Modern tarihimizin ilk darbesi

Abdülhamid, iktidarı döneminde yaşanan hiçbir felaketin sorumluluğunu üstlenmemiştir... Ne var ki, o buna rağmen, mutlak iktidarını ilan ederek, ülkeyi tek adam diktatörlüğü altına aldı... Osmanlı’yı yıkıma götüren, felaketler dolu 30 yıl, böylece başladı.
II. Abdülhamid

Alp Altınörs*

23 Aralık 1876, Osmanlı’da Birinci Meşrutiyet’in ilan edildiği tarihtir. Anayasanın ilan edildiği ve Meclis-i Mebusan’ın açıldığı bu tarihin, Tanzimat ve Islahat Fermanları arka planıyla birlikte modern Türkiye’nin başlangıcı olduğu, tarihçilerce genel kabul görmektedir. Bundan hareketle “150 yıllık bir parlamento geleneğinden” söz edilmektedir. Gerçekte bu, darbelerle kesintiye uğramış bir gelenektir ve en uzun kesinti ise meclis açıldıktan kısa süre sonra Abdülhamid’in darbesiyle başlayan 30 yıllık İstibdat Dönemi’dir.

14 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı fesheden, anayasayı askıya alan Abdülhamid, bir saray darbesiyle mutlak hükümdarlığını ilan etmiştir. İstibdat Dönemi, 1908 Hürriyet Devrimi’ne kadar sürmüştür. Bu, modern tarihimizin ilk darbesidir.

Birinci Meşrutiyet, esasen Sultan’ın haklarını resmileştiren, hak ve özgürlükleri oldukça sınırlı çerçevede tanıyan ama kâğıt üzerinde de olsa bütün Osmanlı tebaasının (Müslüman, Hristiyan fark etmeksizin) eşit olduğunu duyuran bir anayasanın ilanıyla başladı. Bu anayasa temelinde, padişahın danışma meclisi statüsünde bir Meclis-i Mebusan toplandı. Burada, 80 Müslüman ve 30 Müslüman olmayan mebus yer almıştır. Bu Meclis fiilen sadece 6.5 ay çalışabilmiştir.

Her ne kadar Meşrutiyet resmen Sultan II. Abdülhamid’in fermanıyla ilan edilmiş ise de Kanun-u Esasi ve Meclis-i Mebusan gerçekte Sadrazam Mithat Paşa’nın uzun yıllar süren çalışmalarının ürünüydü. Abdülhamid istemeyerek ilan ettiği Meşrutiyet’in özünü boşaltmak için ilkin 5 Şubat 1877’de Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan azletti ve sürgüne gönderdi; sonra Rusya ile Osmanlı’yı yıkılmanın eşiğine getiren ’93 Harbi’ne girdi (23 Nisan 1877, Hicri Takvimle 1293). Bu savaş, Osmanlı’nın mutlak yenilgisi ve Rus ordularının İstanbul’u kısmi işgali ile sonuçlandı. Bunun ardından Abdülhamid Meclisi süresiz “tatil etti”, anayasayı ise askıya aldı. Böylece 30 yıl sürecek istibdat rejimi başlamış oldu.

İÇTE DEMİR YUMRUK, DIŞTA TAVİZ

Abdülhamid sadece Meşrutiyet’i ortadan kaldırmakla kalmadı. Tanzimat döneminde güç ve ağırlık kazanan Bâb-ı Âli Hükümeti’ni de etkisizleştirdi. Yıldız Sarayı merkezli bir tek adam yönetimi kurdu. Basın sansürlendi, her türlü eleştiri yasaklandı. Ülkenin her yanına yayılan bir hafiye örgütü kurdu. İçte demir yumrukla yönetirken Avrupa devletleri karşısında ise denge ve taviz siyaseti izledi. Ünlü “Muharrem Kararnamesi” ile Genel Borçlar İdaresi (Düyun-u Umumiye) kurularak Osmanlı bütçesi Avrupa devletlerine teslim edildi.  Böylece Osmanlı, emperyalizmin yarı sömürgesi haline geldi.

Osmanlı, en büyük toprak kayıplarını da Abdülhamid devrinde yaşadı. 93 Harbi’nin ardından Rusya ile imzalanan Ayastefenos  Anlaşması ile Kars, Ardahan, Batum-Artvin ve Doğubeyazıt Rusya’nın işgali altına girdi. Osmanlı Avrupası birbiriyle teması olmayan üç parçaya bölündü. Bulgaristan, Rusya’nın işgali ve himayesi altında bir “özerk prenslik” oldu, sınırları Tuna’dan Ege’ye uzanarak bütün Makedonya’yı kaplıyordu. Abdülhamit, bu anlaşmadaki kayıpları azaltmak için İngiltere ve Avusturya’nın yardımını istedi. Nihayet Berlin Kongresi’nde Osmanlı Avrupası yeniden bir bütün haline getirildi. Bulgaristan’ın sınırları Ayastefenos’a göre neredeyse yarı yarıya azaltıldı. Doğu ve Doğubeyazıt ve Artvin iade olsa da Batum-Ardahan-Kars-Kağızman kalıcı olarak Rusya’ya bırakıldı. Ne var ki bu “yardımın” karşılığında bu kez İngiltere, Kıbrıs’ı, Avusturya ise Bosna- Hersek’i işgal etti. Fransa çok geçmeden Tunus’u, İngilizler Mısır’ı,  işgal etti. Girit, Avrupa devletlerince işgal edildi. Kısacası, Abdülhamid dönemi, Osmanlı’nın parçalanma dönemi oldu.

İSTİBDAT ÇARE OLMADI

Kapitalist Batı karşısında Osmanlı’yı toplumsal ve siyasal yaşamı dondururarak bitkisel hayatta tutan Abdülhamid büyük felaketlere yol açtı. Her türlü yenilik akımını zorla bastırarak, Avrupa devletlerinin Osmanlı’yı parçalayıp yutmasına kolaylık sağladı. İstibdat, Osmanlı’nın “beka sorununa” çare olmadı.

MİTHAT PAŞA’NIN REFORM ÇABALARI

Mithat Paşa, Tanzimat paşaları arasında, Avrupa’daki demokratik devrimlerle etkileşime girmiş, burjuva demokratik fikirleri benimsemiş, en ileri unsurdu. Osmanlı’nın kurtuluşunu meşruti idarede görüyordu. Bütün Osmanlı tebaasını “eşit yurttaşlık” potasında birleştirecek bir anayasadan yanaydı. Böyle bir anayasasının Rus Çarlığı’nın Balkanlar’daki yayılmacı planlarını durduracağına inanıyordu.

O, ilk sadrazamlığını yaptığı Abdülaziz devrinden başlayarak Meşrutiyetin amacı doğrultusunda sistemli bir çalışma yürüttü. Hüseyin Avni Paşa’nın liderliğindeki Abdülaziz’i tahttan indirme hareketine katıldı. Yeni Osmanlı fikirlerine taraftar ve Meşrutiyet yanlısı olan Şehzade V. Murad’ın tahta çıkmasını sağladı. Osmanlı’nın V. Murad’ın padişahlığında Meşrutiyete geçmesi kesin gibi görünüyordu. Ne var ki, Abdülaziz’in tahttan indirilmesini sindiremeyerek intihar etmesi (veya bazı kaynaklara göre Hüseyin Avni Paşa tarafından öldürülmesi) V. Murad’ı sarstı. Ruh sağlığı bozuldu. Tam o günlerde Çerkez Ahmet adlı bir saray muhafızı, sözüm ona ‘bireysel’ bir eylem yaparak hükümet toplantısını bastı ve Serasker (Genelkurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa’yı öldürdü. Bu iki gelişme, II. Abdülhamid’e tahtın yolunu açtı.*

Abdülhamid, tahta geçebilmek için Mithat Paşa’ya meşrutiyet sözü vermiş, “Meşrutiyet usulüne dayanmayacak bir hükümeti asla kabul etmem!” demiştir (Mithat Sertoğlu). Böylece V. Murad tahtta sadece 93 gün kalabildi. Akıl sağlığı düzelene kadar “geçici olarak” tahtın Abdülhamid’e devrine karar verildi. V. Murad sonradan iyileştiği halde Abdülhamid ona tahtı iade etmemiştir. Abdülhamid’e yönelik gizli muhalefetin bir kısmı V. Murad’ın fiilen “hapsedildiği” Çırağan Sarayı’ndan kaçırılarak yeniden tahta oturtulması girişimlerine soyunmuştur.

II. Abdülhamid tahta çıktığında verdiği taahhütler nedeniyle mecburiyetten dolayı Meşrutiyet’i ilan etmiştir. Ama onu ortadan kaldırmak için de fırsat kolluyordu. Bu amaçla ilk olarak Meşrutiyet’in yaşayan canlı temsilcisi Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan azledip sürgüne gönderdi (5 Şubat 1877). Mithat Paşa, halk içinde sevilen ve sayılan bir kişiydi. Padişahın onu keyfi biçimde sürgüne göndermesi tepkilere yol açtı. Medrese öğrencileri Beyazıt Camii’nde toplanarak Mithat’ın yeniden Sadrazam yapılması için Padişaha verilmek üzere bir dilekçe imzaladı. Aynı içerikteki bir dilekçeyi kısa sürede, İstanbul halkından 80 bin kişi imzaladı. Meclis’in açılmasının ertesi günü Medrese ve Harbiye öğrencileri, İstanbul halkının geniş katılımıyla Yıldız Sarayı’na yürüdü. Bütün bunlar Mithat Paşa’yı tasfiye etmeye kesin kararlı olan Abdülhamid’i durduramadı. Protestolara katılanlar cezalandırıldı (Mithat Sertoğlu).

Mithat’ın sadrazamlıktan azledilmesi ve sürgün edilmesinin resmi gerekçeleri şunlardı:

– Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi olayına karışmış olmak.

– Padişaha ve devlet tahakkümüne kalkışmış olmak.

– Fransız ihtilalindeki “Gard Nasyonal”e benzer bir “Millet Askeri” kurmaya çalışmak.

– Hilafetin, saltanattan ayrılması fikrini ileri sürmüş olmak.

Abdülhamid hatıratında, Mithat Paşa’nın “suçları” arasında şunları da sayıyor: “Mithat Paşa’nın anormal davranışlarından birisi, Hristiyanlardan bir gönüllü taburu kurarak sancaklardaki ay yıldızın yanına haç koydurması ve o halde İstanbul sokaklarından geçirip Niş’e göndermesi idi.” (Mithat Paşa bu organizasyon ile Hristiyanların da Osmanlı için savaştığını göstermek istemişti.) “Osmanlı tarihinin hiçbir devrinde görülmeyecek şekilde,  Hristiyan ruhani liderlerini makamlarında ziyaret etmişti.” “Hele Müslüman olmayan talebelerin de Harbiye’ye kabul edilmeleri teklifinde bulunması, bardağı taşıran son damla idi (Aktaran; Ömer Faruk Yılmaz).

Mithat’ın hazırladığı anayasa taslağında Türkçe’nin yanı sıra azınlıkların konuştukları dillerin de resmi dil sayılması maddesi vardı (Bu madde  Abdülhamid tarafından çıkarılmıştı). Keza o, Müslüman ve Hristiyan gençlerden oluşan bir “Millet Ordusu” örgütlemeye çalışıyordu. Doğrudan Sadrazama bağlı olacak bu ordu, Meşruti yönetimin temelini oluşturacaktı.

Mithat Paşa, vilayet yönetiminde meclisler kurulmasını öngören Fransız vilayet nizamnamelerini Osmanlı yönetim sistemine aktarmış; Bulgaristan ve Irak’ta bunları uygulamaya koymuştur (H. İnalcık). Mithat, Osmanlı saltanat rejimini içeriden dönüştürmeye çalışan bir burjuva demokratik reformcuydu. Ne var ki bunda başarılı olamadı. Onun en büyük hatalarından birisi, getirmeye çalıştığı meşruti hükümetin ve eşit vatandaşlığın, Avrupa hükümetlerince destekleneceğini sanmasıydı. Böylece, Osmanlı, Rus Çarlığı’na karşı İngiltere ve Fransa’nın desteğini alabilecekti. Oysa tam tersi oldu. Meşrutiyetin ilanı esnasında İstanbul’da toplanmış bulunan Tersane Konferansı’nda altı Büyük Devlet, Rusya’nın Balkanlar’a dönük taleplerine tam destek verdiler. Bu durum, Mithat’ın sadrazamlıktan düşüşünün pratik gerekçesini oluşturdu. Büyük devletler, H. İnalcık’ın da belirtiği gibi anayasal girişimlere destek vermediler. İşlerini Yıldız Sarayı ile çözmeyi tercih ediyorlardı. Osmanlı’nın Müslüman, Hıristiyan, Yahudi vd. halklarının tümünü temsil eden bir mecliste kaynaşmalarını kendi siyasi manevraları için bir engel olarak görüyorlardı. Avrupa demokratik kamuoyunda ise Mithat’ın girişimleri sempatiyle karşılanıyordu. İngiliz demokratı Urguhart, Meşrutiyeti destekleyen yazılar yazmıştı.  Karl Marx ise Mithat Paşa’nın “eşit yurttaşlık” temelindeki anayasal reformunun, Türkiye’nin Avrupa kapitalistlerinin boyunduruğundan kurtulmasının yegane yolu olduğunu yazmıştı (Aktaran Taner Timur). Taif’te Ölüm

Mithat Paşa, fikirleri ve reformlarıyla Abdülhamid istibdadı boyunca, büyük bir tehdit olarak görüldü. Önce, Avrupa’ya sürüldü. Sonra, orada yaygın hüsn-ü kabul gördüğü anlaşılınca geriye çağrılıp Şam ve İzmir’e vali olarak yollandı. Ama etrafını saran hafiye ağının ortasında, valilik yapabilmesi de mümkün olmadı. Nihayet, Abdülaziz’i öldürtmekle suçlanarak tutuklandı. Yıldız Sarayı’nın bahçesinde kurulan Çadır Mahkemesi adlı “özel mahkemede” göstermelik bir yargılama sonucunda idama mahkûm edildi. Ne var ki, bu ceza uygulanmadı ve Abdülhamid tarafından müebbet hapse çevrildi. Mithat Paşa, Taif Zindanı’na  gönderildi.

İlerleyen yıllarda, istibdat rejimi zayıfladıkça, paranoyaya kapılan Abdülhamid, Mithat Paşa’yı Taif Zindanı’ndaki  hücresinde boğdurttu. 6-7 Mayıs 1884’te Mahmut Celadettin Paşa ile birlikte öldürülüp Taif Kalesi dışındaki Metruk Mezarlığı’na gömüldüler. Yıllarca mezar taşsız olarak yattı.

1908 Devrimi’nin ardından Mithat Paşa “Hürriyet Kahramanı” ilan edildi, mezarı yaptırıldı. Cumhuriyet döneminde ise mezarı İstanbul’a nakledildi.

1908 Temmuzunda Türk- Müslüman, Ermeni, Rum, Arap, Arnavut ve bütün Osmanlı halklarının kendi anadillerinde hürriyet sloganlarını haykırdığı Hürriyet Devrimi gerçekleştiğinde, nihayet Mithat Paşa’nın “eşit yurttaşlık” fikri muzaffer olmuş gibi göründü. Ne var ki, iktidarı ve devrimin kazanımlarını gasp eden İttihat- Terakki Partisi bunun tam tersi yöne saparak Türkçü- Turancı çizgide yeni bir Zulüm Devleti yarattı. İmparatorluk bakiyesi bir ülke olan Türkiye’de demokratik devrimin içinde yaşayabileceği, hayat bulabileceği yegane siyasal çerçevenin ‘Halkların Eşitliği’ olduğu, 1908 Devrimi’nde böylece somut olarak ortaya çıkıyordu.

“ESNAF PARÇASI” PADİŞAHI ELEŞTİRİNCE!

93 Harbi’nin bitiminde Ayastefanos’a (Yeşilköy) karargâh kuran Rus Ordusu “Barış şartlarını” iletmiş, Abdülhamid’in yanıtını bekliyordu. Abdülhamid, bu denli ağır bir anlaşmanın sorumluğunu tek başına üstlenmek istemiyordu. Ama konuyu Meclis-i Mebusan’da tartışmaya açarsa karşılaşacağı ağır eleştirilerin de farkındaydı. Bu nedenle, konuyu meclis gündemine getirmeden, Yıldız Sarayı’nda bir olağanüstü meclis topladı. Bu toplantıya Meclis’ten sadece 5 mebus davet edilmişti. Ne var ki, toplantıya çağrılanlardan Astarcılar Kethüdası Ahmet Efendi adlı bir esnaf, padişahı sert biçimde eleştirme cüretini gösterdi.

“Mebusan Meslisi” dedi, “Kendi bilgisi dışında meydana gelmesine sebebiyet verilmiş bulunan bir durumdan dolayı asla mesuliyet kabul etmez. Bundan başka, Meclis’in müzakere ettiği meselelere çit reylerin hiçbirisi dinlenmemiştir. Kararlar yerine getirilmemiştir. Siz, bizim düşüncelerimizi çok geç soruyorsunuz. Felaketin önünü almak henüz mümkünken bize ciddi biçimde başvurmalıydınız.”

Esnaftan bir adamın, bir padişahı, yüzüne karşı açıkça eleştirmesi, ilk kez görülen bir durumdu! Abdülhamid öfkelenerek; “Bu savaşa ait hiçbir sorumluluğun kendisine yıkılamayacağını, bu sözleri kabul edemeyeceğini, bilakis, kendisine düşen vazifeyi yerine getirmekten ötürü, milletinden mükafat  beklediğini söyledi.

Sözlerini de; “Ben artık Sultan Mahmud’un yolundan gitmeye mecbur olacağım” diyerek bitirdi. (Mithat Sertoğlu)

Abdülhamid, bu sözleriyle, Tazminat ve meşrutiyet devirlerinin sonunu ilan ediyor, dedesi II. Mahmud’un mutlak monarşi dönemine döneceğini (1808-1839) belli ediyordu. Nitekim, 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı feshetti. Anayasa resmen kaldırılmasa da fiilen askıya alındı. Meclis’te Abdülhamid’i eleştirmiş olan mebuslar, hapse atılmaktan zor kurtuldular. Bütün mebuslar, memleketlerine gönderildi.

Abdülhamid’in eleştirilmesine getirilen bu yasak, istibdat devri basın sansürünün temeliydi. “Burun” (Abdülhamid’in iri burnuna imalı gönderme yapılır diye), Girit” (1897 Yunanistan harbinde, savaşı kazanan Osmanlı’nın buna rağmen Girit’i kaybetmesi eleştirilir diye) ve “Yıldız” (İstibdat’ın merkezi olan Yıldız Sarayı, kast edilebilir diye) yasaklı sözcükler arasındaydı.

Halk bir araya gelir, sohbetlerde istibdat eleştirilir diye, 3-5 kişinin bir araya gelip saz çalması, hatta kalabalık düğünler yapılması yasak edilmişti. Ülkenin her yanına yayılmış binlerce muhbir, Saray’ı eleştiren herkesi “jurnalliyordu”

Abdülhamid, devrilme paranoyası içinde sürekli Sadrazam değiştiriyordu. Ama onun dahi aklına, Sadrazamlık makamını lağvetmek gelmemişti.

Abdülhamid, iktidarı döneminde yaşanan hiçbir felaketin sorumluluğunu üstlenmemiştir. Örneğin, ’93 Harbi’nde yaşanan yenilgiden, savaştan üç ay önce sürgüne gönderdiği Mithat Paşa’yı sorumlu tutmuştur! (Kişisel Hatıratı) Ne var ki, savaştan sakınmak kadar, savaşa girmek de, sadrazamını sürgün etmiş bulunan Abdülhamid’e ait bir karar olacaktı. Bu savaşta, ileri sanayisi ve savaş tekniğiyle Rus ordusunun gelip gelmesi beklenebilirdi. Ama her iki cephede tam bir bozgun yaşanması, devlet bütçesinden muazzam harcamalar yapılarak oluşturulan donanmanın savaşta hiç kullanılmaması, Rus ordusunun İstanbul’u kısmen işgal edecek denli ilerlemesi ve İstanbul’un düşmesinin ancak İngiltere’nin müdahalesiyle engellenebilmesi, Kars-Ardahan-Doğubeyazıt  hattının Rus işgaline girmesi, tümüyle Abdülhamid’in sorumlu olduğu sonuçlardı. Ne var ki, o buna rağmen, mutlak iktidarını ilan ederek, ülkeyi tek adam diktatörlüğü altına aldı.

Osmanlı’yı yıkıma götüren, felaketler dolu 30 yıl, böylece başladı.

Kaynakça
-Midhat Sertoğlu, Mufassal Osmanlı Tarihi. 6. Cilt TTK. 2011.

-Ömer Faruk Yılmaz, Belgelerle Osmanlı Tarihi. 4. Cilt.

-Taner Timur, Marx-Engels ve Osmanlı Toplumu, Yordam Yayınları.

-İlber Ortaylı, İmparatorluğun Son Nefesi, Timaş2014.

-Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, 4. Cilt, İş Bankası Yayınları.

-Taif’te Ölüm, Hıfzı Topuz, Remzi Kitapevi.


*HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı, Tokat T Tipi Cezaevi A-1-4 Çamlıbel / Tokat


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.