Vatan Yahut Silistre: Sürgün akademisyenler

Tarih, tıpkı bunun gibi sürgünlerin kurduğu okullar ve yarattıkları mucizelerle dolu. Bugünlerde yaşanan akademisyen ihraçlarına da böyle bakmak lazım. Bu yapılanlar ihraç değil birer sürgün olarak görülmeli.

Muzaffer Şakar*

Vatan Yahut Silistre oyunu 1 Nisan 1873 tarihinde Güllü Agop’un tiyatrosunda sahnelendikten sonra halk galeyana gelir, sonrasında olaylar çıkar ve Namık Kemal, Magosa’ya Ahmet Mithat Efendi ile Ebuzziya Tevfik Bey Rodos’a sürgün edilir. Rodos sürgünleri, Rodos’ta bir okul açar ve ilkokul talebelerine ders verirler. Üç yıllık sürgünün ardından V. Murad’ın tahta çıkışıyla sürgünler affedilir ve 1876 yılında Rodos’tan ayrılırlar. Ancak Osmanlı’da sürgün eksik olmaz ve temellerini sürgünlerin attığı Süleymaniye Medresesi büyük üne kavuşur. Mesela, Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, Fethiye’den, eğitim için Rodos‘a gönderilir. Süleymaniye Medresesini Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenerek bitirir ve Galatasaray Sultanisine girer. Yıllar geçer, sultanlar, sürgünler ve daha pek çok şey geçer lakin Süleymaniye Medresesi var olmaya devam eder.

 

Almanya’da hâkim olan Ernst Hirsch, 1933 yılında doçentlik unvanını ve hakimlik görevini kaybeder. Aynı yıl, davet üzerine Türkiye‘ye gelir, İstanbul Üniversitesi’nde önce Almanca, birkaç yıl sonra da Türkçe, Ticaret Hukuku ve Fikri Sınai Haklar hukuku derslerini verir. 1943 yılında Ankara Üniversitesi’ne geçer ve burada Ticaret Hukuku, Fikri Sınai Haklar Hukuku, Hukukta Metod, Hukuk Felsefesi, Hukuk Sosyolojisi derslerini okutur. Türk Ticaret Kanunu ile Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun hazırlanmasında büyük rol oynar. Hirsch’le aynı tarihte Türkiye’ye gelen Andreas Schwarz ise İstanbul Üniversitesi’nde, Roma Hukuku ve Medeni Hukuk kürsülerinin en önemli figürlerinden biridir. Yine aynı gruptan olan Philipp Schwartz İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde birçok yeniliğe imza atmıştır. Türkiye’ye sığınan üç yüze yakın profesör Batılı kurumların genç Cumhuriyet’te yerleşmesinde önemli görev üstlenirler. Aradan yıllar geçer, savaşlar biter. Sürgünler geri döner. Ancak bıraktıkları izler silinmez. Ernst Hirsch’in fotoğrafı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin “Şeref Salonu”nda baki kalır.

Tarih, tıpkı bunun gibi sürgünlerin kurduğu okullar ve yarattıkları mucizelerle dolu. Bugünlerde yaşanan akademisyen ihraçlarına da böyle bakmak lazım. Bu yapılanlar ihraç değil birer sürgün olarak görülmeli. Yıllarını üniversiteye vermiş insanlar birer birer okullarından, sınıflarından öğrencilerinden koparılarak üniversite kapılarının dışına çıkarılmakta. Sadece derslerinden değil yaşam alanlarından da uzaklaştırılmaktalar. Bu oldukça tehlikeli bir oyun. Ancak bu oyunun en büyük kaybedeni sürgün edilenler değil, enerjisini yitiren, soğuk binalarıyla ruhsuz ve yalnız kalan üniversiteler olacaktır. Ve kalanlar, gidenlerden daha çok eksilecektir. Osmanlı’da menfilerin (sürgün edilen) sonu gelmedi. Görünen o ki bu gelenek Cumhuriyet Türkiye’sinde de devam edecek. O vakit, bugünün sürgünlerinin de seleflerinden ders alması, durumdan vazife çıkararak, her nerede olursa olsun kaldığı yerden görevine devam etmesi gerekir. Şüphesiz başka zorluklar da yaşanacaktır. Elbet üstesinden gelinir. Çünkü, “hayatı sürgün edemez” ve sevgili Murat Sevinç’in dediği gibi “hakikat, sevgi ve saygınlığı ihraç edemezsiniz”.

*Demokrat Yargı Eşbaşkanı


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.