YAZARLAR

Aşıyı önce kendine yapmak

Cumhurbaşkanının TV’den naklen aşı olması, herkesi aşı yaptırmaya çağırması elbette kaçınılmaz, bu şartlarda. Tamam da, artık birçok açıdan “namlı” saydığımız siyasetçilerin fırsat bu fırsat diyerek sıraya girmesi ne alâka? Hem nasıl bir oportünistlik hem de nasıl cüret, pişkinlik ve kibir gösterisi bu! Siz kimsiniz allahaşkına?

“Denemeler”i kimbilir kaç kuşaktır elden ele dolaşan Fransız düşünür-yazar Michel de Montaigne, meğer Bordeaux Belediye Başkanı’ymış ve veba salgınında evini, barkını, belediyeyi falan bırakıp kaçmış. Annesi, karısı, kızıyla birlikte, paltosunu bile almadan gitmiş, yöneticisi olduğu şehirden. Montaigne’nin kaçış macerasını bize aktaran Stefan Zweig, “Vebanın o dönemde ne anlama geldiğini artık kafamızda canlandıramıyoruz,” diyor. Bunu becermemiz sahiden zor, çünkü meselâ bizim denemecinin sorumlu olduğu şehirde altı ay içerisinde nüfusun yarısı ölmüş!

“Hayat-Memat” konulu 2021 Metis Ajandası’ndaki irili ufaklı metin parçalarından biri, Zweig’in “Veba Salgını Sırasında” başlıklı anlatısı (çeviren: Savaş Kılıç). Şu aktardıklarımı oradan öğrendim. Denemecinin denedikleriyle azıcık ilgilenip deneyenden yana bakmadığımdan bunların hiçbiri bilmiyorum. Şöyle anlatıyor Stefan Zweig: “Arabası, atı olan kaçmış, sadece yoksullar kalmıştı geriye.

Salgın kötü şey. Berbat şey. Salgın sırasında esenliğinden sorumlu olduğu ahaliyi kaderine terk edip kaçan yetkili de pek makbul şey sayılmamalı herhalde. Montaigne bırakıp gitmiş, ilgililer arkasından mektuplar yazıp “sen reissen gel, yok eğer ben reissem emrediyorum…” diye çevirince yerli-millî düzeyde şüphesiz daha kolay anlaşılacak ultimatomlar vermiş, yükümlülüklerini hatırlatmışlar, lâkin o, bari gelsin de yetkilerini devretsin diye belirlenen günde dahi ortada gözükmemiş. Sonunda onu azletmişler. Zweig, “Kahraman değildi,” diye yazıyor, “hiç öyle bir iddiası da olmamıştı.” Fakat yönetici olmuştu.

Olayımız 16. yüzyılın sonlarında geçiyor. Ortam, bizim bugünkü salgının yarattığıyla kıyaslanmayacak kadar dehşet verici. Ne demek, otuz-kırk bin nüfuslu şehrin yarı ahalisinin birkaç ay içinde ölüp gitmesi!..

Bugün olsa Montaigne kaçmaz mıydı? Kaçarmış, öyle anlıyoruz. Zira Zweig, denemecimizin “benmerkezci tabiat”a sahip olduğunu, ona göre, “sağlığın her şeyden önce geldiğini” anlatıyor. Denemeci olarak bu özelliği kusur sayılmaz. Ya belediye başkanı olarak?

Öyle anlaşılıyor ki, hatayı baştan Bordeaux’lular yapmışlar; düşünceyle derdi olan adama toplumsal, siyasî, idarî sorumluluk vermişler. Benmerkezci olmasa bile çoğu zaman aklı başka yerde dolaşacağı belli. Artık bir karış havada mı olur, hapiste peşpeşe roman yazan yazarın dışarıya soluğunu üflediği meçhul koridorlarda mı olur, bilinmez. Lâkin kanalizasyon ıslahında olması ihtimali yüksek değil.

Toplumsal sorumluluk alan yöneticinin kahraman olması gerekli mi? Valla ben sordum diye söylemiyorum, güzel soru bu. İnsanlar politikaya niye atılır? Neden milletvekili, bakan, vs. olmak isterler? Millî savunma veya içişleri bakanı olmayı isteme nasıl bir istemek türüdür? Sanırım ‘bal tutan parmağını yalar’ cinsi şark kurnazlığı felsefesi cevherleriyle her şeyi izah edemeyiz.

Zaten Montaigne’e de haksızlık yapmayalım. Adam vebadan tırsıp arkasına bakmadan kaçmış, ama -Zweig’ın aktardığına göre- daha önce, içsavaş tehlikesi karşısında gayet serinkanlı ve cesur davranabilmiş. Belki ölen ve öldürülen, ikisi de insan olunca oyun daha bildik sahada oynanıyor diye özgüvenli davranmış, bedensiz meçhul düşman veba karşısında paniğe kapılmıştır. Ya da silahla vurularak ölmeyi -dolayısıyla öldürmeyi-, üst rütbeli subaylar gibi, sağlık sorunu saymamış, devâsı olmayan hastalığıysa ciddîye almıştır.

Türk-İslâmcı muktedirlik pratiği sayesinde, dallı budaklı sorumuza gayet somut, anlaşılır, hattâ çoğu zaman gözle görülür, kulakla işitilir, elle bile tutulur cevaplar alıyoruz. Yalnız sanırım köşeyazarınızın kullandığı deyimler isabetsiz kaçtı. Zira gözümüze sokulan şey için “gözle görülür” demem saçma. O soktukları şeyle gözümüzü çıkarıyorlar, ne görülmesi? Kulakların da ses işitecek hali kalmadı. Zira her gün bir-iki posta bangır bangır aşağılanmaktan zarlarımız harap oldu, duyarlık sıfırlanmakta. Sırf ellerimiz değil, haysiyetimiz de yamru yumru oldu, mütemadiyen sopayla dövülmekten. Fakat işte, en azından artık gizli saklı kalmadı. İktidar ortakları halka ucuz ekmek satılmasını bile engellemeye cüret edebilmişken, ortaklardan büyüğünün merkez karar ve yönetim kurulu hep beraber gidip aşı oldu.

Yerimizi bildirmeye yönelik bu ayrıcalık gösterisini ağzımız açık seyrettik. Donup kaldığımız için tepki de gösteremedik.

Seksen küsur milyon nüfusun muktedir küsurat dışında kalan kısmı, aşı olup olmayacağını, olursa kendisine hangi aşının vurulacağını, tesirinin çok mu az mı olduğunu, başka her yerde 14 gün arayla vurulan iki dozun arasına bizde niye 28 gün sokulduğunu, bunun aşı siparişlerinin karşılanması için ihtiyaç duyulan süreyle alâkasının bulunup bulunmadığını, aşı temini sürecinde birilerine -bir aşamada yöneticilere dönmek üzere- örtülü kazançlar sağlanıp sağlanmadığını, ilan edilen öncelik sıralamasına uyulup uyulmayacağını, aşıya şu anda başlanmış oluşunun halktaki hoşnutsuzluğun sezilmesinden kaynaklanan bir acele karara bağlı olup olmadığını, velhâsıl, salgın sırasında insanların sakin halde bekleyip yöneticilerine güvenmesini sağlayacak hiçbir sorunun cevabını bilmiyorlar.

AKP MKYK’sının cumhurbaşkanıyla birlikte aşı olmasını, sorsanız, örnek olma, teşvik edici olma gerekçeleriyle açıklayacaklardır. Bizzat kendi “kültür savaşı” Beşinci Kol elemanlarınca -“dinî rütbeler” edinmiş, sırmalı birçok kişi, vaazlarıyla, nutuklarıyla her gün bu mesleği sürdürüyorlar- yaratılan yalan ortamından etkilenip aşı yaptırmamaya meyletmiş yerli-millî ahalinin böylece ilmin icabını yerine getireceğine inanılıyor.

Bunda gerçek payı yok değil. Meselâ cumhurbaşkanının TV’den naklen aşı olması, herkesi aşı yaptırmaya çağırması elbette kaçınılmaz, bu şartlarda.

Tamam da, artık birçok açıdan “namlı” saydığımız siyasetçilerin fırsat bu fırsat diyerek sıraya girmesi ne alâka? Hem nasıl bir oportünistlik hem de nasıl cüret, pişkinlik ve kibir gösterisi bu! Siz kimsiniz allahaşkına? Milyonlarca işçiyi göz göre göre ölüm tehlikesinin kollarına atanlar, “65 yaş üstü” diye feci bir ayrımcılık icat edip insanları bunalıma sokan, hayattan vazgeçirenler değil misiniz? Kolunuza vurulan aşının bize vurulacak aşıyla aynı olmadığına ihtimal verecekleri soruştursak yüzde kaç çıkar? Elli artı bir? Yaptığınızın halkın sağlığını koruma amaçlı eylem olmadığını, sırf siyasî şov olduğunu düşünenler yüzde kaç çıkar? Altmış artı bir? Peki, ya sırf bu işten çıkarınız olduğu için nazik kollarınızı haşin şırıngalara muazzam özveriyle uzattığınızı düşünenler? Onlar yüzde kaçtır tahminen? Yetmiş artı bir?

Açıkça söyleyeyim: Bizi insan yerine koyup doğru dürüst bilgi vermedikleri için, yönetenlerin maske pratiğini veri alıyorum ve aynı göz çıkarıcı başarıyı aşı konusunda da göstereceklerinden, kime ne aşısı yapıldığını bilemeyeceğimizden, ihmal edilip veya düpedüz dışlanıp aşıdan mahrum bırakılacak nüfus gruplarının ortaya çıkacağından ciddî olarak korkuyorum. Can pazarı ortamı yaratılabilir, birileri menfaat için sağlığımızı, hayatımızı hiçe sayabilir, deresi, ormanı, korusu satılacak mal muamelesi gören memleketin uğradığı hemen her afette olduğu üzre, çıkar kapışmaları içerisinde hayatlar paramparça olabilir. Bunlardan endişe ediyorum. Kendilerinin ve sevdiklerinin hayatlarını kurtarma telaşındaki insanlar, yetkililerin rezillikleri ve beceriksizlikleriyle uğraşacak hali bulamayacak. Yoksulluğun da ötesine geçmiş yoksullar bunu zaten hiç yapamadılar, yine yapamayacaklar.

Günün birinde öğrenebilecek miyiz, bilmem; şu anda, iktidarın lüzumlu eleman olarak gördüğü bireyler ve ailelerinden kaç kişi, bize yapılacak olanla değil, daha tesirli, daha güvenilir aşıyla aşılanmıştır? Kötü niyetli mi bu soru? Peki. “Biz” kim, “onlar” kim, belirtilmeksizin, şu basit ifadeyle halka sorulsa: “Biz aşılanmadan onlar kendilerine aşı getirtip yaptırmışlar mıdır?” dense, sizce yüzde kaç hangi cevabı verir? İçinden?

Bakın ne kadar önemli noktaya geldik. İçinden hangi cevabı verir insanlar, diye soruyoruz, çünkü ağızlarından çıkanın gerçek düşüncelerini ifade etmeyeceğini varsayıyoruz. Sadece bizzat yöneticiler ve liderler eliyle yukarıdan püskürtülen feci yalanlarla sarhoş edildiğimiz için değil. İnsanlar çiş edecekleri tuvaleti bile siyasî çıkara göre seçmeyi farz belledikleri için. Siyaset iptal olunduğu, yerine değişmez kimlikler geçirildiği, düşmana selam veren hain sayıldığı için.

Ne yapmış Montaigne? Kaçıp gitmiş. Nasıl düşünmüş? Muhtemelen şöyle: Stefan Zweig’in “sırf onlar gidemedi, kaldı” dediği yoksul ahalinin büyük kayıplar vereceğini varsaymış, hali vakti yerinde olanların kendilerini bir şekilde koruyacağını, her hâlükârda, kalacak sağların bilahare şehri yeniden canlandırmada daha çok işe yarayacak üst tabakadan olacağını öngörmüştür. O zamanki veba salgını öyle bir felaketmiş ki, muktedirler kimleri kurtaracaklarını, kimleri gözden çıkaracaklarını belirleyememişler.

Bugün olsa Montaigne kaçıp gitmeyecekti. İşçileri işe yollarım, diyecekti, en fazla yirmi-otuz bini ölür, milyonla işsiz var, açık hemen kapanır. Yaşlıları eve kaparım, ölürlerse de ölürler, kimse tuhaf karşılamaz, “yaşlıydılar, öldüler” denir. Çocukları ortalıkta dolaştırmam, anababaları baksın çaresine. Hapistekileri şunu bunu zaten boşver. Vesaire… Sonra da tuşlar telefonunu, partilileri arar, beraber aşı gösterisine giderlerdi.

Her şey, sinir bozuculuğunun ve aşağılayıcılığının yanısıra, sıradan fânînin ulaşamayacağı mertebede saçma. Yarattıkları ortamda, aşı konusunda söylenenlerin ve sergilenenlerin inandırıcılık seviyesi, “Bill Gates bize çip takacak”tan hallice. Diyanet İşleri Başkanı’nın belinde kılıcıyla “ilmin gereğini yerine getirin, aşı olun” vaazı vermesini bekliyoruz. Yoksa yöneticiler kahraman olmasa da olur mu?