YAZARLAR

Başkalarının acısı, kadınlar, savaş

Ukraynalı mülteci kadınlar, güzel Rus kadın askerler üzerinden dönen korkunç, toksik, şiddet dolu “eril şaka”lar... Bir kısım erkek gerçekten de dehşet içinde hayatlarından koparılma, hayatlarını ve en yakınlarını kaybetme endişesi içindeki kadınları bir tür savaş ganimeti gibi görüp bunun şakasını yapmaktan çekinmiyor. Bu uçkur düzey akıl yürütmede mantık, vicdan, empati anında devre dışı kalabiliyor.

“Savaş, iç deşer; savaş, bağırsakları boşaltır. Savaş, teni yakıp kavurur. Savaş, organları bedenden koparır. Savaş, yıkıp yok eder. Ve savaş, insan türünün doğasından gelir.”

“Bizden ya da bizden olmayanlara karşı bir sempati besleyemezsek nasıl insanlar oluruz? En azından bazı anlarda kendimizi unutmayı başaramazsak nasıl insanlar oluruz? Yaşadıklarımızdan ders çıkarmayı bilemezsek nasıl insanlar oluruz? Ya affetmeyi bilmezsek? O zaman olduğumuzdan başka bir şey haline gelmez miyiz?"

Başkalarının Acısına Bakmak kitabında ele alınan çarpıcı savaş fotoğraflarından biri.

Her iki alıntı da, Susan Sontag’ın savaş fotoğrafçılığına dair kitabı “Başkalarının Acısına Bakmak”tan. (Agora Kitaplığı, çev. Osman Akınhay) Sontag bu kitapta hafızalardan silinmeyen çarpıcı savaş fotoğraflarının ne anlattığı kadar, bizim onlarla nasıl ilişkilendiğimiz üzerinde duruyor. Bu fotoğrafların savaşın, şiddetin yıkıcılığına dikkat çekmek gibi önemli bir işlevlerinin olduğunu ancak kadrajlayanın, çekenin, bakış açısının varlığının aslında öyle ya da böyle, kurgulanmış bir anın gerçeğin ta kendisi olarak sunulması riskini beraberinde getirdiğini belirtiyor. Bunun yanında şiddet görüntülerinin “göre göre alışmak” dediğimiz körleşme, duyarsızlaşma, son zamanlarda sık kullanılan tanımla 'merhamet yorgunluğu'na yol açma etkisinden de bahsediyor. Bu müthiş eserin bizi kendimizle yüzleştirdiği pek çok şey, dönüp dolaşıp başlığında özetleniyor: “Başkalarının acısına bakmak.”

Sosyal medyanın katkıda bulunduğu dezenformasyon, (dijital dünyada bu mezenformasyon olarak adlandırılıyor ama hâlâ daha iyi ifade ettiğini düşündüğüm bu kavramı kullanıyorum) bağlamından koparılmış fotoğrafların yarattığı kirlilikle gerçekliği ne denli tahrip edebileceğini gösterdi. Bambaşka zaman ve olaylara ait fotoğraf ve videolar günün savaş ve şiddet olaylarının görüntüsü olarak yayılabiliyor. Araştıranlar için aslında görüntülerin kaynağına bazı internet siteleri aracılığıyla ulaşmak mümkün ama bu çok da tercih edilmiyor. Anın dehşeti ve duygusuna kapılıp bir sonraki habere geçmek, zamanımızın ruhu. Başkasının acısına şöyle bir ‘iştahla’ göz atmak…

Yine bir günde herkes Rusya ve Ukrayna uzmanı kesilse de Rusya’nın, Putin’in müdahale kararının ardından Ukrayna’ya girmesiyle başlayan savaşta neler olup biteceğini kestirmek şu an için pek mümkün değil. Üçüncü Dünya Savaşı başlar mı, başlamaz mı, bu işgal ikinci Soğuk Savaş'ın başlangıcı mı, bilmiyorum. Ama bir meteor düşmesinin kusur kaldığı geçen yılın ardından bu yılın da hayatın büyük felaket filmleri dağarcığına şimdiden yazıldığı kesin. Kesin olan bir başka şey de zenginler bir biçimde kaçmanın yolunu bulurken, savaştan en çok zarar göreceklerin yoksullar, kadınlar, imtiyazsız yaşlılar, LGBTİ+lar, çocuklar olacağı. Bu durumun da Suriye’de, Afganistan’da, Irak’ta olanlardan pek bir farkı yok.

Girdap gibi içine yuvarlandığımız kendi gündemlerimiz içinden bu yeni savaş haberlerine adapte olmaya çalışırken hemen olan bir diğer şey de Ukraynalı mülteci kadınlar, güzel Rus kadın askerler üzerinden dönen korkunç, toksik, şiddet dolu “eril şaka”lar. Bir kısım erkek gerçekten de dehşet içinde hayatlarından koparılma, hayatlarını ve en yakınlarını kaybetme endişesi içindeki kadınları bir tür savaş ganimeti gibi görüp bunun şakasını yapmaktan çekinmiyor. Bu uçkur düzey akıl yürütmede mantık, vicdan, empati anında devre dışı kalabiliyor. Bir de kılıf bulunmuş zaten son zaman bütün saçmalıklara: “Şaka canım. Her şeyin mizahı olur.”

Olmaz. Başkasının acısıyla mizaha girilmez. Üstüne şaka yapılmayacak üç dört kalem konu var: Cinsel şiddet, ev içi şiddet, cinayet, savaş. Nesi bu kadar zor olabilir? Bu korkunç şakalar ahlakî ikiyüzlülüğü de zeytinyağı gibi su yüzüne çıkarıyor. Afgan, Suriyeli mültecileri sürekli “kadınlarımıza kızlarımıza göz diken potansiyel tecavüzcü sapıklar” olarak lanse eden bu yerli ve millî bakış, bir başka ülkenin kadınları kızları, muhtaç durumda eline düşsün diye salya akıtıyor. Kaldı ki sürekli aşağılanan Suriyeli kadınların, kız çocuklarının da büyük şehirlerde bile pazarlandıkları, satıldıkları bilgisi, üzerlerinden üretilen aşağılık tecavüz fantezileri artık günlük hayatta bile yan masadan duyulacak düzeye varmış durumda. Namusu, ahlakı, “senin anana bacına yapılsa” gibi düz kontak bir empatiden bir tık ileriye götüremeyen ikiyüzlü ahlak anlayışından da başkası beklenemez zaten.

Savaşın vahşetinden bahsederken bile dehşetli düzeyde “pornografik” olan bir şiddet ve cinsel şiddet edebiyatı da var öteden beri. Sevgili Tanıl Bora’nın verdiği bir doktora dersi çerçevesinde ilk kez okuduğum, savaşta kadınlara yapılan korkunç işkence ve katliamların ayrıntılarıyla betimlendiği Ömer Seyfettin hikâyeleriyle şoke olmuştum.

Savaş maruz kalan herkes için korkunç bir şey. Ama kadınlar, çocuklar, LGBTİ+lar için aynı zamanda tecavüz, cinsel şiddet, ağır yoksulluk ve bin bir türlü başka travma demek. Savaşa erzihinli kadınlar da destek olsa da, savaşları çıkaranlar hâlâ tüm önemli yönetim mekanizmalarının başında bulunan güç sarhoşu erkekler, savaşın esas mağdurları ise kadınlar ve çocuklar. Buna her cepheden odun taşıyan toksik cinsel şiddet söylemleriyle beraber, yıkılsın artık bu berbat düzen.

Serpil Sancar başucu kitaplığını daima koruyan önemli eseri “Erkeklik, İmkânsız İktidar”da milliyetçilik, militarizm ve hegemonik erkeklik arasındaki kopmaz bağı doğal olarak vurguluyor. Sancar’a göre, militarizm ile hegemonik erkeklik arasındaki birbirini besleyen ilişki, toplumsal cinsiyet farklarının en katı ve dışlayıcı tanımlarına dayalı bir cinsiyet rejiminin egemenliğine yol açıyor. Erkeklerin savaşçı kahramanlar, kadınlarınsa pasif ve sadık destekçiler olarak konumlandırıldıkları ikili bir sistem bu.

Kadına sabır (asker yolu gözleme), bakım, şefkat ve hizmet rolünün kilitlendiği bu düzende bile ironik olarak savaş içindeki kadın bedeni her biçimde nesneleştiriliyor. “Masum” kadınlar şiddet, tecavüz kurbanı olurken bazı ordularda çeşitli etkin görevlerde bulunan kadınlar da bu kez aksiyon filmlerindekine benzer biçimde, erkek fantezisinin yansımalarına dönüşüyor. Savaş sonrası ise zaten ganimet. Dehşetli bir döngü bu.

Savaşa ve dünyayı imtiyazları, egoları, güç takıntıları üzerinden yöneten erkekliğin savaşlarında hayatların yok olup gitmesine, hayır! Aynı ölçüde, kadın bedenini savaşın bir cephesine dönüştüren her şeye, masum görünümlü toksik cinsel şiddet şakasından başlayarak, hayır. Hayır!


Zehra Çelenk Kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.