Tarımın endüstrileşmesi ve açlık…

Gıda üretiminde giderek artış yaşandığı ve gelecek yıllarda bunun daha da artacağı bilindiği halde, dünyanın bazı bölgelerinde açıklığın kapıyı çalmakta olduğu, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından açıklanıyor. Gıda üretimi hızla eline geçiren büyük tekeller, geleneksel üretim alanlarını yok ederken, gıda borsasında her türlü spekülasyonu yapabilecek konuma geliyor.

Hasan Kaya

Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin… (Henry Kissinger)

Küreselleşme, neo-liberal politikalardan söz edildiği her seferinde, devletin küçülmesi, özelleştirmelerin hız kazanması aklımıza gelir. Türkiye’de bu süreç bir darbe ile başlatılmıştır. 12 Eylül Darbesiyle liberal politikaların önü açılmış ve hız kazanmıştır. Bu bağlamda özelleştirilen KİT’ler üzerinden yapıldığını, ama özeleştirmenin diğer ayağının tarım olduğundan hiç söz edilmedi. Dünya genelinde tarım özelleştirmelerin dışında tutulur, desteklenmesi sürerken Türkiye’de tarımı da kapsadığı gözden hep kaçtı. Türkiye’de KİT’ler hızla özelleştirilirken tarımdan devlet desteği çekilmiş, üretim alanları hızla daralmıştır.

Erdoğan, 17 Ocak 21017, SGK binalarının açılış konuşmasında, “Bakıyorsunuz tarlada domates 1 lira, bakıyorsunuz çarşıda 7-8 lira.” (Milliyet Gazetesi) Tarlada bir lira olan domatesin, pazarda 7-8 lira olmasından yakınan Erdoğan, bu gelişmenin kendisinin Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde uç noktalara vardığını, yıllar önce bu gelişmenin varacağı yeri kendisine anlatmaya çalışan çiftçiye “Ananı da al git” dediğini unutmuş gibiydi.

Türkiye’de neredeyse geleneksel üretim yapabilecek tohum kalmadı. Her alandaki tarım üretimi verimliği artırmak adı altında, dışarıdan alınan/gelen hibrit tohumlarla yapılmakta. Tohum alımıyla başlayan, gübre, ilaçlama ve mazot fiyatlarıyla altından kalkılması güç maliyet artışı anlamına gelen tarım üretimi, çok uluslu tarım şirketler ile rekabeti etmeyi bir kenar bırakın, ayakta kalması imkansızlaştıkça üretimden çekiliyor ve/veya çekilmesi isteniyor. Bu tarımın, ülkenin beslenmesini giderek çok uluslu şirketlerin eline bırakmak anlamına geliyor.

Bu gelişmeye dünyanın birçok yerinde tanık oluyoruz. Küçük üretici hızla tarım alanından çekiliyor. Onun yerini, çok uluslu şirketler alıyor. Tarladan marketteki rafa kadar tek elden onlar yiyeceği taşıyor. “Petrolü kontrol ederseniz uluları kontrol edersiniz, yiyeceği kontrol ederseniz insanları kontrol edersiniz”, diyen Henry Kissinger’ın öngördüğü noktaya dünyanın hızla geldiğini görüyoruz. Dünya genelinde çok uluslu şirketler tarım üretimi yapmak amacıyla büyük araziler satın alarak el koyuyorlar. Dünya tarım üretimi giderek artan oranda bu büyük şirketlerin eline geçiyor. Bunu gıda borsasında yapılan spekülasyonlarla fiyatların yukarı tırmandırılması izliyor.

Doksanlı yılların ortasından bu yana Birleşmiş Milletler gıda piyasasındaki fiyat dalgalanmalarını ölçüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, 2002 yılına kadar büyük dalgalanma yaşanmayan gıda ve tarım ürünlerinde 2002-2014 yılları arasında büyük bir artış olduğu gözleniyor. Fiyatlar yüzde 220 oranında artarken üretimde de talebin çok üzerinde bir artış olduğunu görüyoruz.

Yapılan gıda ve tarım üretimi salt sofralarımıza gelmiyor. Bu üretimin büyük bir kısmı da yakıt olarak araçlarımızın benzin depolarına dolduruluyor. Bu büyüklükte gıda ve tarım üretimi yapmak için dünya genelinde yeni tarım alanlarının yaratılması gerekiyordu. Büyük şirketler bunun için dünyaya gözünü diktiler. Gelişmiş sanayi ülkelerinde tarıma açılacak yeni alanlar yaratmanın zorluğu büyük şirketlerin Asya ve Afrika’dan çok büyük miktarda toprak satın alma ve/veya kiralama yoluna gitmelerine neden oldu.

Birçok bağımsız kurum ve kişinin bu konudaki araştırmaları da gösteriyor ki; toprak alımları ve/veya kiralanması daha çok hükümetlerin devrede olduğu rüşvet, baskı yöntemleri kullanılarak gerçekleşiyor. Küçük üreticilerden, köylüden hiç denecek paralara satın alınan ve/veya kiralan bu topraklar hızla el değiştirirken küçük üreticinin hızla yoksullaşmasına, açlık sınırında bir yaşam sürmesine neden oluyor.

El değiştirilen topraklarda özelikle genetiği ile oynanmış belli bir ürün üretimine gidilmesi, bölgenin ekolojik çeşitliğini yok ederek, köylülerin yüzlerce yıldır yaptığı geleneksel üretimi olanaksız hale getiriyor.

Bu arazilerin el değiştirilmesi dünya kamuoyunun gözünden özenle uzak tutularak, gizlilik içinde yürütülüyor. Bu yüzden Asya, Latin Amerika ve Afrika’da ne kadar toprağın büyük şirketlerin eline geçtiği kesin rakamlarla bilinmiyor. Yapılan tahminlere göre, 20 ile 60 milyon hektar toprağın el değiştirdiği ileri sürülüyor. Bu da yaklaşık olarak, Türkiye’nin üçte ikisinden fazla toprağın el değiştirdiği, büyük tekellerin eline geçtiği anlamına geliyor.

Dünya Bankası ve bağımsız kuruluşların verilerine baktığımızda, kimi gıda ve tarım ürünlerinin satışında daha önce hiç adı geçmeyen bölge ve ülkelerin öne çıktığını görüyoruz. Örneğin tahılda Doğu Afrika, Güney Amerika ve Batı Afrika, hurma üretiminde ise Endonezya’nın öne çıktığını görüyoruz. Hem meyvesinden hem de yağından yararlanılan hurmanın, büyük bir bölümünü biyo-yakıt için kullanılıyor.

Biyo-yakıt, et endüstrisi ve sanayi için büyük arazilerin alınması ve tarım üretimi yapılması gelecek için oldukça karlı bir yatırım alanı olarak görülüyor. Hindistan ve Çin gibi ülkelerde yaşam standardının giderek yükselmesi, alım gücünün artması büyük uluslararası şirketlerin iştahını kabartıyor. Hızla gelişen Asya’nın bu nüfusu en kalabalık ülkelerinde, artan şehirleşmeyle birlikte, et tüketiminin 2022 yılına kadar, yüzde 80 oranında artacağı hesaplanmakta ve buna paralel hayvan yemi olarak kullanılan soyanın da üretimi aynı oranlarda artış gösterecektir.

Gıda üretiminde giderek artış yaşandığı ve gelecek yıllarda bunun daha da artacağı bilindiği halde, dünyanın bazı bölgelerinde açıklığın kapıyı çalmakta olduğu, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından açıklanıyor. Gıda üretimi hızla eline geçiren büyük tekeller, geleneksel üretim alanlarını yok ederken, gıda borsasında her türlü spekülasyonu yapabilecek konuma geliyor. Son yaşanan dünya gıda krizi, gıda borsasındaki spekülasyonlar sonucu yaşandı. Krize rağmen büyük tarım şirketleri büyük karlar elde ettiler. 2007 ve 2008 krizi Afrika’da açlıktan ölen çocukların görüntülerini oturma odalarımıza kadar taşırken, büyük şirketler avuçlarını ovuşturarak elde ettiği karların hesaplarını yapıyorlardı. Bu krizin asıl nedeni buğday ve mısır fiyatlarının borsa oyunları, arz ve talep dengesinde bilinçli oynamalarla fiyatların yukarı doğru tırmandırılması ile oluşmuştu.

Bir yandan insanlar açlıktan ölürken, diğer taraftan büyük şirketlerin depolarında ve limanlarda büyük miktarda tahılı bekleterek fiyatların yukarı tırmanmasını izliyorlardı.

Oysa 2003-2012 arasında gıda üretimi, 13 milyar Amerikan dolarından 212 milyar dolara çıkmış, üretim de rekor düzey ulaşılmıştı. Buna rağmen yukarıda andığımız kriz yaşandı ve milyonlarca çocuk açlığın, yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalıkların pençesine düştü…

Tarımın hızla endüstrileşmesi, büyük çok uluslu şirketler tarafından yapılması; ya soframıza GDO’lu ekmek olarak geliyor ya da açlık olarak kapımızı çalıyor.


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.