YAZARLAR

Ayaklar, diz ve mabat açısı...

Kısa sürede kusursuz bir yandaşa dönüşmüştü. Her düşüncesi ve tepkisinden son derece hoşnut, karşı görüşleri müstehzi bir gülümsemeyle karşılıyor, yazılarını eleştiren herkesten içtenlikle nefret ediyordu. Duayen büyüklerinin nasihatlerine ihtiyaç duymayacak ölçüde kendinden emindi artık. Her hal ve şart altında iktidarı desteklemek için birilerinin telkinine gereksinim duymuyordu nicedir.

Heyecanını kontrol etmeye çalışıyor, hangi kravatı seçmesi gerektiğini bilemiyordu, basın mensubu...

Çizgili gömlek giyeceğine göre düz renk kravat daha uygun olur, diye düşünmesine karşın o gün bütün çizgili kravatlar daha cazip görünmüştü. Yarım saat boyunca gömlek kravat kombini üzerine çalıştı. Çalıştığı kanalda yayınlanan moda programında işitmişti ilk kez 'kombin' sözcüğünü ve her fırsatta kullanmayı seviyordu. Sonunda, mavi düz bir gömlekle yeşile çalan çizgili kravatta karar kıldı. Mavi gömleğinin tonu turkuaza en yakın olanıydı ve turkuaz âdeta milli renk hüviyetinde kabul ediyordu nicedir. Hüviyet de, sarf etmeyi sevdiği sözcüklerdendi. Zamanında birlikte çalıştığı ve yeteri kadar yaşlandıkları için duayen sıfatını hak etmiş meslek büyükleri, ekrana çıkan insanların kılık kıyafet tercihlerinin sözlerinin ikna ediciliğinde etkili olduğunu, bu nedenle titiz davranmasını nasihat etmişti. Kıyafet pahalı olmasa da pahalı görünmeliydi, çünkü seyirci çoğu zaman ulaşmakta zorluk çekeceği şeylere daha büyük ilgi ve iltifat gösteriyordu. Levent'teki ofisinde sürekli iş yoğunluğundan, zamansızlıktan şikâyet eden imaj meykırı da aynı kanıdaydı. Levent mahallesinde kiralanmış bir ofis de, şüphesiz ki gösterişli kıyafet ve turkuaz renk gücündeydi.

Ekran yüzlerinden olduğu TV kanalından önce çeşitli gazete ve kanallarda farklı konumlarda bulunmuş, karşısına çıkan fırsatları değerlendirmesini bilmiş, hiçbir uca savrulmamış, muhaliflere göz kırparken iktidarın tepkisini çekmemeyi öğrenmişti. Duayenlerden işittiği nasihatlerden biri de, “Biz neler gördük, hepsi gelir geçer, sen kendini kolla!” idi. Duayen ağabeyleri, yaşadıkları ülkede mahcubiyet duygusunun pek itibar görmediğini fark edeli hayli zaman olmuştu. Bir dönem olup bitene sessiz kalanların, devir geçtiğinde en yüksek sesle konuşanlar olacağını biliyor ve geleceğe ilişkin herhangi bir endişe taşımıyorlardı. Nasihatleri can kulağıyla dinleyen basın mensubu, ülkede ne yaşanırsa yaşansın yönetimi eleştirmekten özenle kaçınıyor, muhalefetin kendi seçmenince de eleştirilen her hatasına ise aşırı tepki veriyordu. Zaman içinde eski çevresiyle arası bozulsa da umursamamayı öğrenmişti. İnsan başka türlü ayakta kalamazdı. O fırsatlar kimin karşısına çıksa değerlendirirdi. Dişiyle tırnağıyla ulaşmıştı şu anki konumuna, bir iki kıskanç yüz çevirecek diye vazgeçemezdi sahip olduklarından. Kendini doğrulama çabası öyle olumlu sonuçlar vermişti ki, artık eskiden tanıdığı herkesin halkı küçümseyen küstahlar olduğunu, hainlik yaptıklarını, kendi insanını tanımadıklarını düşünüyor; onlara yönelik öfkesi her geçen gün biraz daha artıyordu.

Aylar önce kaleme aldığı “Nuri Bilge filmleri kimin tekelinde?” yazısı çok ses getirmiş, muhalif internet haber siteleri yazıya yer verdiği için sosyal medyada lüzumsuz derecede paylaşılıp tepki gösterilince, cevaben yazdığı “Kültürel iktidar babanızın malı değil”, “Bu millete saygı duymayı öğreneceksiniz”, “Hegemonya megemonya anlamam aga!” ve son olarak “Hadi her şeye karşısınız, Kanal'ın nesine karşısınız Allasen?” başlıklı yazılarıyla, iktidar çevresinin gönlüne adam akıllı girmeyi başarmıştı.

Öyle ki, son zamanlarda ülkenin kaderi ile yönetimin geleceğinin bir ve bölünmez bütün olduğuna daha fazla inanıyordu artık. Bu yöndeki yazı ve program performansları iktidardan övgü aldıkça konumunu güçlendiriyor, kazancı artıyordu. Basına baskı yapıldığına ilişkin eleştirilere kesinlikle katılmadığını, “eğer baskı varsa bunu nasıl yazabiliyorsunuz?” sorusunu yönelterek belli etmişti ilkin. Giderek, hâlihazırdaki iktidar döneminde bugüne dek görülmemiş özgürlük ortamına kavuşulduğunu, tek sesliliğin birlik ve beraberlik belirtisi olduğunu, ülke menfaatleri söz konusu olduğunda farklı ses beklentisinin dünyanın hiçbir yerinde hoş karşılanmadığını, bunun demokrasiyle filan bir ilgisi olmadığını, memleketi demokrasi adı altında kimselere yedirmeyeceklerini dile getirmeye başladı. Söze, 'dünyanın neresinde' ifadesiyle başlamak da sevdiği niteliklerinden biriydi. Meslektaşları kendi hataları nedeniyle işsiz kalırken gelirinin artması doğaldı, çünkü işini iyi yapıyordu. Her iktidarın dalkavuğu olan şöhretli bir duayen büyüğü, seçimler sonrasında buluştukları balık lokantasındaki o akşam yemeğinde; kritik anlarda tercihlerini iyi yapması gerektiğini, tutarlılık kaygısının karın doyurmayacağını, ne söylerse söylesin zaten üç güne unutulacağını, taban tabana zıt sözler sarf edip ani davranış değişiklikleri sergilemekte tereddüt etmemesi gerektiğini fısıldamıştı kulağına. Duayen mertebesine yalnızca üç beş yıl kaldığını düşündüğünde heyecanını gizlemekte zorlanıyordu.

Kısa sürede kusursuz bir yandaşa dönüşmüştü. Her düşüncesi ve tepkisinden son derece hoşnut, karşı görüşleri müstehzi bir gülümsemeyle karşılıyor, yazılarını eleştiren herkesten içtenlikle nefret ediyordu. Duayen büyüklerinin nasihatlerine ihtiyaç duymayacak ölçüde kendinden emindi artık. Her hal ve şart altında iktidarı desteklemek için birilerinin telkinine gereksinim duymuyordu nicedir. Yazılarında, TV performanslarında, söyleşilerde, yapması gerekeni yapıyor, söylemesi beklenenleri dile getiriyor; her davranışı ve sorusuyla muhalif görüş sahiplerini küçük gördüğünü belli edip yönetime toz kondurulmasına izin vermiyordu.

Daha geçen hafta yer aldığı ve uzun süredir herhangi bir şey üzerine düşünme gereği duymamış sekiz erkeğin yaklaşık altı saat boyunca; kadın cinayetleri, feminizm, cinsiyetçilik, erozyon, saç ekim turizmi, bina dış cephe kaplamaları ve ısı yalıtımı, Suriyeliler, Kürt sorunu ve ABD seçimleri üzerine tartıştığı programda sergilediği tavır, iktidar çevresi ve sosyal medyada adının bir kez daha öne çıkmasını sağlamış, Twitter'da TT şeref listesine girmişti. Sokakta kendisini tanıyanlar olduğunda büyük mutluluk duyan ve halkına doğruları söylemek mecburiyeti nedeniyle hemen her akşam başka kanala konuk olan muhalif bir profesör doktor, Kürt kökenli kardeşlerin sorunları konuşulurken kopan milliyetçilik kavgasında, 'kendi milliyetçiliğini sorgulamanın hiç kimsenin haddi olmadığını' söyleyince, diğer profesör doktorlar Atatürk milliyetçiliği ile düz milliyetçiliğin farkları üzerine polemiğe başlamıştı. Profesör doktorlardan biri söze “efendim, bakınız Mustafa Kemal...” diyerek başlayınca, yan çaprazında oturan fuşya renkli kravatlı profesör doktor yüksek sesle “Atatürk diyeceksin” uyarısını yaptı. Ortam böylesine gerginken, stüdyonun köşesinde kaldığı için tartışmalara dahil olmakta zorlanan ve kendisinden birinci çoğul şahıs olarak söz eden tıknaz doçent doktorun “Sizin milliyetçiliğiniz bizimkinin zekatı olamaz,” çıkışı üzerine; basın mensubunun, "Kabul edelim ki sayın beyefendinin milliyetçiliği yanında hiçbirimizinkinin lafı olmaz" cümlesi, hem o esnada “neyse ki, neyse ki...” seslerinin yankılandığı stüdyoda, hem de programı seyreden yandaşların kalplerinde ferahlığa neden oldu.

O gün diğerlerinden daha heyacanlıydı...

Uzun süredir sayın siyasetçilerden biriyle baş başa canlı yayın yapma fırsatı bulamamıştı. Konular birikmişti. Son zamanlarda konuk edilen sayın siyasetçilerin karşısındaki oturma şekilleri, sosyal medyada en çok tartışılan konuların başında geliyordu. Bu yüzden evde sık aralıklarla prova yapıyor, programda oturacağı ve alıştığı koltuğu önceden mutlaka görmeye çalışıyordu. Zira, bir sayın siyasetçi karşısında nasıl oturulduğu, söyleşinin ve söyleşiyi yapanın geleceğini belirleyen temel faktörlerdendi. Doğru oturma zannedildiği kadar basit iş değildi. Dizlerin ve ayakların açısı ile sandalye üzerindeki konumu arasındaki uyum hayati bir konuydu. Mabadını sandalyenin arkasına yasladığında sandalye bacaklarının, hemen ucuna tünediğinde kendi bacaklarının boyu sorun çıkarıyordu. Annesi başta olmak üzere aile fertleri nezdinde orta, genel geçer ölçütler göz önünde bulundurulduğunda kısa boylu bir erkekti. Hal böyleyken otururken rahatlıktan ve saygıdan ödün vermemesinin yolu, sırt derinliği az olan sandalye ve koltuklardı. Mabadını bütünüyle yerleştirdiğinde sırtını yaslayabiliyor, dizlerini üç-dört santim kadar ayırıp ayaklarını neredeyse birbirine bitişik ve dizlerinden içeriye en fazla on beş derece bükerek oturmak için azami gayret sarf ediyordu. Sayın siyasetçiler karşısında en rahat ve münasip oturma şeklini bulmak uzun zaman almış, epeyce ter dökmesi gerekmişti.

TV binasına varmıştı... Yayının başlamasına iki saat vardı. Heyecandan, her zaman oturacağı koltuğu kontrol etmeyi unuttu. Çalışanlarla sohbet etti, kahvesini içti, dört kez telefon konuşması yaptı, sosyal medya hesabından program saatini bir kez daha duyurdu, çalışanlarla şakalaştı. Takım elbisesini giydi, makyajı yapıldı. Görevliler sağa sola koşuştururken, yavaş yavaş stüdyoya yürüyordu. Yarım saat sonra canlı yayındaydı. Sayın siyasetçi ulaşmak üzereydi. Heyecanı giderek artıyordu. Hazırlıkları son kez kontrol ederken gözü kendi oturacağı koltuğa takıldı. Her zamanki koltuğu yerine, daha uzun bacaklı ve derinliği olan bir koltuk duruyordu önünde. Daha önce hiç görmediği bu koltuğun nereden çıktığını sorup kıpkırmızı bir yüzle çevresindekilere bağırmaya başladı. Böyle bir şeyin ancak itibar suikasti amaçlı yapılabileceğini düşünüyordu. Görevliler telaşla eski koltuğu aradılar ancak, nafile... Diğer koltuk ya da sandalyelerin her biri uyumsuzdu. Sinirinden ağlamak üzereydi. Kalan on dakika içinde yeni koltuğun üzerinde öfkeli hareketlerle uygun pozisyonu bulmaya çalıştı. Sırtını yasladığında ayakları havada kalıyordu. Öne doğru genişleyen oturak yerinin ucuna tünediğinde ise düşecek gibi oldu. Sağa sola yaslanışları hiçbir işe yaramadı. Oturamıyordu. Aylardır beklediği canlı yayında, yayının ve meslek yaşamının en hayati unsurlarından biri olan koltuğu bir anda buharlaşmıştı sanki. Sayın siyasetçiyi karşılamak için kapıya koşarken kan ter içinde, gergin, dengesini yitirmiş, allak bullak, ne yapacağını bilemez vaziyetteydi.

Mecburen koltuğun tam ucuna, düşecekmiş gibi yerleşmeye çalışır ve bir yandan gülümseyip diğer yandan bitişik ayakları ile dizleri arasında içeri doğru yaklaşık on beş derecelik açıyı yakalamaya çalışırken, alnından yanağına süzülen ter damlasını silecek mecali dahi kalmamıştı. Onu ve yıllar boyu büyük emekle inşa ettiği yandaşlığını dengede tutan koltuk yokken, nasıl kaybolduğunu anlayamamışken, telaş ve tedirginlikle...

Üç, iki, bir...


Murat Sevinç Kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR