Lozan’a savaş Musul’a barış

Hükümetin Lozan tavrı, yayılmacı devlet geleneğini ortaya sererken, Davutoğlu’yla başlayan “stratejik derinlikten” ders alınmadığı, aksine içte ve dışta “stratejik derinliğin”, stratejik açmazla iç içe geçirileceğini gösteriyor.

Tufan Bozkurt

Siyasal arenada son günlerin en çok tartışılan meselelerinin başında Musul geliyor. Malum örgüte yönelik Musul’a çeşitli güçlerin birleşerek yapmış olduğu harekât eksenli tartışmalar da peşi sıra çıkıyor. Bu tartışmalara bakılınca Musul harekâtını anlamaya dönük birçok olumlu perspektifle karşılaşıyoruz. Soruna sol ve sol liberal cenahtan bakan kimi yazarların ortaklaştıkları noktalar, Musul operasyonunun şifrelerini olumlu olarak bize sunuyor. Hiç kuşkusuz bu değerli analizleri, Arap Baharı süreci ve Türkiye hususunda hükümetin dış politika tavrı nazarında okuyabilme sürekliliği bize sunuyor.

Bu tartışmalara katkı sağlayabilme anlamında Cumhurbaşkanı’nın Lozan’a atıfta bulunarak yapmış olduğu Lozan çıkışının yabana atılmaması gerekiyor. Bundan mütevellit Lozan’a yönelik daha önce bu sayfalarda yayımlanan, “Garip Bir Lozan Tartışması” adlı yazım, tartışmanın Türkiye’de azınlık sorununa ve toplumsal barışa katkı sağlayıp sağlayamayacağına yönelikti.

Lozan çıkışının biri iç toplumsal huzur biri de dış siyasetle ilgili yönleri bulunuyor. Lozan çıkışının dış siyasete etkisini kısaca ele almak yararlı olacaktır. Lozan çıkışının iç huzura katkı vermeyeceği aşikârdır. Nedenlerini ana hatlarıyla önceki yazımızda ele almıştık. Devletin en yetkili ağzından kısa sürelerle biri Lozan’ı olumlulayan diğeri Lozan’ı tamamen olumsuzlayan çıkışların iki hedefi bulunuyor. Bu hedeflerin olası sonuçlarını şöyle sıralayabiliriz. Biri iç toplumsalın barışçıl geçişle kolay kolay çözülemeyeceği. Diğeriyse, üstü kapalı Misak-i Milli’ye atıfta bulunan dış siyaset tavrının Ortadoğu’ya yönelik savaşçı yayılmacı istemi.

Lozan’a yönelik Cumhurbaşkanının, biri diğerini yok sayan farklı bakış açılarının sebepleri burada devreye giriyor. Musul açısından Lozan çıkışı, Türkiye’nin, dış siyaset tavrında Ortadoğu hülyalarının gelecekle bağlantılı barışçıl dille değil, savaşçı söylemle hareket edeceğinin göstergesidir. Çünkü Lozan’ı yok sayan çıkış, Musul harekâtı üzerinden kendisinden (geçmişinden) alınanın günümüzde tekrar ona dönmesinin gerekliliğini yansıtıyor. Problemi böyle okuyabiliriz.

Ancak hükümetin Lozan tavrı, yayılmacı devlet geleneğini ortaya sererken, Davutoğlu’yla başlayan “stratejik derinlikten” ders alınmadığı, aksine içte ve dışta “stratejik derinliğin”, stratejik açmazla iç içe geçirileceğini gösteriyor. Israrla, Misak-i Milli ve Lozan arasında git gellerde bulunulması bunun yansısıdır. Esasında bu, devlet yönetiminin mevcut hükümet anlamında işlevsizleştiğinin bir göstergesidir. Burada devlet yetkililerinin Lozan ile bağlantılı yüz seksen derece dönüşlerle hareket etmesiyse, devleti yöneten yaklaşımın içerisinde bulunduğu kafa karışıklığının net bir biçimde izahıdır.

Evet, ciddi bir kafa karışıklığı bulunuyor. Bunun bir nedeni, Lozan’ı yaratan Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyeti Devletine, Cumhuriyet iktidarı anlayışıyla mevcut hükümetin (ondan hiç haz etmese de) bütünleşmesinden kaynaklanıyor. Mevcut hükümet ve onun uzantılarının devlet dili, yıllardır 1923-2023 retoriğinden dem vurup, “100. yılda tekrar Osmanlı’ya dönüp özlemi bitireceğiz” şeklinde kendisini deklare ediyordu. Gelinen aşamadaysa, eleştirdiği Cumhuriyet rejimini kuran iktidarla bütünleşme yaklaşımı, hükümet ve hükümet partisinin her yaklaşımında etkisini gösteriyor.

Devlet yöneticilerinin Lozan’ı olumlulayan çıkışı, bu nedenle 1923 değerlerine bir selamken, onun, Osmanlının devamcısı olma niteliğinin geliştirilmesi noktasında eleştirdiğine benzemesi yönüyle kayda değer bir niteliktir. Yani, devleti yöneten hükümet ve onun kurumları bir yönüyle 1923’ü yok sayıp, bir yönüyle tarihlerini onunla başlatma mecburiyetine giriyorlar. Bu bir kafa karışıklığının değil, hükümetin eleştirdiği “Cumhuriyet” rejimi paradigmasının günümüzde de devam ettiğinin göstergesidir.

Ortaklaşılan ana noktaysa açıktır, Türkiye’de yok sayılan iç azınlık sorununun devamı niteliğindeki iç azınlıkların milli, ulusal ve dini aidiyetlerinde tarihsel birlik oldukları kimliklerin topraklarının iç, akrabalarının da onlar gibi hiç edilmesidir. Örneğin, Süryaniler ve Kürtlerin Türkiye’de hiçbir suretle azınlık hakları tanınmazken (ulusal, milli ve dini kimlikleri) bu kişilerin Suriye ve Irak’taki uzantılarının da ısrarla yok sayılması ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işi gücü bırakıp Irak ve Suriye’deki oluşumlara olumsuz bakma üzerinden Musul harekâtını önemsemesini bu şekilde görebilmek gerekiyor. Böylesi bir bakış açısı devlet denilen iktidar yapısının perspektifinin yüz yıl sonrada, yüz yıl öncede aynılaştığını bize gösteriyor.

Bu durum bir açıdan da, Osmanlıdan koptuğunu ilan eden Cumhuriyet rejiminin ve ondan da koparak Osmanlıya geri dönüş içerisinde olma isteğini açık ve üstü kapalı şekillerde belirten mevcut hükümetin, gelinen aşamada ayrı ayrı “talihsizliğinin” göstergesidir de. İki farklı anlayış birbirlerini dışlasalar da devletin bekası için aynı koordinatlarda buluşmuşlardır. Lakin bu bizim bakışımızdan (devlet yönetiminin dışında kalan kimlikler açısından), kendisini tanıyamama talihsizliğinin yüz yıl öncede, yüz sonrada aynı olmasının kederidir.

Lozan şartlarına savaş açan dilin, Musul’a barış göndermesinin böyle okunabilmesi demek, azınlık kimliklerin-madunların barış söyleminin değil, devletlerin savaş ve barış söylemlerinin hangi süreç olursa olsun aynı olduğunun ve madunların bundan hep olumsuz etkilendiğinin dile gelimidir. İster Lozan’a savaş açılsın ister Musul’a “barış” hediye edilsin ortalıkta gezinen bu bakımdan, devletler ve madunlar cephesi açısından yeni bir şeyin olmadığıdır. Hele ki günümüz siyasal İslam’ının kendisini yüzlerce yıllık “İslam kardeşliği” üzerinden adlandırdığı durum dikkate alındığında, artık muhalefetin daha fazla dikkat etmesiyse bir zorunluluktur.


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.