Batı kapitalizmi ve pek kârlı salgın yönetimi

Pandeminin başlarında Asya ülkelerinin bağlantı takibi yöntemini uygulamadaki başarısı daha önceden MERS ve SARS salgınları deneyimlerine sahip olmalarına bağlandı. Batı’da benzer deneyimler olmadığı için Avrupa ülkeleri ve ABD hazırlıksız yakalandı denildi. Peki salgının ilk dalgası özellikle Avrupa’da sönümlendikten sonra, neden kendi birinci dalga deneyimlerinden ya da Asya ülkelerinin uygulamalarından ders çıkararak etkili bir bağlantı takibi sistemiyle ikinci dalgaya hazırlanılmadı?

Google Haberlere Abone ol

Gökçe Başbuğ*

Pandemiyle mücadelede gerek politika yapıcıları gerek bazı bilim insanları tarafından sürekli öne çıkarılan yöntemler maske-mesafe ve aşı-ilaçtır. Maske takmak ve sosyal mesafeyi korumak virüsün yayılmasını azaltır ancak onlarca yıllık davranış bilimleri çalışmalarının sağlam kanıtlarla gösterdiği gibi insanların tümü her zaman önlemlere uymamaktadır. Etkili bir aşı ve ilacın bulunması çok önemlidir ancak bunların geniş kitlelere ne zaman ve ne şekilde sunulabileceği şimdilik bir muammadır. Halihazırda bildiğimiz, salgınla mücadelede en etkili olan yöntem bağlantı takibidir (contact tracing). Pandemiyi başarılı bir şekilde yöneten Asya ülkelerinin hepsi bu yöntemi hakkıyla uyguladıkları için başarılı olmuştur.

Batılı kapitalist ülkelerin bağlantı takibini etkili bir şekilde hayata geçirmeyip maske-mesafe ve aşı-ilacı öne çıkarması bilinçli bir tercihtir ve kapitalist/neoliberal sistemin karakteristik özelliklerini açığa vurmaktadır. Bu sistem maske-mesafeyi vurgulayarak sorumluluğu bireylere atar, aşı-ilacı öne çıkararak bir yandan halka umut dağıtır, diğer yandan azami kârı hedefler.

Neden-sonuç ilişkisini kurabildiğimiz problemler basit problemlerdir. (1) Sonucun ortaya çıkmasını istemiyorsak neden-sonuç bağlantısını sekteye uğratırız. Bunu da halihazırda işe yararlılığı kanıtlanmış yöntemlerle yaparsak başarıya ulaşırız. Salgını kontrol altına almanın halihazırda bilinen tek bir etkili yöntemi var. Bu da vaka bağlantılarının izini sürmek. Yani artık hepimizin bildiği prosedür; test ile pozitif vakanın tespiti, bu vakanın bağlantılarının ortaya çıkarılması ve bu bağlantılardan pozitif olanların karantinaya alınması. Şu anda dünyada Covid-19 ile başarıyla mücadele eden Güney Kore, Çin, Tayvan ve Vietnam gibi ülkeler bu yöntemi uygulamaktadır. Hem anekdota dayalı yerel çalışmaların (2) hem de bizim ülkelerarası çalışmamızın (3) gösterdiği üzere, bu ülkeler bağlantı takibi yöntemiyle başarılı olmuşlardır. Ne bir aşı ne mucizevi bir ilaç ne de başka bir yöntemle.

Vaka bağlantılarının izini sürme yönteminin etkili olabilmesi için salgının erken dönemlerinde yürürlüğe konması gerekir. Amaç virüsten daha hızlı hareket ederek olası yayılım yollarının kapatılmasıdır. Ancak salgın toplumda çok yayılmış ve baş edilemez bir hal almışsa yapılması gereken yerleşim yerini toptan kapatmak, böylelikle virüsün daha fazla yayılmasını durdurmak, salgının kontrol altına alınmasının ardından bağlantı takibi yöntemiyle birlikte yerleşim yerini tekrar açmaktır.

Pandeminin başlarında Asya ülkelerinin bağlantı takibi yöntemini uygulamadaki başarısı daha önceden MERS ve SARS salgınları deneyimlerine sahip olmalarına bağlandı. Batı’da benzer deneyimler olmadığı için Avrupa ülkeleri ve ABD hazırlıksız yakalandı denildi. Peki salgının ilk dalgası özellikle Avrupa’da sönümlendikten sonra, neden kendi birinci dalga deneyimlerinden ya da Asya ülkelerinin uygulamalarından ders çıkararak etkili bir bağlantı takibi sistemiyle ikinci dalgaya hazırlanılmadı? Örneğin Güney Kore salgının başından bu yana ülkeye dışarıdan giren herkesi test edip, karantinaya alırken, neden gelişmiş Avrupa ülkeleri bütün bir yaz boyunca kıtada seyahatlere ve ülkelere giriş çıkışlara testsiz, karantinasız izin verdi?

Çünkü bağlantı takibi yöntemi kâr getirici bir yöntem değildir. Bu nedenle Batı kapitalizmi için makbul de değildir. Batı kapitalizmi için her kriz bir fırsattır. Pandemi de öyle. Neden devasa bir ilaç ve aşı piyasası oluşturmak varken, milyar dolarlık uluslararası aşı ticareti anlaşmaları yapmak varken, hiçbir kâr getirmeyecek olan bağlantı takibi yöntemi seçilsin ki? Bu arada bahsetmeden geçmemek gerekir. İngiltere hükümeti bağlantı takibi işini de fırsata çevirme arzusuyla, bu işi, geçmişte işçi ölümlerinden sorumlu tutulan yandaş taşeron firma Serco’ya ihale etti. Ancak bunun tahmin edilebileceği üzere epey olumsuz sonuçları oldu; pozitif vakaların tespiti bu özelleştirmeyle birlikte yarı yarıya düştü. (4)

Aşı ve ilaç konusuna dönecek olursak, devletler halktan topladıkları vergileri ilaç şirketlerine aktardı ve bu şirketlerin ürünlerini nasıl fiyatlandıracakları, ihtiyacı olan kitlelere ve ülkelere ulaştırıp ulaştırmayacakları halen meçhul. Zengin ülkeler 3 milyar 400 milyon doz aşıyı satın almak için şimdiden anlaşmalar imzaladı. (5) Aşının dağıtımının ve muhafazasının nasıl yapılacağının yanında insanların aşılanmak isteyip istemeyeceği de önemli bir mesele. Vatandaşların, pandemiyle mücadelede en temel önlemleri almayarak sınıfta kalan ülkelerin ürettiği ya da dağıttığı bir aşıya neden güveneyim diye sorması makul bir soru değil mi? Salgın sürecindeki uygulamalarıyla kurum ve politikalarına duyulabilecek güveni en küçük zerresine kadar yok eden bir sistem nasıl aşı ve ilaç konusunda güven oluşturabilir? Nitekim yapılan yeni bir araştırma diğer halk sağlığı önlemlerinin de başarılı bir şekilde yürütüldüğü durumda aşıya olan güvenin arttığını gösteriyor. (6)

İlaç tekelleri kâr amacı güden kapitalist işletmelerdir. Halk sağlığı değil kendi kârları onlar için elzemdir. Bu şirketler pandemiyle birlikte büyük bir pazar görmeseler ve hükümetlerden milyar dolarlık destek almasalar Covid-19’a karşı aşı üretme yarışına girmezler. Çünkü öncesindeki pratikleri bu argümanımızı destekler niteliktedir. Bu şirketler uzunca bir zamandır araştırma ve geliştirmeye bütçelerinden çok az pay ayırmakta, pazarda yüksek kâr getirecek ürünlerin üretimine odaklanmaktadır. Ürünlerine fahiş fiyatlar biçmelerini yargı ve yasama kurumlarına sundukları savunmalarında araştırma ve geliştirme faaliyetleri için bunun gerekli olduğu şeklinde açıklamalarına rağmen, bu, gerçeği yansıtmamaktadır. Elde edilen gelir araştırma-geliştirmeye değil üst düzey yöneticilere ve şirket hissedarlarına gitmektedir. (7) Örneğin, 2017 yılı raporlarına göre iki büyük ilaç tekeli Pfizer ve Johnson and Johnson’un piyasaya sürdükleri ürünlerin sadece beşte biri kendi araştırma-geliştirme bölümlerinde geliştirilmiştir.(8) Bu şirketlerin uzunca bir süredir benimsedikleri strateji, araştırma-geliştirmeye yatırım yapmayıp, piyasa için umut vaat eden ürünleri geliştiren küçük biyoteknoloji şirketlerini satın alarak tekel güçlerini pekiştirmektir. Bundan dolayı Dünya Sağlık Örgütü’nün dünyada ihtiyacı duyulan antibiyotiklerin geliştirilmesi için yaptığı çağrılar karşılıksız kalmaktadır. (9) Şunu da belirtmeden geçmemek gerekir ki, bir aşı ya da ilaç geliştirirken birbirleriyle kıyasıya rekabete giren ve şu anda adeta bir açık arttırmayı anımsatırcasına peş peşe ürün etkililiği yüzdeleri açıklayan bu şirketler kendi çıkarları söz konusu olduğunda beraber hareket edebilmektedir. Örneğin gerektiğinde kolayca bir araya gelerek ülkedeki ilaç fiyatlarını düşürmeye çalışan Güney Afrika hükümetine karşı dava açabilmektedirler. (10)

Yukarıda saydığımız ve zaten bildiğimiz gerçeklerin üstüne bir de pandemiyle birlikte ortaya çıkan basın açıklaması yoluyla bilimsel gelişmeleri aktarma yöntemi eklenince manzara daha da vahim bir hal alıyor. Bilimsel iletişimde yer almayan böyle bir yöntem sadece şirketlerin borsadaki hisselerinin yükselmesine ve politikacıların bakınız hükümetimizin desteğiyle aşı çalışmaları başarıyla devam ediyor diyerek imaj tazelemesine hizmet ediyor. Bilim insanlarının da herhangi bir bilimsel makale ya da veri görmeden bu açıklamalara dayanarak bu ürünlerin promosyonunu yapmaları maalesef bilime duyulan güveni zedeleme riski taşıyor. Bir örnek vermek gerekirse, Remdevisir adlı ilacın Covid-19’a karşı etkili olduğu bahar aylarında bir basın açıklamasıyla duyurulmuştu. Ancak yapılan çalışmalar halen bu ilacın etkili olup olmadığına dair bilimsel bir kanıt sunamamakta.

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser demiş büyük usta 150 yıl kadar önce. O günden bu yana daha da hırçınlaştı, pervasızlaştı kapitalizm. Bu kadar hırçınlaşan kapitalizmin azami kâr elde etmeden salgını bitirmesini beklemek safça olmaz mı? Aslında yüzyıllardır yaptığı, en iyi bildiği işi yapmakla meşgul Batı kapitalizmi. Vergisini ödeyen halka karşı sorumluluklarını yerine getirmeyip, bir yandan belirsiz bir geleceğe dair umut satarken, diğer yandan kârına kâr katmak.

 


(1) Snowden, D. (2003). Complex acts of knowing: Paradox and descriptive self‐awareness. Bulletin of the American Society for Information Science and Technology, 29(4), 23-28.

(2) https://www.sciencemag.org/news/2020/03/coronavirus-cases-have-dropped-sharply-south-korea-whats-secret-its-success

(3) https://www.researchsquare.com/article/rs-61325/v1

(4) https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/jul/31/outsourcing-england-test-trace-nhs-private

(5) https://launchandscalefaster.org/COVID-19

(6) https://voxeu.org/article/vaccine-challenges

(7) http://www.theairnet.org/v3/backbone/uploads/2019/02/Tulum-Lazonick.FCINIS-20190215.pdf

(8) https://www.statnews.com/2019/12/10/large-pharma-companies-provide-little-new-drug-development-innovation/

(9) https://www.who.int/news/item/17-01-2020-lack-of-new-antibiotics-threatens-global-efforts-to-contain-drug-resistant-infections

(10) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1119675/

 

* Yrd. Doç. Dr., Sungkyunkwan Üniversitesi

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR