Aşk, Büyü vs: Bozulacak büyü, görülecek hesap! 

Bir şeyleri harekete geçiren, çağıran bir film "Aşk, Büyü vs." Süha'nın atıf yaptığı kaybolan değerlere, tüm bir insanlığa sahip çıkma çağrısı... Yirmi yıl sonra bile kendine dönmenin büyülü öyküsü...

Google Haberlere Abone ol

Haydar Ali Albayrak

Pandemi nedeniyle salonlardan uzak kaldığımız şu dönemde MUBİ platformu nitelikli filmler yayınlamayı sürdürüyor. Reha Erdem'in "Seni Buldum Ya"sı ve Azra Deniz Okyay'ın yönettiği "Hayaletler"in ardından bu kez bir Ümit Ünal filmi "Aşk, Büyü vs." gösterime girdi. Yönetmen Büyükada'da geçen filminde, yirmi yıl küllenmiş bir aşk hikâyesine eğilerek bu kez iki kadının sınıfsal gerilimlerini dokuyup zengin kız-fakir kız aşkına ayrıksı bir yorum getirmiş.

YİRMİ YIL SONRA 'O ADANIN TEPESİNDE'

"Aşk, Büyü vs." yarım kalmış bir aşkın tamamlanma çabasını, başka bir deyişle vuslat aşamasını işliyor. Gençlik aşkı Reyhan'dan kopup kendine bir hayat çizen Eren (Ece Dizdar) eğitimini Fransa'da tamamlamış, evlenip boşanmış ve nihayet adaya dönmüştür. Ansızın Reyhan'ın (Selen Uçer) karşısına dikilen kadın tepkiyle karşılaşır. Reyhan'ın yılları da dikiş tutturamadan geçmiştir. Çalıştığı işlerden dahi Eren'in nüfuzlu babasının baskısıyla kovulan Reyhan, mutluluğu bir türlü bulamamıştır. O da adaya yıllar sonra dönmüş, arkadaşı Gökhan'la aynı evi ve yoksul bir yaşamı paylaşmıştır. Reyhan bu aşkı, ilkin bir gençlik hatası, bir anlık hormon patlaması şeklinde nitelese de yavaş yavaş terk edilmenin, yalnız bırakılmanın öfkesini yöneltir Eren'e. Öte yandan bu kavuşmayı büyüye yorar. Gençken büyü yaptırmış, büyücü kadın Aliye, sevdiği kişinin bir perşembe günü döneceğini söylemiştir. Günlerden perşembedir ve Reyhan aşkını depreştiren, deyim yerindeyse bir yangının külünü yeniden yakıp geçen Eren ile baş başadır. Bir büyü bozulmayı, bir hasret giderilmeyi, bir hesap görülmeyi beklemektedir.

AYRI DÜNYALARDAN AŞIKLAR, CİNSİYETLER ÜSTÜ YARALAR

Bu kısa özetin ardından filme dair değerlendirmelere geçebiliriz. "Aşk, Büyü vs."yi "adada geçen bir aşk hikâyesi" olarak ele almamız kaçınılmaz fakat merkezdeki ilişkinin eşcinsel boyutu filmde nasıl bir yer tutuyor, hangi söylem öne çıkıyor yahut film sözünü bağıra çağıra mı yoksa usulca mı söylüyor gibi meselelere eğilmek isabet olacaktır. Şöyle başlayayım: Ünal'ın filmin özünde ifade etmek istediğini kavrayamadım diyebilirim. Daha doğrusu film oldukça sade bir tempoda aksa dahi özünü, esas tartışmasını aynı cömertlikle sergilemiyor. Lezbiyen ilişkinin zorlukları ve tekrar doğuşu göze sokulmadan aktarılıyor ancak temeldeki Reyhan-Eren aşkının cinsiyetler üstü (bu "romantik" ifadeyi günümüz algısında norm olarak kabul gören "heteroseksüel ilişkiler bağlamında" da okuyabiliriz) bir çerçevede işlenmesi sığ söylem tehlikesini bertaraf ederken kısa saçlı-uzun saçlı kadın şematizmine kapı aralıyor. Bu anlamda baştan sonra gel-gitler izliyoruz. "Aşk, Büyü vs.", bazen her iki tarafın kadın olduğunu unutturup onları büyülenmiş nesnelere çevirirken bazen de ani hatırlatmalar ve iç dökmelerle eşcinselliğin onaylanmayışını gözler önüne seriyor. Kadınların gördükleri zulüm bir yana, aradan geçen yıllara karşın hâlâ suçlu, günahkar biçiminde yorumlanmaları, en hafif tabirle "muzır işlere kalkışan köftehorlar" sayılmaları gerilimin sürdüğü gerçeğini ortaya koyuyor.

SINIFSAL UÇURUMA YEŞİLÇAMVARİ BİR DOKUNUŞ

Ünal, harcanmış hayatlar ve sınıfsal uçurumlar vesilesiyle çatışmayı desteklemiş fakat bu pozisyonların ister istemez rol çalan cinsiyet tartışmasının dışında kalması filmdeki dokuyu zedeleyip bir karmaşaya yok açmış. Örneğin Eren tarafından Bebek'teki eve davet edilen Reyhan'ın "kapatma" tepkisi, herhangi bir heteroseksüel ilişkinin dinamikleriyle ortaklık kurabiliyor. Yönetmen de Gazete Duvar'da Anıl Mert Özsoy'a verdiği söyleşide filmin sınıf çatışması ekseninde şekillendiğini belirtiyor. Hani haksız sayılmaz, zengin kız-fakir kız ayrımı hayatların tüm şekillenişine hükmediyor. Ne var ki hesaplaşma günü gelip çattığında lezbiyen ilişki dikkat dağıtıcı bir rol oynadığından bu Yeşilçamvari "ayrı dünyaların insanıyız" argümanı beklenen etkiyi doğurmuyor. Diğer yandan Ünal filmini, baştan sona bir kadın filmi biçiminde tasarlayıp erkeklere figüranlık vermiş. Üstelik bu figüranlıkla yetinmeyerek rolleri de alabildiğine pasifize etmiş. Büyücü Aliye'nin meczup oğlu Süha ve Reyhan'ın sevgilisi Gökhan "kaybetmiş", daha doğrusu kendi dünyalarında kaybolmuş tipler... Bu silikleştirme, gölgeleme gayreti, filmdeki teknik detaylarda da yer yer hissediliyor. Reyhan'ın birlikte yaşadığı Gökhan, görünmez bir baskının temsili; onu uzun süre yakın plan görmüyoruz. Devamında çifti gözetlemeye koyulması ise yirmi yıl önceki baskının bir izdüşümü adeta. Dikizci, yasakçı ve ezik... Süha ise zombi filmleri izleyerek kafayı bozmuş, dünyanın yok edileceğini, kitlesel imhaların yaşanacağını savunuyor. O sandalyesinde oturmuş, içeriğine "büyük ölçüde" katılacağımız yarı fantastik yarı gerçekçi nutku atarken yüz ifadesini hafif aşağıdan takip ediyoruz. Parlayan gözleri ile ara ara kameraya bakıyor Süha ve bu coşkun halini muhakemesinin zayıflığına bağlıyoruz. İki erkek de kadınların yaşamına uzak. Gökhan gibi aynı evi, aynı yatağı paylaştıklarında bile. Yere saçılacak bir bavuldan çok daha uzaklar mesela...

AĞDALI DİYALOGLAR, GÜÇLÜ ATMOSFER

Filmin artı ve eksilerine kabaca değinmek niyetindeyim. Olumsuz izlenimlerimden başlayayım. Birçok kişi diyalogları beğenmiş, iyi yazıldıklarını ve ilgili sahnelerin görsel mesajına uyum sağladıklarını kabul etmekle birlikte ağdalı bulduğumu söylemeliyim. Meczubundan lokanta işletmecisine hemen her karakterde rastlanan bu ağdalı dil, çiftin ilişkisinde yükseliyor ve kimi göndermelerle beraber artık neredeyse edebi bir boyut kazanıyor. Bu tercihin yanı sıra hızlı gelişen olayların (belki de akılla çelişen aşkın doğasına ve filmin bir günde geçmesine yormak lazım bu durumu) da inandırıcılık sorununu büyüttüğünü öne sürebiliriz. "Aşk, Büyü vs." bu eksiğini ise atmosfer kurmadaki becerisiyle kapatıyor. Büyükada'nın amansız yokuşları, kan ter içinde seğirtilen tepeler, batan güneşler, güneşi batırırken şehvetle söylenen şarkılar... 

ÇIKIŞSIZ ADA YA DA BİR KÜLTÜRÜN CEHENNEMİ

Ayrıca adanın görsel zenginlik sunmanın ötesinde hesaplaşmayı zor koşan önemli bir boşluğu doldurduğunu ve yönetmenin üslubundan izler taşıdığını düşünüyorum. Ünal, "9" ve "Sofra Sırları" filmlerinde bir sorgu odası ile bir evin bölmelerini ustaca kullanıyor, dış mekân ile çatışmayı öykünün parçası kılmayı ihmal etmiyordu. "9"da Kirpi'nin sokaklarda dolaştığı sahneler, yine "Sofra Sırları"nda evde işlenen cinayetin "dışarısı" tarafından fark edilmeyişi öyküdeki gerilimi tırmandırıyordu. Bu çatışmanın benzerini Hasan Ali Toptaş romanından uyarlanan "Gölgesizler"de de görmek mümkün. Ünal, dış mekânları yeğlediği son filminde ise üslubunu korurken sürekli ertelenen vapurlar üzerinden bir tür çıkışsızlık inşa ediyor ve Büyükada'nın ana karaya mesafesinden faydalanıyor. Çıkışın bir kez daha imkânsız hale geldiği bir atmosfer... "9"da, "Gölgesizler"de ve "Sofra Sırları"nda bu çıkışsızlık hali, tekinsiz bir havayı tetikliyordu. Aynı şeyleri "Aşk, Büyü vs." için söyleyebiliriz. Özellikle Gökhan'ın takip sahneleri, çifti en tepede bile gözetleyişi adanın (dünyaya, dünyanın geri kalanına) kapalı yönünü somutluyor. Filmdeki Yeşilçam esintisini böylesi bir yerellikle örtüştürebiliriz. O meşhur akla ziyan videonun aksine herkesin herkesin hayatına müdahale edebildiği, dedikodu yapabildiği bir ortam var karşımızda! Bir kurtlar sofrası! Eren'in sık sık turist olmadığını vurgulaması, o kapalı yerleşime aidiyetin ve Yeşilçam'daki muhit-mahalle kimliğinin altını çiziyor. Bir kültürün cehennemi veya belki bir cehennemin kültürü... Geleneklerin ifadesini zorbalıkta bulduğu alternatif bir ada betimi... Turistlere pek gösterilmeyen...

Ünal'ın 2019 yapımı filmi için sözü noktalarken kendi acılarımıza gömüldüğümüz, yaralarımıza eğildiğimiz şu süreçte bir duygu yoğunluğuna vesile oluşuna değinmeliyiz. Bir şeyleri harekete geçiren, çağıran bir film "Aşk, Büyü vs.". Süha'nın atıf yaptığı kaybolan değerlere, tüm bir insanlığa sahip çıkma çağrısı... Yirmi yıl sonra bile kendine dönmenin büyülü öyküsü...