Anların insanları veya sanal soytarılık

Toplumlar zamanla çürüyebilir; yeri geldiğinde çok kolay öldürebilir, sadece hınç ve nefret üretebilir. Bazı toplumlar kendilerinden dahi tiksindirtebilir. Bazı toplumlar koyunlaşabilir ve bazı toplumlar bunların hepsini aynı anda da yapabilir.

Levent Ünsaldı

İstanbul Beşiktaş’ta patlama… Üzerinden henüz 24 saat bile geçmedi; acıyı yaşamanın, iliklerinde hissetmenin, göstermenin (eğer gerekiyorsa), bunun orta-uzun vadeli yansımalarının kuşkusuz farklı biçimleri var. Bugün hepimiz klavyelere yapışacağız; birileri ey bölücüler diyecek, diğerleri en fantastik komplo teorilerini dillendirecek; birileri “barışseverler” “tatlı su demokratları” “imzacılar” hani neredesiniz diyecek; bu nitelemeye muhatap olanların da “peki şimdi siz neredesiniz” sorusunu yöneltme sıralarını sabırsızlıkla beklediği gibi. Sonra, yarın da yazacağız, ertesi gün de yazacağız; kızacağız, gürleyeceğiz, laf sokacağız. “Herkes sırayla işte azizim” diyecek birisi. Sonra ertesi gün de bunu yapacağız. Ama sonra klavyeyle kurduğumuz ilişkimiz değişmeye başlayacak. Milli yaslar gibi sanal yaslar da bitecek. Klavyeye yönelen zihnin, parmakların öznelliği değişecek. Yeniden profil fotoları değişecek, o selfi pozlarının altına yeniden,”tatlım ya, canım benim, ben de seni:)) öpücük” yorumları yapılacak. Devamında, bir sonraki hafta yeniden yemeğe çıkmaya başlayacağız, yeniden kent merkezlerine gideceğiz (arada bir gül de biz bırakacağız olay mahalline, tabii elbette bir selfie ile, yapmak yetmez göstermek de gerekir, değil mi?), vatan-millet-şehit nidaları atacağız yerine göre, ama arada yine birilerine laf sokacağız, bu arada yine âşık olacağız, yine sevişeceğiz, dayı oğlunun düğününe gideceğiz, çeyrek altın takacağız, arabayı değiştireceğiz… Sonra yine bir “Son dakika”, yine bir patlama; hınçlı klavyeye yeniden dönüş; laf sokmalar milliyetçilik, devrimcilik, sağcılık, solculuk anları; beliklerin yeniden teşekkülü, kimliksel pornografi, düşmanların sanal saflaşması, ötekinin teşekkülü ve imhası. Bu arada telefon çalacak; “Tatlım nereye gidiyoruz kahvaltıya” diyecek biri; “tamam, tamam geliyorum bebişim” diyeceğiz; masada karışık omleti yerken, face veya tweet üzerinden son bir laf daha çakıp hem halen idmanlı olduğumuzu dünya âleme gösterecek, hem de bu arada kabilemizin standartlarına uymuş olacağız…

Böyle gidecek, belki de hep böyle oldu ve böyle de olacak. Toplum denilen şey belki de bu, bilmiyorum. Ecnebi kabilelerde durum nasıl, onu da bilmiyorum, ufak tefek bazı tahminlerim olmakla birlikte. Ama sanırım şu doğru, “insanların anları değil, anların insanları var”. Peki ya acı, peki ya kötülük, peki ya iyilik, pek ya hüzün, peki ya aşk? Kısacası, peki ya evrensel olduğu iddia edilen tüm bu beşer ve değişmez nitelikler? Bunların ne olduğunu bırakalım felsefeciler ve metafizikçiler tartışsın; ilgimi çekmiyor bunlar, hiç de çekmedi, ne bu değişmez tanımlar ne de bunların sosyal bilime sızmış incelikli ama bir o kadar da yavan versiyonları. Tek bildiğim şu; insanlar bazı koşullarda “kötü” olabilirler, zarar da verebilirler; “kötülük” ve “zarar” tanımları da bir ilişkinin ürünüdür; daha doğrusu önemli olan, o tarihsellik ve ilişkisellikte, hem kurumsal olarak hem de gündelik yaşamda bunların içinin nasıl doldurulduğudur: Öldürmek kötüdür, evet, ama belki de her zaman değil, örneğin çocuğunuzu koruduğunuz zaman. Bu, görecelik veya orta yolu bulmak da değil, sadece şu: Yaşam dediğimiz şey, iyiler ve kötüler, haklılar ve haksızlar arasındaki sürekli ve saflı bir mücadele değil. Kendi kabilenizde, kendi timeline’nınızda “kötüleri” dışarıda bırakmak ve bunu yaparken de onay aramak; o öteki “kötü” üzerinden kendinizi inşa etmekten, kendi kabilenizin saflarını sıklaştırmaktan, “o kötüyse ben iyiyim” üzerinden kendinizi ve kendi sözde iyiliğinizi kurmaktan, “kötülüklerinizi” hasıraltı etmekten başka bir şey değil.

Şimdi, tarihsel olarak inşa edilmiş ve durumsal olarak yaşanan bu “iyilik” ve “kötülük” tanımları üzerinde asgari bir mutabakata sahipsek, o halde evet, siz de kötü olabilirsiniz ve kötü oldunuz da, siz de can yaktınız ve yakmaya devam ediyorsunuz da, diğer herkes gibi. Ama tek bir nüansla; bazı toplumlar, bazı kriz anlarında, bizzat kendi toplumsal kurumlarının normalde kötü, acımasız veya sahtekâr olarak addettiği davranışları görmezden gelebilir; üyelerinin bu tür davranışlara yönelmesine ses çıkarmayabilir veya en azından, normal zamanlarda bir sapma olarak değerlendirilebilecek bu “kayışları” pratikte meşrulaştırabilir. Bu oldukça karışık bir mevzuu ama sadece şunu belirtmekle yetineyim. Basitleştirmek gerekirse, burada esasında, metafizik bir tartışmaya girmektense, normatif bir alana, yani “ahlak”ın alanına, toplumsal kurumların ve onların yaydığı normatifliğin derecesine girmekteyiz. O zaman da şu neticeye ulaşıyoruz: Bazı toplumlar, bazı zamanlarda ve gelişimlerinin bir aşamasında, diğerlerine kıyasla normatif anlamda çürüyebilirler; bunu, kurumlarının süregiden normatifliğinin (yani şunu yap bunu yapma, bu genel kuralı şu durumda ancak bu kadar esnetebilirsin, fazlasını yapamazsın ilkesinin) bazı kriz anlarında tamamıyla mecrasından çıkması, “piçleşmesi” olarak alın. Böyle bir durumda bir toplum, örneğin hapishanelerden adi suçluları, katilleri, tecavüzcüleri çıkartıp, yerine yazarçizerleri, düşün insanlarını koyabilir; bir milli maç esnasında, başkentinde katledilen kendi yurttaşlarını yine diğer yurttaşlara ıslıklatabilir; 12 yaşında kızları 60’lık dedelerin koynuna sokabilir; linç edebilir; acımasızca ve umarsızca katledebilir, bir çocuk ölüyü kitlelere ıslıklatabilir. Kısacası bazı toplumlar zamanla çürüyebilir; bazı toplumlar yeri geldiğinde çok kolay öldürebilir, bazı toplumlar sadece hınç ve nefret üretebilir; bazı toplumların kişilerarası gündelik ilişkilerine haset, dedikodu, gıybet, kin ve acımasızlık tamamıyla sinebilir; bazı toplumlar boğucu olabilir, bazı toplumlar kendilerinden dahi tiksindirtebilir, bazı toplumlar koyunlaşabilir ve bazı toplumlar bunların hepsini aynı anda da yapabilir… Ve bu, kahvaltı esnasında, bir elde çatal bir elde cep telefonu, tweet atarak yapılan sanal benlik sunumları soytarılığından daha ağır, dramatik ve yıkıcı bir şeydir.


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.