Ayşe Kulin, 'Taksiii'yi anlattı: Harfleri öğrendiğim günden beri hep yazdım

Ayşe Kulin'le 'Taksiii' adlı kitabını konuştuk. Kulin, "Kitabı yazma fikri, İBB'nin ek taksi alımına hükümetin onuncu kez karşı çıkmasından sonra, kişisel bir isyanım olarak ortaya çıktı" dedi.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Çağdaş edebiyatımızın değerli kalemlerinden biri olan Ayşe Kulin, bugüne kadar yayımladığı onlarca kitaba bir yenisini daha ekledi. Everest Yayınları tarafından yayımlanan 'Taksiii', geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Kulin, bu kitabında güncel bir soruna dikkat çekiyor ve taksilerde yaşadığı birbirinden tatsız olayı okurlarıyla paylaşıyor.

Biz de bu vesileyle Ayşe Kulin’le yeni kitabını konuştuk.

Kitabın yazım süreciyle başlayalım istiyorum. 'Taksiii' nasıl ortaya çıktı?

'Taksiii'yi yazma fikri İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şehrin acil ihtiyacı olan ek taksi alımına hükümetin onuncu kez karşı çıkmasından sonra, benim kişisel bir isyanım olarak ortaya çıktı. Yazmakta olduğum romanı bir kenara bıraktım ve taksi kullanmak zorunda olanların bu bağlamda çektikleri ezayı okurlarımla paylaşmak istedim.

'Taksiii'de, özellikle 1990’lı yıllardan sonra taksilerde başınızdan geçen birbirinden üzücü, yorucu olayları anlatıyorsunuz ve bunların içlerinden sadece bir kısmını seçtiğinizi belirtiyorsunuz. Bu seçimleri neye göre yaptınız, biraz anlatır mısınız?

Taksilerle ilgili şikayetlerimi birkaç kategoriye ayırabilirim. A) Sahte para verdiniz numarasıyla dolandırılmak ki buna en çok kadın, özellikle de yaşlı kadın yolcular hedef olurdu. B) Verilen adrese çeşitli bahanelerle en uzak yoldan ulaşmak. C) Turistleri ya da şehrin yabancısı olanları kazıklama. Bu saydıklarım doksanlı yıllarda Ulus’ta yaşarken karşılaştığım durumlardı. İki binli yılların başında Şişli’ye taşındım. Sahte para dolandırıcıları ağır cezalara çarptırılmış olmalılar ki, artık bu para sahte diyenler tedavülde değildi ama özellikle de turistlerin arttığı o yıllarda, turist kazıklama ağırlaşmış olarak devam ediyordu. İstanbul’un nüfusunun aşırı arttığı 2010’lu yıllarda iki yeni eziyet daha eklendi: Taksi yokluğu (sürücülerin nöbet değiştirme ve trafiğin ağırlaştığı iş-okul çıkışı saatlerinde, taksiyi ara da bul!), taksi bulunduğu taktirde ise sürücüye adres beğendirme telaşı. Ben çok sık yaşadığım bu çeşitli sorunları, tekrara düşmemek için aralarından birer tane seçerek anlattım.

Taksiii, Ayşe Kulin, 120 syf., Everest Yayınları, 2021. 

'ŞEHRİN GELİŞİMİ SİYASİLERLE MÜTEAHHİTLERE BIRAKILMAMALI'

Kitapta yaptığınız eski-yeni kıyaslaması meseleyi daha da görünür kılarken önemli bir noktanın altını çiziyor ve değişen şeyin sadece taksi meselesi olmadığını, şehrin kültürel, mimari vb. anlamda topyekûn değiştiğini yazıyorsunuz. Biraz bu durumdan bahsedelim mi?

Dünya üzerindeki her şehir ve halkının yaşam tarzı yıllar içinde değişikliğe uğrar. Her yeni kuşak yaşadığı şehre kendi çağının damgasını vurur ve kaçınılmaz olarak her büyük şehir göçmen alır. Ama şehrini seven ve değerini bilen insanların şehirlerinde, o şehrin tarihini simgeleyen binalar asla yıkılmaz, caddeleri gelip geçen iktidarların keyfine göre isim değiştirmez, parkları talan edilip üzerlerine bina dikilmez, asırlık ağaçları kesilmez, dereleri kurutulup yerleşim alanlarına döndürülmez. Şehirler elbette büyüyecek, binaları günün ihtiyacına ve hatta modasına göre şekil değiştirecektir ama bu yayılma ve değişim bu işi bilen mimarların, şehir planlamacılarının ve sanat tarihçilerinin yol göstermesiyle gerçekleşir. Şehrin gelişmesini ve estetiğini siyasilerle müteahhitlere bırakırsanız ortaya ucube binaların çıkması, dere yataklarına kurulan mahalleleri sel basması kaçınılmaz olur.

Taksiler tüm Türkiye’de olsa da -iyilerini tenzih ederek- özellikle İstanbul’dakilerin adının çıktığını görüyoruz, bunun sebebi ne sizce? Beri yandan İstanbul Büyükşehir Belediyesi şehirdeki taksi sayısının arttırmaya çalışıyor. Sizce taksi sayısının artması bu meseleyi çözmeyi yeter mi?

İstanbul sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en kalabalık şehirleri arasında, dolayısıyla sorunları da ülkenin diğer şehirlerine göre çok daha fazla. Kaldı ki sadece taksi sayısını çoğaltmak, trafik sorununu çözmeye yetmez. Yollara park eden arabalara park alanı yaratmak, toplu taşımacılığı özendirmek, deniz taşımacılığından faydalanmak, halkı yakın mesafede çoğu Avrupa kentinde ve İzmir’de olduğu gibi bisiklete yönlendirmek de çözümler arasında. Ne var ki şoförlü arabası olmayan İstanbullar için taksi sayısını arttırmak öncelikli bir çözüm. İşte bu çözümü gerçekleştirmeye çalışan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önünü sırf siyasi rekabetten dolayı iktidardaki parti kesiyor. Cumhurbaşkanımız İstanbulluların ihtiyacını yandaş taksi sahiplerinin menfaatinden daha çok düşünse, ona birkaç taksi sahibi yandaştan çok daha fazla oy gelirdi.

Kitabı okuduktan sonra aklıma Jafar Panahi’nin çektiği 2015 yılında gösterime giren "Taksi Tahran" filmi geldi. Panahi bir sarı taksinin şoför koltuğunda şehri gezerken, taksiye aldığı müşterilerle yaptığı konuşmalarda bir şehir portresi sunar bize. Peki aynı şey İstanbul’da yapılsa sizce nasıl bir şey çıkardı ortaya?

İstanbul’u resmetmek isteyen bir yazarın bunu taksi şoförleriyle sohbet başta olmak üzere, vapurlar dahil tüm toplu taşıma araçlarındaki yolcuların değişik anlatılarıyla yapması çok ilginç olurdu. Keşke bir yapan çıksa! Aslında ben de 'Şişli'den Nişantaşı'na' (syf:110) adlı anlatıda bir ölçüde bunu yaptım sanırım. Sadece taksilerde değil, tüm toplu taşıma araçlarında gezenler, şehirlerin gerçek renklerine ulaşanlardır çünkü halkla en yakın dirsek teması, ulaşım araçlarında mümkün oluyor.

Yaptığınız taksi yolculuklarını okurken, bir yandan da yazarlık serüveninize dair birtakım ayrıntılarla karşılaşıyoruz. Diğer bir değişle okur olarak biz iki yolculuğu takip ediyoruz. İlkinde taksicilerle yaşadığınız problemler ortada, peki ya ikinci yolculuğunuzda yaşadıklarınız?

Yazarlık hayatımın da bir serüveni var elbette. Ben harfleri öğrendiğim günden beri hep yazdım da ilk kitaplarımın basımı, ilk edebiyat ödüllerim ve yazar olarak ünlenmem 1995-96 yıllarına rastladı. İki binli yıllarda TÜYAP’ın düzenlediği imza günleri devreye girdi. İmza günleri önceleri İstanbul, İzmir, Bursa, Adana ve Diyarbakır olmak üzere beş büyük ilde yapılıyordu. 2010’lu yıllarda tüm şehirlerin belediyeleri kendi imza günlerini düzenlemeye başladılar. Çoğu yazarın hafta sonlarını hava alanlarında geçirdiği dönemdir bu. O yıllarda romanlarımın bazıları yabancı dillere çevrildiğinden ayrıca sık sık yurt dışına da okuma ve imzaya çağrılıyordum. Elde valiz, sürekli bir şehirden veya ülkeden bir diğerine savrulmak yetmişli yaşların sonuna yaklaşan biri için pek kolay olmuyordu. Bu yüzden pandeminin seyahat kısıtlaması önceleri hoşuma gitse de artık yetti! Kısıtlamalar da bir yere kadar çekiliyor! Dilerim Covid-19 ani gelişi gibi ani bir gidişle çıkar hayatımızdan da imza günlerine tekrar kavuşurum. Bundan sonra şikâyet edersem ne olayım!

OCAK AYINDA YENİ BİR KİTAP GELECEK: “DOĞDUM. KIZDIM”

Ayşe Kulin son zamanlarda neler okuyor? Bize hangi kitapları önermek ister?

Yazmakta olduğum kitap, 'Tutsak Güneş'in devamı niteliğinde bir distopya. Yine Ramanis Cumhuriyeti’nde geçiyor ama bu sefer dünyada yaşam çok zorlaştığı için, insanlık bir başka gezegene göç etme telaşında. Dolayısı ile ben de bu ara bilim kurgu kitapları ile haşır neşirim. Başkalarına prensip olarak kitap önermiyorum. Okumayı sevenler hangi konu ilgilerini çekiyorsa, o konulardaki kitaplara yönelsinler. Tarihi romandan polisiyeye, klasik eserlerden bilim kurguya, aşk romanlarına, yer altı dünyasına, kara mizaha da yer veren geniş bir yelpaze var kitap dünyasında. 

Siz çok üretken bir yazar olarak akıllarda yer ediniyorsunuz. Sırada yeni bir çalışmanız var mı?

Sırada olan kitap 'Doğdum. Kızdım' adlı bir ince öykü kitabı. Adını Töre Kızı adlı şiirimin ilk satırından alan kitap, bu şiirle başlıyor ve yıllar önce yayınlanmış 'Geniş Zamanlar' ve 'Bir Varmış Bir Yokmuş' adlı iki ayrı öykü kitabımdan ikişer öykü ile sürüyor. Maksadım kadın şiddetine, kadın cinayetlerine ve merdiven altı kurslarda istismar edilen çocuklara dikkat çekmek. Bu kitabın bana ait olan telif hakkının doğrudan Mor Çatı'ya bağışlanacağını kitabın önsözüne yazdım. Kitap okurlarıyla yeni yılın ilk ayında buluşacak. Tek dileğim yeni yılda kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin son bulması ve ayrıca merdiven altı kurslarda beyni yıkanan çocukların kendilerine, ailelerine, vatanlarına ve insanlığa hiçbir hayrının dokunmayacağını, zamana karşı kürek çekmenin sadece mutsuzluk üreteceğini bu kursları örgütleyenlerin de inşallah anlayabilmeleri.