YAZARLAR

Aynı değneğin iki ucu

“Bu cübbeliler bu cüreti nereden buluyor?” sorusuyla ortaya konulan tepki, “burada kızlı erkekli oturamazsınız” tepkisinden ne kadar farklı? Aynı buyurgan dille kendi doğrusunu dayatan zorbalığın iki ucu bu söylemler. Ötekini kimliği nedeniyle aşağılayan her ifade, sosyal mühendislik arzusunu açık ediyor. Biri kendi dini doğrularıyla güya karşısındakini “kurtaracak”; diğeri yine kendi doğrusuyla ötekini “çağdaşlaştıracak” akılları sıra.

Sanırsınız ki bir ülkenin, bir toplumun insanları değil de sarkacın ucundaki küreye hapsolmuş mikro canlılarız. Geçelim özgürlüğü, hakları vesaireyi akıl, fikirden yoksun iradesiz varlıklar olarak kesinlikle reşit ve ehil değiliz. Hatta belki üstüne mutfak önlüğü geçirenin keyfince kardığı kek hamuruyuz. İnsan topluluğu olarak görülmüyoruz anlaşılacağı üzere. Fırsatı eline geçirenin tercih ettiği boyut ve biçimde kalıba dökebileceğini sandığı ve bunun için uğraştığı, akıcı ama yapışkan, birbirine tutunmuş kıvamıyla, kek hamuruyuz. Bu yapışkan kıvamın içinde birbirine tutunmuş mikro tanecikler olarak bir o yana bir bu yana akıtılmaktayız. Evet, bazen değil şu sosyal mühendislik alışkanlığından kurtulamadığı için sürekli birbiriyle çatışmaya girişen iki kutuplu sosyopolitik ortam, sıklıkla böyle hissettiriyor. İktidarı ele geçirenin gönlüne göre şekillendireceği, homojen doku hissiyatı yaşanmasında sosyo kültürel çatışma halinin etkisi de az değil. Birbirini besleyen, yekdiğerini sürdürülebilir kılan üsttenci dil ve dayatmacı zihniyet hayatımızı kuşatmış halde. Her an her yerde karşımıza çıkan kutuplaştırıcı iki zıt bakış açısı, geçen haftanın gündeminde üç örnek olayla yine sahne aldı. Buyurganlık aynı. Ben bilirim, benim bildiğim doğru, tek doğrudur, anlayışı da aynı. Öyle bir toplumuz ki zıt kutupların esaretinde, onun doğrusundan bunun doğrusuna salınmaktayız.

KADIN ÇİFTÇİLERE İHTARLI TEŞVİK

29 Haziran günü Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi, tarım teşvikleri bahanesiyle kadınlara sınırlarını ihtar ediyordu, kendi doğrusuyla. Fakat tabii ki kendi doğrusuna gelenekten dayanak gösterme ihtiyacıyla. Tarımsal kalkınma bağlamında kadın varlığına ve girişimlerine muhtaç olunduğunun farkında. Günümüz toplumunun ihtiyacı cinsiyet eşitliği ve kalkınma süreçleri kadınların katılımı olmadan gerçekleşemeyecek, biliyorlar. Üstelik Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çerçevesinde mecburen, mecburiyetten kadın bireyleri görmek ve projelere katmak zorundalar. Farkında değiller ama hayatın akışı cinsiyet eşitliği yönünde. Şartlar zorladığı için birtakım projelerde yer verirken, kadınları seçtikleri kalıba dökme girişimlerini de ihmal etmiyorlar. Bakan Kirişçi de çeşitli zorunluluklar nedeniyle Tarımın Kadın Yıldızları Projesinin açılışını yapmış. Açış konuşması kadını soktuğu kalıptan taşmasını önlemek üzere kurgulanmış. Bakan beyin sözleri adeta “size bir fırsat sunuyoruz, kıymetini bilin, sakın haddinizi aşmayın!” minvalinde. Kadını, anneliğe hapseden ataerkil cinsiyet rollerine atıfla “kadın erkek eşitliğinden söz etmek asla doğru değil” buyurmuş. Kime göre doğru değil, Paşam? Biraz kazısak bu sözleri altından din anlayışı çıkacağı için baştan söylemek istiyorum: Allah, “eşit yarattım” diyor, Hucurat 13’de. Yoksa sen “Allah’ın ipini bırakıp ataların ipine” mi sarılıyorsun? Paçalardan akan riyakarlıkla bir yandan ataerkil cinsiyet rejimini sürdürmek isterken bir yandan da zorunlu projeler, kadınların emeğini, geçmişe kıyasla çok daha sofistike biçimde sömürmenin yolu olarak kullanılmak isteniyor. 

BİTMEYEN ŞARKI İDAM İSTERÜK

Cumhur İttifakı'nın iki lideri Bahçeli ve Erdoğan, idam savunuculuğu bağlamında tencere kapak misali birbirini bulmuş politikacılar. Biri bırakıyor, biri alıyor sazı eline. Hep aynı telden çalarak söyledikleri “idam isterük” türküsü. Adını koymaya, telaffuz etmeye asla yanaşmadıkları hatta yok saydıkları eril şiddet olgusu karşısında hemen idam nakaratı terennüm ediliyor. Çağdışı, insanlık dışı, akıl ve vicdan dışı bir uygulama olan idam hukuk bağlamında bir ceza değil. Geri dönüşsüz bir eylem olduğu için hukuki yaptırım olarak görülemez. Ceza hukuku tarihinde yaptırımların insanileşmesi yönündeki gelişmeler doğrultusunda kaldırılmış olan bu devlete öldürme yetkisi tanıma usulüne geri dönme isteği kabul edilemez. Yukarıda söz ettiğim toplumu hamur gibi görüp şekillendirme arzusunun arz-ı endam edişinden ibaret idam istemek. Ucube sistemin Cumhurbaşkanına tanıdığı olağanüstü yetkiler yetmedi bir de üzerine öldürme yetkisi istenirken gerçek talep toplumu sindirmek için bir araca daha sahip olmak. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının yargılandığı Danıştay duruşmalarında Cumhurbaşkanı savunmanlarınca dile getirildiği şekilde tüm bu geniş yetkilerin “denetime açık olmadığı” düşünülüyor kendi zanlarınca. Ve herhangi bir denetime açık olmayacak, geri dönüşsüz öldürme yetkisini de istiyorlar. Adeta birilerini öldürme arzusuyla yapıp tutuşan bir siyasi akıl manzarası çizdiklerinin farkındalar mı, bilmiyorum. Bilinen ama adını koymadıkları eril şiddet faillerinin vahşetini kullanarak yapıyorlar idam çığırtkanlığını. Bir kere daha hatırlatalım adını koymadığınız bir sorunu çözemezsiniz. Cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan eril şiddet sorununu ancak cinsiyet eşitsizliğini giderecek politikalar üreterek önleyebilirsiniz. Yoksa ne idam ne ağırlaştırılmış müebbet, ne başka bir ceza ile önünü almak mümkün olmaz. Hele eşitliği inkâr ile sadece ve sadece eril şiddeti teşvik etmiş oluyorsunuz. İnsanları öldürme yetkisine sahip olacağınız bir idam talebine kadınların ve çocukların yaşamını alet etmekten vazgeçin. Hele de Kısas ayetini bahane etme cüretinden uzak durun. “Öldürmeyebilirsin, öldürmekten başka yöntemler var” diyen bir ayetten “öldür emri” anlamını çıkaran, dini tahrif eden yorumlara, dini de toplumu da indirgemeye kimsenin hakkı yok.

AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE

Balat sahilinde piknik yapan genç çifte saldırı da geçen haftanın gündemindeydi. “Kızlı erkekli oturamazsınız” diyen grubun önce nikah sorgusu yaptığı anlaşıldı gençlerin şikayetiyle. Nikahlı çıksalardı da “eviniz yok mu, evinize gidin” cevabını alacaklarına şüphe yok. Kamusal alanı haremlik-selamlık düzeninde şekillendirme arzusuyla yanıp tutuşanlar çok. Günümüzde cübbeli erkekler, çarşaflı kadınlarla tanımlanan İsmailağa Cemaati, kadınları kamusal alandan dışlamakla maruf. Balat sahilinde gençlere müdahale edenlerin bu cemaate mensup olmaları kuvvetle muhtemel ve yaptıkları tebliğ değil kendi doğrularını şiddet kullanarak dayatmak. Alenen suç işlemişler. Ve karşılığında gösterilen tepkileri yerden göğe hak ediyorlar amenna. Ancak verilen tepkilerde kullanılan dil, onların eyleminden ne kadar farklı sorusu da önemli. “Bu cübbeliler bu cüreti nereden buluyor?” sorusuyla ortaya konulan tepki, “burada kızlı erkekli oturamazsınız” tepkisinden ne kadar farklı? Aynı buyurgan dille kendi doğrusunu dayatan zorbalığın iki ucu bu söylemler. Üstten bakarak diğerini değersiz gören nizam-ı âlem zihniyeti, Balat sahilinde uygulanan şiddet ve bu şiddet karşısındaki tepkilerde çıkıyor karşımıza. Ötekini kimliği nedeniyle aşağılayan her ifade, sosyal mühendislik arzusunu açık ediyor. Biri kendi dini doğrularıyla güya karşısındakini “kurtaracak”; diğeri yine kendi doğrusuyla ötekini “çağdaşlaştıracak” akılları sıra. Saldırganlar genç çiftten kadın olanın çarşafına dayanarak kendi cemaatlerinin adını kirlettiği iddiasıyla erkek olana saldırıyor, fiziksel şiddet uyguluyor. Kadını kıyafetiyle etiketleyerek, birey olma hakkını yok sayıp kendi cemaatinin sembolüne dönüştüren algı ile çağdaşlığı kıyafete ve yaşam tarzına indirgeyen, özgürlük özürlü modern dayatmacılık. İnsan iradesini yok sayan fiziksel şiddet karşısında aynı şekilde insan iradesini yok sayan sözlü şiddet. Ayrımcılık ve nefret söylemi iç içe geçiyor saldıranlarda ve saldırıya karşı çıkanlarda.

Bu çarpışan iki zihniyet yakamızdan bir düşse, kimliksel saldırı ve kimliksel karşı çıkışlar önlense, yani insanların özgür iradesi tanınsa kim bilir belki bir gün zihniyeti ve yaşam tarzını değil hakları ve özgürlükleri odak kabul eden tartışmalar yapabiliriz. 


Berrin Sönmez Kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.