YAZARLAR

Asansör müziğinden dizi müziğine uzun ince yollar   

Müzikle eşlenerek kullanılan her kısım görsel-işitsel çerçevesiyle başlı başına bir anlatı, müziğinden ayrıştırılamayan sihirli bir görsel sekans ve bütünün içinde bir sanat eseri. Dolayısıyla, vezir olabilecek bir sahneyi, müzik seçimini ve kurguyu iyi yapamayınca rezil etmek işten bile değilken, hedef tutarsa vezir değil şah bile yapmak mümkündür. Mesele neyin “doğru” veya “gerekli” kullanım olmasından ziyade, neyin “fark yaratır cinsten” ve “harikulade” olabilmesi.

Hayatlarımızın çok önemli anları ve alanları müzikle dolu olsa da müzik hayatın hiçbir alanında, asansörde bile “dolgu malzemesi” olmamalıdır. Asansörde illa müzik çalacaksa da basmakalıp, tekdüze ve sıkıcı “asansör müziği” (İngilizce tabiriyle “muzak”) değil, üzerine düşünülmüş, nitelikli bir müzik olmalıdır. Keza restoranlarda, otel lobilerinde, muhtelif bekleme salonlarında ve gündelik kamusal hayatın yaşandığı bilumum mahalde. Bu nitelikte olamayacaksa da hiçbir kamusal alanda “arkayı doldurmak” veya “havayı ısıtmak” için müzik kullanılmamalıdır. Bu şekilde kullanılan, hatta dayatılan her müziğin kuru gürültüden öteye gidemeyerek maruz kalanları rahatsız, mutsuz ve sinir edebileceği kanısındayım. Bu duruma iyi bir örnek, genelde insanların zaten şikâyet amaçlı ve öfkeli ruh halleriyle aradıkları çağrı merkezlerindeki bekle(t)me müziğidir, ki bu nedenlerle onun bile ince elenip sık dokunarak, özenle seçilmiş olması gerekir.

Müzik, çok daha önemli rol üstlendiği alanlarda dahi başka birtakım sanat dallarının tamamlayıcı unsuru, yardımcı oyuncusu olarak görülebiliyor ve müziğe, müzisyene, müzik yapımcısına, eser sahiplerine (bir eserin söz yazarı ve/veya bestecileri) ve müzik endüstrisinin diğer paydaşlarına bu gözle bakılabiliyor. Ticari iş birliklerinde masanın küçük çocuğu, yaratıcı projelerde “esas oğlan”lara öncelik tanıması beklenen bir yan unsur olarak konumlanabiliyor. Son 10-15 yıldaysa sosyal medyanın algılar üzerindeki tahakkümüyle iyiden iyiye bir yaşam tarzı aksesuarı görevi görebiliyor. Oysa, Nietzsche’nin özümsediğim vecizesindeki gibi “müziksiz hayat bir hatadır” ve bu sözü, müziğin yadsınamayacak değerler kattığı dizi ve filmlere uyarlarsak, müziğin ustalıkla kullanılmadığı işler yavan ve eksik kalmıştır. Halbuki Türkiye’de toplumun müzikle ilişkisi çok kuvvetli; müzik kültürü son derece çeşitli, engin ve derin. Müzik çok önemli, hatta vazgeçilmez. Tek kanallı radyo ve televizyon günlerinin köklü Türk Halk ve Sanat Müziği yayınlarından stadyumlarımızda takımlara duyulan aşklara uyarlanmış tezahüratlara kadar uzanan, hayatın her alanına temas ve tesir eden bol bol müzik var bu coğrafyada.

Müziğin en baskın ve ön planda kullanımını yıllardır ana televizyon kanallarının prime-time dizilerinde ve son birkaç senedir aynı zamanda dijital platform yapımlarında görüyoruz. Ancak bu kullanımların çoğunda bir duygunun, görsel evrenin, hikâye kurgusunun anlatımına yardımcı olmak üzere sipariş edilerek bestelenen özgün müzikler, baştaki tarifimin tersine dizilerin tamamlayıcı unsuru olmaktan çıkıp aşırı dominant ve rahatsız edici hale gelebiliyor. Seyirciye hiçbir duygu boşluğu, kaçabileceği bir suskunluk alanı bırakmamak için, bir an müzik dursa aslında her şeyin manasızlığı veya senaryonun handikapları bir anda su yüzüne çıkacakmışçasına bir telaşla, belki biraz hafife alınan seyirciyi uyandırmamaya çalışarak. Benzer şekilde, bir öyküye, senaryoya veya görsel anlatının ruhuna, kısaca sinemanın diline hâkim olunmadan yapılmış lalettayin müzik seçimleri de zayıf ve havada kalabiliyor. Hatta bazen bu rastgeleliklerden ötürü müzik, bir sahneyi ya da bölümü mahvedebiliyor.

Dizi ve filmlerdeki – aslında reklamlardaki kullanımlar da çok önemli ama bu yazı dizi ve filmlere odaklanıyor – kullanımı iki ana kategoride sınıflandırabiliriz:

  1. Özgün müzik, yani bir yapım için özel olarak, genellikle tek bir kişi tarafından bestelenen, eserlerin hak sahibi yapımcı ve/veya bestecinin kendisi olan müzikler 
  1. Lisanslanan müzik, yani bir yapımın kendisi, bölümleri ve bölümlerin belli sahnelerinde görüntülerle senkronize edilerek (bir başka deyişle “alta döşenerek”) veya “jenerik” olarak bilinen kredi sekanslarında kullanılan, hak sahiplikleri ilgili yapımın dışında ve başkalarında bulunan kayıtlı eserler

Dizi sektörümüz inanılmaz tempolarla, uzun mesailerle ve yüksek verimlilikle döndürülen, dolayısıyla aşırı üretken, rekabet edilen ve kıran kırana çalışılan sektörlerden biri. Belki de en başta geleni. Buradaki “dizi sektörü” tanımımın sinema ve reklam filmlerini, hatta video klipleri de kapsadığını belirteyim. Sabahlara kadar, çok zor ve zaman zaman sömürüye varan koşullarda, müthiş bir özveriyle emek harcanan setlerin dünyası. Buralardan çıkan son derece kaliteli, etkileyici, mühim ve birçok anlamda dünya çapında işlerle, işinin ehli yapımcılar, senaristler, yönetmenler, görüntü yönetmenleri, editörler, prodüksiyon ekipleri el birliğiyle Türkiye’yi dünyanın önde gelen dizi üreticilerinden biri haline getirmeyi başardı. Son 20-25 senede birçok alandaki gelişme somut örneklerle fark edilse de aynısını yapımlardaki müzikler için söylemek maalesef zor. Çünkü müzik çoğunlukla ya son anda kotarıverilen yaratıcı unsur ya da pembe dizi kökenli televizyon dizilerinde duygusal anlatıyı izleyicinin kafasına kakmak için boğucu ve sıkıcı, hatta uyuşturucu şekilde kullanılan bir yardımcı öge olarak değerlendiriliyor.

Ülkemizdeki televizyon yapımlarının çoğunda, prime-time reklam kuşaklarının talep ve emrettiği ticari doğrultuda 130-140 dakikalık akıl almaz bölüm sürelerini doldurabilmeye yardımcı olması amacıyla bu formülü çok iyi etüt etmiş ve çözmüş bestecilerle çalışılıyor. Bunlar 1. kategorideki özgün müzikleri yaratan besteciler. Bu birkaç bestecinin, altı ana televizyon kanalının bir sezondaki toplam 25-30 dizisinin müziklerinin pek çoğunda imzaları var ve senelerdir oradalar. İhtiyaç duyulan malzemeyi sunmakta çok başarılı, yapımcılar için son derece işlevsel ve güvenilir tedarikçiler bu kişiler. Öte yandan, prime-time televizyon dizilerinde lisanslanarak senkronize edilmiş müzik kullanımlarına da sıkça rastlıyoruz. Genelde o dönemin popüler bir şarkısını ya da tematik olarak dizinin bir bölümüne veya sahnesine “cuk oturan” zamansız bir klasiği duyarız bu tarafta da. Bu kararları verenlerse genellikle en başta yönetmenler, bazen senaristler, bazen yapımcılar, bazen de bir yapımcının “o şarkıyı çok seven” 8-10 yaşlarındaki yeğenidir. Nadiren de olsa, başrol oyuncularıyla yakın arkadaş olan bir müzisyenin şarkısı da kendine yer buluverebilir bir bölümde. Ama neredeyse hiçbir zaman asıl işi, uzmanlığı ve konsantrasyonu bu tip yapımların müziklerini seçmek olan birisi yoktur işin içinde. Nedense ihtiyaç bile duyulmaz böyle bir yetkinliğe. Yukarıda anılan kişilerin istedikleri şarkılar, asıl işleri gerekli yazışmaları yapmak, teklif alıp vermek, sözleşme ve muvafakatname düzenleyip imzalatmak, fatura ve ödemeleri takip etmek olan telif danışmanlarına bildirilir ve o şekilde filmin veya dizinin müzikleri meydana gelir. Tıpkı özgün dizi müziği bestecileri gibi bu kişiler de bir-iki elin parmağı kadar sayılıdır ve işlerini çok iyi yaparlar; ama işleri müzik seçmek, yaratıcı katkı sunmak değildir.

Bizde, sinemadaki müzik kullanımlarını dizilere nazaran biraz daha iyi ve özenli buluyorum. Biraz eski olsalar da, Çiçek Abbas, Züğürt Ağa ve Her Şey Çok Güzel Olacak gibi filmler, müziğin sinemaya sağladığı sinerji adına harika örnekler. Dizilerdeyse, hikâye kurgusunun daha karmaşık ve uzun olması, her bölümün kendi içindeki dinamiklere ve ruha göre fikir ve emek gerektirmesi gibi nedenlerle kullanımlar daha sıradan ve özensiz. Geçtiğimiz haftalarda bir yazımda birçok yönüyle birlikte müziklerini de eleştirdiğim Uysallar, yakın zamanda yayınlanan ve başarı yakalayan Kuş Uçuşu, dönem dizisi olduğu için dönemin müziklerinden başka bir şeye yer vermeyen Aşk 101, kanımca çok daha iyi seçimlere layık örneklerden bir çırpıda aklıma gelenler. Bunların karşısına müzik seçimlerini nitelikli ve dikkate değer bulduğum yerli yapımlardan Bir Başkadır, Fi ve Kulüp ile sinerji harikası usta işi örnekler olarak Twin Peaks, Ray Donovan, Breaking Bad ve parlak yavrusu Better Call Saul gibi yabancı yapımlar konabilir. Elbette hem iyilere hem kötülere daha birçok örnek verilebilir ama özellikle dijital platformlar, konvansiyonel mecraların bir sürü kısıtından muaf, özgür kreatif vahalar sunarken bu işlerin yerli yapımlarda çok daha iyi yapılmasını beklemek doğal.

Bir sahnedeki duyguyu, bölümün vermek istediği hissi, eserin ruhunu anlatmakta kullanılan bir tını, bir nota veya melodi, bir sözcük veya bir söz dizisi mucizeler yaratabilir. Bir müzikal parçanın bir sekansa, sahneye, açılış veya final kredilerine senkronize edilmesi, derin dağarcık ve yaratıcı zekâ isteyen, etkili yapılınca kullanıldığı kısmı katbekat büyütebilen ve hatta klasikleştirebilen bir sanatsal katkı sahası. Müzikle eşlenerek kullanılan her kısım aslında kendi başına bir video klip gibi. Görsel-işitsel çerçevesiyle başlı başına bir anlatı, müziğinden ayrıştırılamayan sihirli bir görsel sekans ve bütünün içinde bir sanat eseri. Dolayısıyla, vezir olabilecek bir sahneyi, müzik seçimini ve kurguyu iyi yapamayınca rezil etmek işten bile değilken, hedef tutarsa vezir değil şah bile yapmak mümkündür. Mesele neyin “doğru” veya “gerekli” kullanım olmasından ziyade, neyin “fark yaratır cinsten” ve “harikulade” olabilmesi. Bu bağlamda, Sergio Leone’nin Spaghetti Western serisini, biraz daha spesifik olmak gerekirse İyi, Kötü ve Çirkin’in finalindeki mezarlık ve düello sahnelerini düşünün. Müzikal deha Ennio Morricone’nin bu paragrafta tarif ettiğim türden dahli olmasa bu filmler bu başarılarına ulaşabilirler miydi? David Lynch’in başyapıtı Wild at Heart’taki muhteşem kullanımı olmasa, Wicked Game ve Chris Isaak böylesine meşhur olabilirler miydi?

Fark yaratacak, belki efsaneleşecek müzikleri hissedip kondurabilmek için, bunu yapacak kişinin projeye en baştan, henüz fikirler taslak aşamasındayken dahil olarak senaryoyu, yapımın görsel dilini, anlatısını, ruhunu, ritmini, oyuncu kadrosunu çok iyi anlayarak yaratıcı ekibin temel taşlarından biri olabilmesi gerekir diye düşünüyorum. Ancak o zaman müzik bizde sıkça rastladığımız şekilde yemeğe sonradan eklenen tuz ve masanın küçük çocuğu gibi değil, gıptayla seyrettiğimiz yabancı yapımlardaki gibi bütünün çok değerli bir parçası ve en az esas oğlan kadar esaslı bir unsur olarak işin mayasına karışabilir. Bu da özel duyarlılıklar gerektiren, başlı başına koskocaman ve mühim bir iştir.


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. New York’ta Atlantic Records bünyesinde önce Arif Mardin’le, sonra A&R (Artist & Repertoire) departmanında Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı, eş zamanlı olarak Brooklynli grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini yürüttü. 2005 yılında mor ve ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü, grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak çalıştı. 2015-2018 Puhu TV’nin İçerik Direktörü olarak görev aldı. Türkiye Eğlence Sektörü Derneği (TESDER) üyesi ve derneğin ilk Menajerler Komitesi Başkanıdır. Halihazırda Ferment Records’un kurucu ve yönetici ortağıdır. Bugünlerde, müzik ve müzik sektörü hakkında bildikleri, düşündükleri ve hissettiklerinden yola çıkarak yarı-kurgusal bir metin çalışmasına hazırlanmaktadır. Not: Yazarın eski yazılarına bit.ly/GD-CSe bağlantısı üzerinden ulaşılabilir