YAZARLAR

Başkan ve milli oligarkları

Toplumsal birikimin önemli kısmına zahmetsizce el koyan, özel bir sınıfın pratiğiyle şekilleniyor Türkiye’nin rejimi. Siyasi iktidarla işbirliğinden ziyade, bizatihi rejimin kendisi haline gelmiş sermayenin bu en hırslı, en gerici, en tahripkar unsurları Devlet AŞ’deki payını sürekli büyütüyor.

9.990.632.770 liralık demiryolu hattı ihalesi alan Kalyon İnşaat’a, 9.449.995.833 liralık vergi teşviki sağlandı! (1)

Neredeyse kuruşuna kadar aynı rakamlar, hükümete yakın bir sermaye grubuna yapılmış yeni bir iltimasın ötesinde anlam taşıyor sanki. Sadece kayırmacılıkla, yolsuzluk veya israfla izah edilemeyecek türden yeni bir “siyasi hali” tecrübe ediyoruz çünkü.

Geçen haftaya damgasını vuran Kalyon haberinden yaklaşık bir ay evvel düzenlenen tuhaf bir seremoniye gidelim önce.

19 Eylül 2020 günü, Kuzey Marmara Otoyolu’nun yeni etabının açılış töreni… Dev ekranda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan var; ekranın önündeki görkemli podyumda ise bir örnek dizilmiş Cengiz-Limak-Kalyon’un sahipleri. “Adını söylediğim kendini işaret buyursun” diyor, Erdoğan. Anonsu duyan bir adım ileri çıkıyor; sağ elinin ayası öne açık biçimde, kolunu havaya kaldırıyor, ardından kalbine götürüp dev ekranı selamlıyor. Cemal Kalyoncu, ortakları adına minnetlerini sunuyor: “Zat-ı devletiniz sayesinde…”

Pandemi ve kriz nedeniyle millet canı burnunda dolaşırken, her gün milyarlık ihalelerin aynı adreslere gittiği bir zamanda; bedduanın, yolsuzluk ithamlarının odağındaki inşaatçıları podyuma çıkarıp meydan okur gibi isim isim teşekkür etmenin manası nedir? Kalyon, Cengiz, Limak’a verilen ihaleler oyu mu artırıyor; ekonomiyi büyütüp, doları, faizi mi düşürüyor?

İlaç ödemelerine para bulunamazken köprülerin, yolların dolarlı garantilerinin aksamamasının veya kriz, afet, virüs dinlemeden ihale istikrarının bir sebebi olmalı.

***

Dünya Bankası’nın kamu ihalelerini kapsayan verilerinden çıkarılan aşağıdaki grafiğin işaret ettiği durum, hepimizin malumu artık. Burada ilk 10 şirketin payına düşenler dikkate alınarak, farklı ülkelerle kıyaslama yapılıyor:

İncelenen 127 ülke içinde ihalelerin bu denli az şirkette toplandığı başka ülke yok. 14 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğe sahip Çin’de 1507 projeden en fazla alan 179 adetle China Everbright. İhalelerin toplam değeri 11.8 milyar dolar. Türkiye’de ise 17 proje ve 48 milyar dolarla Limak zirvede. Kıyas dahi kabul etmiyor yani Türkiye. Durumu farklı verilerle zenginleştirmek mümkün. Mesela; toplam ihaleler 2019 yılı GSYİH’sine oranlandığında Türkiye yüzde 26’ya ulaşırken, Çin yüzde 0.3, Rusya 1.7, Brezilya yüzde 9.8’de kalıyor. Kamunun her yıl dağıttığı ve aşağı yukarı 300 şirketin hakim olduğu değeri 100 milyon liranın üzerindeki ihalelerin yüzde 50’si, 20 şirket arasında paylaşılıyor.

Burada çabuk büyümenin pratik yolu olarak benimsenmiş inşaat merkezli ekonomiden ayrışan bir durum söz konusu. Zira, Merkez Bankası’nın 2019 sonu bilançolarını incelediği 115 bin 824 inşaat şirketine bakıldığında, inşaat ekonomisi öyle “bereketli” durmuyor. Şirketlerin yüzde 94’ü mikro ve küçük ölçekli zaten. Satışlardan aldıkları pay yüzde 35 civarında. Yarısından fazlası zarar yazmış. Sektörün yüzde 1.1’ini oluşturan büyük ölçeklilerin payı da yüzde 42 ve üçte ikisi kâr ediyor görünüyor.

Meselenin inşaatla sınırla kalmadığını biliyoruz. Aynı yapı enerjiye de adapte ediliyor. HES’lerin yarısından fazlası inşaatla birikim sağlamış ve kamu ihalelerine abone olanların elinde. Genelde küçük firmaların ilgi alanı olduğu düşünülen rüzgar, güneş ve jeotermalde de aşina olduğumuz şirketler ağırlığını koyuyor. Örneğin; bitiremediği İstanbul Finans Merkezi’ndeki inşaatını ortaklarıyla beraber 1.6 milyar liraya Varlık Fonu’na devreden Ali Ağaoğlu’nun rüzgar santrallerine; yol ve özellikle demiryolu ihalelerinde adını duyuran YSE Yapı’nın bağlı bulunduğu Çelikler Holding’in de 6 jeotermal santraline, garanti ödemeleri yapılacak. Kısaca, inşaatla enerji haritası örtüşüyor. Madenler de benzer renklere boyanıyor şimdi.

Nitekim 4. Grup olarak anılan 100’e yakın endüstriyel hammadde ile kömür, uranyum, çinko, demir, bakır, altın, gümüş gibi metalik madenlerde söz hakkı Varlık Fonu’nda. Maden ihalelerindeki hızlanma bir şeyler anlatıyordur. Finansta yüzde 35, enerjide yüzde 27, ulaşım ve lojistikte yüzde 13 pazar payına sahip Fon; Ceyhan’da özel şirketlerle ortak petrokimya tesisi ile Afşin’de termik santral yatırımlarına hazırlanıyor. Tek imzayla kamu arazilerinin statüsünü belirlediğini de unutmayalım. Fon’un faaliyetlerinin hukuki denetime tabi olmadığını, üstüne son hazırlanan tasarı yasalaştığında, bütçeden şirketlere yapılan ödemelerin de karartılacağını ekleyelim.

Böylesine bir siyasi ve iktisadi güce ne demek lazım?

***

Geçen hafta göstere göstere Kalyon İnşaat’a verilen ihale ve teşvik, kendi oligarklarını yaratan bir kartelleşmenin sonucu işte. Karşımızda oy çoğunluğunu, bürokratik aygıtı gasp etmenin ehliyeti sayan bir vasatın cüretinden fazlası duruyor. Meşruiyeti sandıkta arayan bir kitle partisinin; kamu kaynaklarıyla semirmiş ve “devlet habitatı” dışında beslenme imkanı kalmamış iri cüsseli, kartelci bir yapıya evrilmesine tanık oluyoruz. Kavramın bütün anlamlarının hakkını vererek üstelik…

İktisatta, “bir grubun çıkarı lehine rekabeti fiilen ortadan kaldıran uzlaşma” diye özetleyebileceğimiz “kartel”in etimolojik soyu, feodal beylerin meydan okumasını içeren belgeye uzanır. Siyaset biliminde ise devletle bütünleşmiş, kaynakları tekelleştirmiş parti modeline işaret eder.

Bu alaşımın ürünü olan, toplumsal birikimin önemli kısmına zahmetsizce el koyan özel bir sınıfın pratiğiyle şekilleniyor, Türkiye’nin rejimi. Siyasi iktidarla işbirliğinden ziyade, bizatihi rejimin kendisi haline gelmiş bu en hırslı, en gerici, en tahripkar sermaye unsurları Devlet AŞ’deki payını sürekli artırıyor.

***

28 Şubat için Mehmet Ağar ilginç bir benzetme yapmıştı. “Türkiye Cumhuriyeti devleti bir anonim şirkettir” diyordu: “Hisselerin de yüzde 51’i zinde kuvvetlere aittir. Onların onaylamadığı hiçbir adım atılamaz.” (2) 90’ların parçalı sınıf yapısı üzerinde hegemonya kuramayan siyasetin devletteki tezahürünü, pratik deneyimiyle ifade etmişti Ağar. Yüzde 51’in milliyetçi örtü altında kurmaya giriştiği derme çatma hakimiyetin kısa sürede çöküp gittiğini; 2002’de mülkiyet transferi, özelleştirme ve IMF-AB çıpalı programla yeni bir hisse dağılımının oluştuğunu biliyoruz. O hisse yapısının 2010’lardan sonra hızlanan değişimi, bugüne projeksiyon tutuyor.

Huzurlu, istikrarlı ilerlemiyor süreç elbette. TÜSİAD’ın, Varlık Fonu’nu işaret eden “rekabet” çıkışı; iç-dış rantiyeye karşı sürekli yinelenen “direniş-teslimiyet” paradoksunun yarattığı finansal çalkantılar; kartelci yapıya neo-korporatist taşeronlar olarak eklemlenen cemaatler, tarikatlar ve vakıfların tetiklediği toplumsal gerilimler… Üzerine, siyasi ve iktisadi tekelcilikle uyumlu durmayan sandık muamması.

İşte bu muammanın çözümü, herkes için bir seçimin sınırlarını aşan anlama sahip görünüyor. “Ya/ya da…” kadar kesin bir anlama.

1- https://twitter.com/cigdemtoker/status/1314479073310191617

2- Ali Bayramoğlu, 28 Şubat. Bir Müdahalenin Güncesi, İletişim Yayınları.