modelimize dahil etmedik. Dolayısıyla organik beslenmek için hepçil modelde gereken kişi başı 1.97 dönüm ekilebilir alan aslında bir üst limit. Benzer şekilde, eti ve sütü insan beslenmesi için daha sağlıklı seçenekler olabilecek ve ülkemizde kültürel-tarihsel olarak yaygın (3) olan küçükbaş hayvancılık da henüz modelde yok. Çalışmanın uygulamada kullanılması durumunda, keçi sütü, mantar gibi yeni ürünler bir miktar veri toplama/temizleme sonrasında modele kolaylıkla eklenebiliir.

Biz bu çalışmayı Türkiye için yaptık ancak model veriden bağımsız olduğu için başka bir ülke veya dünya için veri girdiğimizde sonuçları o bölge için elde ederiz. Hem bitkisel hem de hayvansal ürünlerin tüketildiği durumda dahi kişi başı 1.97 dönümün yeterli olduğunu dünyada kişi başı 2.18 dönüm ekilebilir alan -azalma eğiliminde olmakla birlikte- olduğu bilgisiyle birleştirdiğimizde (4) dünyayı tamamen organik tarım ürünleriyle beslemek için de yeterli ekilebilir alan olduğunu görürüz. Önemli olan gıdayı adil bir şekilde paylaşmak.

NE YAPMALI?

Aşırı büyük şehirler yerine kendine yeten küçük yerleşimler her açıdan daha verimli ve daha doğa dostu. Bu tür küçük yerleşimlerin ve kırsal bölgelerin çekici kılınması, iş imkanı, eğitim, sağlık ve kültür açısından ihtiyaçlara cevap verecek duruma getirilmeleri şart. Büyük şehirlerdeki bahçe ve bostanların, yeşil alanların, apartman bahçelerinin tarımsal üretime yönlendirilmesi gerekli. Politika belirleyenlerden beklentim bu yönde çalışma yapmaları. Ayrıca üreticiler ve tüketicilerin birbirlerine yakınlaşmaları gerekiyor. Bunun bir yolu kooperatifler. Son dönemde tüketici kooperatiflerinde ciddi bir artış var; hem sağlıklı hem uygun fiyatlı hem de küçük üreticiyi destekleyen alımlar yapmayı tercih ediyorlar. Topluluk destekli tarım, sağlıklı gıdaya küçük üreticileri destekleyecek şekilde ulaşmak için kullanılan yaklaşımlardan bir başkası. Birçok şehirde kurulmuş gıda toplulukları iyi birer başlangıç noktası da bu yakınlaşma için. Bu konuda bilgiye gidatopluluklari.org sitesinden ulaşılabilir.

Sevgili dostum Bülent Şık’ın yazılarında sürekli hatırlattığı bir şeyi onun kelimeleriyle buraya alıntılayarak bitiriyorum: “İyi beslenme bireysel tercihlerle değil toplumsal politikalarla mümkün kılınabilir ancak. Dolayısıyla bizim ne yediğimiz kadar başkalarının neleri yiyemediğini de dert edinmeden “sağlıklı” bir çıkış yolu bulabilmek olanaksızdır.”

(1) Türkiye’de en çok yetiştirilen yeşil otlar sırasıyla yonca, fiğ, yulaf, korunga, mürdümük, buğday, tritikale, sorgum, burçak, arpa, çavdar ve üçgül olarak listeleniyor. Ekstansif yöntemde hayvanların kışlık ot ihtiyacını karşılamak için yaşadıkları yöreye özgü yeşil otlar o yörenin ekilebilir alanlarında yetiştirilir. Ülkemizin çoğu bölgesinde yonca yeşil ot ekilmekle birlikte bazı illerde başka otlar daha yaygın, örneğin Rize’de sadece arpa yeşil ot, Mardin’de ise burçak, mürdümük ve fiğ ekimi var.

(2)  Toplum ve Bilim’de yayınlanan makalemizdeki sonuçlar, çalışmamızın başlangıç aşamasından. 2018’de yayınlanan İngilizce makalemizde ise modelin daha verimli tarımsal planlar ürettiğimiz son şeklini ve sonuçlarını özetledik.

(3) Türkiye’de sadece yedi tane yerli sığır ırkı varken, 25’e yakın yerli koyun ırkı ve en az sığırlar kadar çeşitli keçi ırkı var.

(4) Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)

KAYNAKÇA

Aslan, B. ve Demir, A.Y. (2018). Organic Farming Suffices to Feed a Country: a Large-Scale Linear Programming Model to Develop an Organic Agriculture Plan for Turkey. Sustainable Agriculture Research, 7(1), 118-136.

Aslan, B. ve Demir, A.Y. (2016). Organik tarım Türkiye’yi besler! Toplum ve Bilim, 138/139, 155-168.

Şık, B. (2018). “Onu Yeme, Bunu Yeme; Peki Ne Yiyeceğiz” Sorusuna 10 Yanıt. Bianet bağımsız iletişim ağı, 27 Mart.
Temürcü, C. (2013). Gerçek Gıda ucuz olabilir mi? Yeşil Gazete, 10 Temmuz.

*Dr., Endüstri Mühendisi