Belki de sandıkta son defa denebilecek bir 'Hayır'

16 Nisan’da, 2015 Kasım seçimlerinin ardından yine bir “sopalı seçim”de belki de son defa “hayır” deme özgürlüğümüzü kullanacağız. Bu referandumda Türkiye’nin cumhuriyetten çok daha eskilere uzanan, gelgitlerle de olsa aslında iki yüz yıllık bir “sınırlı iktidar” tesis çabasının sonunu da oyluyor olma ihtimalimiz yüksek.

Halil İbrahim Yenigün

Bölgemiz için çok şaşırtıcı bir gelişme sayılmasa da İlham Aliyev’in “ona küçük sürprizler yapın” tavsiyesini tutarcasına eşi Mihriban Aliyeva’yı bu hafta cumhurbaşkanı birinci yardımcılığına tayin etmesine biraz fazlaca ilgi gösterdik. Bir zamanlar Hafız-Beşar Esed’lerden Cemal Mübarek tartışmalarına civar ülkelerimizdeki bu tür gelişmeleri kara mizah niyetine, biraz da egzotik bir tatla takip ederken bu sefer bu haberde kendimizden çok daha bir şeyler bulmuşa benziyoruz. Sahiden de oylayacağımız referandumda çıkacak bir evet oyuyla mevcut cumhurbaşkanının 2033’ün sonlarına kadar Türkiye’nin başında kalması teknik olarak mümkün olabilecekken halefi olarak damadı ve kızının yönetmesinin önünde bu anayasa ile hiçbir kurumsal engel olmayacak. Dolayısıyla kimilerinin çok yücelttiği “istikrar” belki de 2050’lere kadar öyle veya böyle sağlanmış olacak. Dikkatlerimizden kaçmış olsa da şu an için bize model olmuş görünen Azerbaycan’da Mihriban hanıma eşinin yaptığı bu sürpriz geçen Eylül’de yapılan ve %86 oyla “milli irade” desteği alan bir anayasal değişiklikle mümkün olmuştu. Bu referandumla, tıpkı bizde öngörüldüğü gibi, tek taraflı bir tercihle atanmış; seçilmemiş oldukları halde seçilmişlerin gerçek anlamda denetleyemediği cumhurbaşkanı yardımcıları makamları teşkil edilmişti. Oylayacağımız tasarının komşumuzdan ne derece ilham aldığı ilginç bir tartışma konusu olabilir. Yalnız referandumla geçecek bir anayasal değişikliğin siyasal olarak bizi aynı lige yerleştireceğine de pek az şüphe var.

Bu anayasa teklifinin Türkiye’nin siyasi gelişimindeki tarihî karşılığı ve meşruiyet şartlarının bu kadar lekeli olması, önceki yazıda savunduğum gibi, elbette muhteva tartışmasından önce gelmelidir. Bununla birlikte Türkiye bu değişikliği meşruiyet lekesi aşılmış ve muhaliflerinin özgür ve eşit bir kampanya yürütebildiği adil seçimlerle oylayacak olsaydı dahi bu teklif salt muhteva itibariyle savunulabilir mi? Önerilen başkanlık sistemi, sahiden özgür ve adil seçim ve siyaset şartlarında oylandığı ve kabul gördüğü takdirde Türkiye’deki kimi tıkanıkları çözecek bir yapı olabilir mi?

Maddelerin detaylı hukukî tartışmaları elbette anayasa hukukçuları ve anayasal sistemler uzmanı siyaset bilimciler tarafından yapılıyor. Yalnız bir liderin arzularını karşılamak hatırına evet oyları verecekleri bir yana bırakırsak, siyaset bilimiyle ilgisi olmamış kişiler dahi pratik akılla tartıştığında işin rengi değişiyor. Kişilerden bağımsızlaşıp soyut bir sistem tartışmasına geçildiği noktada, “güçlenen Türkiye,” “yedi düvel,” “algı yönetimi” gibi mistisizm unsurlarıyla bulutlanmamış çıplak zihinle bakıldığında, bu anayasa teklifinin herhangi bir vatandaşı kaygılandırmaması çok güç görünüyor.

Zaten dikkat edilirse evet kampanyası en çok da coğrafyamızın Babilli, Hititli, Asurlu, Mısırlı binlerce yıllık geçmişinden Mübarek, Esed ve Saddam gibilerin “cumhuriyetçi başkanlık” rejimleriyle meşhur günümüze dek zaten pek alışık olduğu “istikrar” ve “güçlü” lider temaları etrafında şekilleniyor. Ancak kendi ömürleri boyunca istikrar sağlayabilmiş bu ömür boyu liderliklerin, sistemler idame ve finanse edilemediği noktada, ülkelerini büyük maceralara attığı ve nihayetinde dünya ölçeğinde felaketlere yol açtığı ufak bir detay imişçesine atlanıyor. Hepsinden öte, yaşadığımız coğrafyanın sahiden de güçlü ve istikrarlı despotizm geçmişi çok da marifetmiş gibi, “istikrar” ve “güçlülük,” ehliyet, likayat, adalet ve iyi yönetim gibi ahlâkî idealleri ezip geçercesine bizatihi olumlu üst değerler şeklinde pazarlanıyor.

Sonuçta bir kişiyi değil sistemi oylayacağımıza göre, Erdoğan’ı süper yetkili başkan görmek isteyen seçmenlere sorulacak en basit soru “bu kadar yetkili bir başkanlığın yarın bir Kılıçdaroğlu’nun, Bahçeli’nin, Demirtaş’ın seçilerek oturduğu bir makam olmasına evet der misiniz?” olmalıdır. Devran değişip bir CHP’linin de bu makamı birkaç seçim sonrası işgal edebileceğini teknik bir ihtimal olarak dahi yoksaymıyorsak -ki o zaman zaten resmen adı konmuş tek parti rejimindeyizdir-, bu soru en başta bu tabanı düşündürmelidir.

İşin garibi, varoluşsal dürtüsü “iktidar korkusu” olan liberal siyasal teorinin takipçileri arasında dahi bu teklife gerekçe üretme çabalarının gözleniyor olması. Halbuki liberal teorisyenlerin öncülük ettiği “rızaya dayalı idare,” “güçler ayrılığı” ve “denge-denetim” gibi fikirler ve mekanizmalar geliştirildiğinden bu yana vecize niteliği almış pratik hikmet, “güç yozlaştırır”dır. Sınırlandırılmamış, dengelenmemiş, denetlenmemiş ve temerküz etmiş güç, kaçınılmaz biçimde suistimal edilir ve istismar ile adaletsizliğe yol açar. Aslında iyi yönetim ve adalet gibi bütün insanlığın uzlaştığı ilkelerde özellikle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren birçok Müslüman düşünür de tamamen İslâm’ın ilk dönem siyasal tecrübesindeki örnekleri öne çıkararak bu prensiplerde birleşmişlerdi. Onlar da şeffaf olmayan siyasal süreçlere karşı şeffaflık, layüselliğe karşı hesap verebilirlik, iltimasa karşı liyakat, istişaresizliğe karşı şûra gibi siyasal ahlâk idealleriyle bu pratik hikmeti kendi dillerinde ifade etmeye çalıştılar. Önümüzdeki anayasa teklifininse, ister İslâmî iyi yönetim ideallerinden, ister liberal normatif denge-denetim ilkelerinden, isterse çok daha sosyalist veya anarşist bir temel insan eşitliği ve özgürlüğü perspektifinden bakılsın, herhangi bir ülkeyi yüzlerce yıllık siyasî hikmet birikiminin öncesine götürecek denli bir tehdit arz etmesi ortak bir endişe kaynağı olmalıdır.

Emre Bağce’nin 63 maddede mevcut durum ile karşılaştırmalı olarak çok sarih bir dille ifade ettiği, belirttiği gibi, önerilen düzenleme mevcut durumdaki denge-denetim mekanizmalarından birçoğunu ortadan kaldırıp sınırlanmamış, dengelenmemiş, temerküz etmiş ve layüsel bir güç merkezi örüntülüyor. Aslında dikkat edilirse referanduma evet kampanyasında dindar tabana hitap edilirken bile ahlâktan bağımsız, çıplak bir güç diline müracaat edilmekte, söylemsel makyajlar bir yana göz göre göre yanıltıcı reklamcılık teknikleri kullanılmaktadır.

Güç diliyle bezeli bu kampanyalara bakılacak olursa, diğer taraftan da meclisin zayıflamayacağına, yargının bağımsızlığının kaybolmayacağına halkı ikna için inanılmaz çabaların sarf edildiği göze çarpıyor. Güçler ayrılığı ve denge-denetimin temel mantığıyla alay edilircesine hem “güçlü meclis” hem de “güçlü başkanlık” olabileceğine seçmen inandırılmaya çalışılıyor. En iyimser yaklaşımla güç kavramından bihaber kişilerin kaleminden çıkabilecek bu sözler, meclisin güçlü olduğu bir rejimde başkanlığın gücünün, başkanlık güçlendirildiğinde de meclisin gücünün azalacağını gözden kaçırıyor.

Yine çok çarpıcı bir yanıltıcı reklam kampanyası misali olarak “HSYK’nın 4 üyesini cumhurbaşkanı, 7 üyesini ise meclis seçecek” (yani “meclis güçlendiriliyor”) denirken HSYK’nın şu an sahip olduğu 22 üyeden 4’ünü partisiz cumhurbaşkanının seçtiği, yeni önerideyse partili bir cumhurbaşkanının, zaten kendi belirlediği bakan ve müsteşara ilaveten dört tane daha üye seçeceği saklanıyor. Dolayısıyla en basit matematik hesabında bile yargının kilit bir kurumunun 13 üyesinin 6’sı siyasi parti kimlikli cumhurbaşkanının doğrudan kontrolünde olacaktır. Üstelik başkanla aynı gün seçilecek, yani aynı anlık halk iradesini yansıtacak, dolayısıyla başkanın partisinin, haliyle başkanın kontrolünde olacağı kuvvetle muhtemel meclisin de yedi üye belirleyecek olması, yargı erkini yürütmenin tedip ve disiplin şubesine çevirecektir. Durum böyleyken, anayasanın 9. maddesine “bağımsız”ın yanı sıra “ve tarafsız” ibaresinin eklenmesinin, yapısal olarak özerkliği ve bağımsızlığı imkânsızlaştırılmış yargıyı bir kalem hamlesiyle tarafsızlaştıracağı sanısı uyandırılmaya çalışılıyor. Halbuki hukuk metinlerinde anılan değerler bu değerleri ihdas ve garanti edecek kurumsal düzenekler olmadıkça boş slogan olarak kalır. Anayasalara bakıldığında dünyadaki devletlerden “demokrasi,” “sosyalist,” yahut “İslam devleti” olmayan pek az devlet varken gerçekte bu rejimlere dahil edebileceğimiz devlet bulmak dünyanın epey güç işlerinden biridir.

Sahi güçlü ve temsiliyeti artmış meclis olmak, milletvekili sayısını 550’den 600’e çıkarmakla ve seçilme yaşını 18’e düşürmekle mi sağlanacak? Milletvekili sayısının şişirilmesi, milletvekilinin adaylık sürecinin tepeden değil tabanca belirlenmesinden özgür ifadenin önşartı dokunulmazlığa, yürütme denetiminden parti içi demokrasi mekanizmalarına, özgür ve özerk faaliyeti garantileri sağlanmadıkça, halkın alınteri vergisinin daha çoğunun meclise harcanmasından öte ne gibi fark yaratacaktır? Seçilme yaşını on sekize düşürmek meclisi mi güçlendirecek yoksa üniversite eğitimi alacağı yaşta birçok genci göze girme mükâfatı olarak güçlü liderlerin sözcülerine dönüştürüp bilgi ve birikimsiz nutukçuları mı çoğaltacaktır? Güçlü başkanların ödül mekanizmasına dönüşmüş, tepeden danışıksız belirlenen, tabansızlaşmış ve halkla ilişkisi ancak nihai onay almaya dönüşmüş bir milletvekili kitlesi, meclisi kime karşı nasıl güçlendirecektir?

Başkanlık sistemine geçiş elbette bizatihi diktatörleşme göstergesi değildir ama başkanlık sisteminin istisnai olarak işleyebildiği bir örnek olan ABD’de dahi, Huntington’ın “seçilmiş kral” şeklinde nitelediği başkanı dizginleyebilmek için olağanüstü sıkılıkta denge ve denetim mekanizmaları icat edilmiştir. Aslında başkanlığa çok daha az itiraz görecek olan bir geçiş, belki de bu tür mekanizmaları eksiksiz almış bir tasarıyla olabilirdi.

Örnekler demeti olarak ele alınacak olursa, ilkin, ABD sisteminde başkanın gücü hem yatay hem dikey olarak dağıtılan güçlerle dengelenmiştir. Dikey düzlemde bunu sağlayan en önemli prensip federalizmdir. Seçilmiş valiler, kendi tabanlarıyla başkandan bağımsız bir güç alanına sahiptir. Federal sistem olmaksızın ihdas edilen başkanlık sistemi en başta dikey düzlemde büyük bir temerküz tehlikesi arz eder.

İkinci olarak, iki kamaralı meclisin özellikle senatosunun işlevi sadece farklı nüfuslu eyaletlere eşit temsil sağlamak değildir. Senato aynı zamanda başkanın keyfîliğini engellemek ve tercihlerinde tek adamlaşmasına karşı siyasal mutabakatı sağlamak gibi bir işlev de görür. Önümüze konulan teklifin aksine bakanlar, üst düzey bürokratlar ve büyükelçiler ancak senato tarafından onaylanırsa göreve başlayabilir. Dolayısıyla başkan, keyfîlikten alıkonarak diğer toplumsal tabaka ve temsiliyetlerle uzlaşmaya bir ölçüde de olsa zorlanmış olmaktadır. Tasarıda ise bu görevliler başkanın tek taraflı keyfi tercihiyle görev almanın ötesinde, onları yöneten yasama niteliğindeki teşkilat kanunu dahi başkanın şahsî tasarrufuna teslim ediliyor. Dolayısıyla başkan hem kanun yapacak hem bunu uygulayacak, yani yasama ve yürütmeyi bu hususta şahsında toplayacaktır.

Hatta bunun da ötesinde yürütme gücü bir kuruldan alınıp başkanlığa verilmekle kalınmıyor, onun ve keyfi tasarrufla atadığı kişilerin hesap verebilirliği bile mevcut seçilmiş yürütme gücüne nazaran yok derecesine düşürüyor. Bu layüsellik en çok parlamenter sistemin güvenoyu ve gensoru gibi meşruiyet ve denetim mekanizmalarını, ilgili başlığı çıkaracak derecede lağveden hükümlerde görülüyor (Madde 6).

ABD sisteminde ise yargı, özellikle anayasa mahkemesi, anlık halk iradesinin iki yılda bir yansıdığı yasama ve yürütme karşısında halkın hak ve özgürlüklerinin garantörlüğü adına olağanüstü işlevler görebilecek bir özerkliğe ve güvenceye kavuşturulmuştur. Yargı böylelikle yürütmeyi denetlerken, yasama da zaman zaman sistemi kilitleme pahasına başkanı zorlamakta, zor bir süreç olsa da en son Clinton skandalında görüldüğü üzere, en azından başkanın utanç yaşayacağı bir azil sürecini çok zorlanmadan başlatmaktadır.

Aslında başkanlık sisteminin istisnai başarılı örneği ABD’de bütün bu yapısal ve kurumsal mekanizmaların çok önemli bir tamamlayıcısı başkanlık seçimleri ile meclis seçimlerinin iki yıl arayla, birbirinden farklı zamanlarda yapılması, dolayısıyla anlık ve değişken halk iradesinin bütün bir döneme hükmetmesinin önünün alınması, başkanın da dönemi bitmeden partisi üzerinden iki yılda bir sandıkta hesap verebilmesidir. Böylece halk, gücünü suistimal etme riski arz eden bir başkanı yeni seçeceği temsilciler meclisi ve senatoda muhalif parti ağırlığıyla denetletme şansına kavuşmaktadır. Bizzat halka verilmiş bu ilâve denetim mekanizması olmaksızın başkanlıkla aynı anda yapılan seçimle teşekkül eden meclisin elinde kalmış tek tük denetim yetkileri tek adamlığı önlemek için yeterli kurumsal otoriteye sağlamaktan çok uzaktır.

Bu örnekler elbette ABD’nin başkanlık sistemini idealize etmek için paylaşılmadı. Yalnız istisnai bir başarılı örnek olarak gösterilen bu sistemin ancak böylesine katı denge-denetim mekanizmaları ile var olabildiğini, onlarsız çok daha sorunlu bir yapıya dönüşebileceğini vurgulamak gereklidir. Bu mevcut haliyle dahi Trump’ın, asırlardır işleyen bir sistemin sınırlarını ve sağlamlığını zorladığını ve sınadığını görebiliyoruz. Tam da kendi tartışma sürecimizde Trump’ı yakından gözleyebiliyor olmamız bize ABD gibi nispeten başarılı bir başkanlık sistemi örneğinin bile Trump gibiler eline geçtiği takdirde bütün bir devlet cihazını ne denli kargaşaya itebildiğini anlatabilmiş olmalıdır.

Son olarak kamuoyunda çokça tartışılmış olması itibariyle değinilecek olursa, keyfilik çağrıştıran meclisi fesih yetkisi, yanıltmaların aksine mevcut sistemde de bulunan bir yetki değildir. Mevcut sistemde meclisin ancak kendi başına hükümet oluşturamaması durumunda, onu hükümet kurmaya zorlamak için ihdas edilmiş bir mekanizmadır. Diğer durumlarda meclis, en azından seçilmiş cumhurbaşkanlı mevcut duruma kadar, birçok üçüncü dünya başkanlık rejiminde gözlenenin aksine, cumhurbaşkanı figürünün tehdidine maruz kalmadan çalışabilmiştir. Halbuki yeni öneride çok güçlü bir başkan, seçim hesaplarının bir parçası olarak, keyfî yere, meclisi seçim tehdidiyle tercihlerini kabule zorlayabilecektir. Şu anki sistemde dahi, 7 Haziran seçimleri sonrası tecrübe ettiğimiz üzere, cumhurbaşkanının baltalamasıyla hükümet oluşmaması olağanüstü bir saray vesayeti doğurmuştur. O halde güçlü bir tabanla gelmiş ve yeniden seçilme şansı kuvvetli bir başkanın, ucu feshe çıkan böylesi bir tehditle meclis üzerinde kılıcını sallayacağı uzak bir ihtimal değildir.

16 Nisan’da, 2015 Kasım seçimlerinin ardından yine bir “sopalı seçim”de belki de son defa “hayır” deme özgürlüğümüzü kullanacağız. Bu referandumda Türkiye’nin cumhuriyetten çok daha eskilere uzanan, gelgitlerle de olsa aslında iki yüz yıllık bir “sınırlı iktidar” tesis çabasının sonunu da oyluyor olma ihtimalimiz yüksek. Türkiye, karşılaştırmalı siyaset literatürünü “hayat boyu başkanlar” fenomeniyle meşgul eden devletler arasında mı yerini alacak, yoksa iki yüz yıllık modern devlet ve anayasal tecrübesini bütün gelgitlerine rağmen muhafaza mı edebilecek? Önümüzdeki on yılları başkanlığın babadan oğula veya damada geçtiği, eşlerin başkan yardımcısı atandığı, ayrılmış olması gereken güçlerin kâğıt üzerinde bağımsız ama de facto olarak sarayın şubesi olarak çalıştığı bir Türkiye’de geçirebiliriz. Saddam Irak’ından, Hafız Esed Suriyesi’ne aşina olduğumuz, muhalif aydın ve yazarların hayat boyu hapiste çürüdüğü ve komşunun komşunun ihbarından korktuğu muhaberat devletinin, hayatın her alanında sembolik üretimi yapılan bir ebedî lider kültünün ve sadece tek bir partiye gerçek anlamda oy verilebilen sahte seçimlerin karakterize ettiği bir gelecek bizi bekliyor olabilir. Hayır kampanyasının devlet aygıtının bütün güçleriyle bastırılıp kısılmaya çalışıldığı bir vasatta, her şeye rağmen ümidimiz, seçmenin sadece lideri için değil, karşı olduğu partilerden gelecekte başkan olabilecekler için de evet diyebilecekleri bir güç ve yetkiler demetine evet, diyemeyeceklerine ise tereddütsüz bir hayır demeleri.


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.