Mizahın politikası ve geleceğin siyaseti

Alternatif siyasetin illaki didaktik olması gerekmediğini, kişilerin eğlenerek, hiyerarşisiz ve hırssız da politika yapıp başarılı olabileceklerini kavramamız lazım. Keşke Türkiye'de de siyaset yaşantımıza bir Gırgır Parti veya bir Uykusuz Parti girse de farklı bir dil getirse...
Martin Sonneborn 'parti üyeleri'yle.

Ayşegül Karakülhancı Duman 

Türkçe’deki hicvin batı dillerinde karşılığı “satire”, latince “saturae lanx”. Birebir tercümesi “meyve dolu tabak”, oradan aktarımla “karışık” olarak da çevrilebilir. Aslında satire de  bizdeki hiciv gibi, olayları, durumları veya kişileri, ironiyle eleştirmek olduğundan ve birçok edebi türü içerebildiğinden “karışık” anlamına gelmesi çok da uzak değil.

Son yıllarda Avrupa’nın bazı ülkelerinde politik mizah (satire) yapan kimi sanatçılar reel politikaya da el attılar. Mesela İtalya’nın ünlü komedyen, oyuncu ve kabaristi Beppe Grillo‘nun kurmuş olduğu Il Movimento 5 Stelle (Beş Yıldız Hareketi), ilk başarısını, Parma büyükşehir belediye başkanlığını kazanarak elde etti. Sonrasında 2013’te yapılan parlamento seçimlerinde yüzde 25’in üzerinde oy alarak ülkenin üçüncü büyük partisi olmayı başardı. Bir başka örnek de İzlanda: Başkent Reykjavik’in 2010-2014 dönem belediye başkanlığını ülkenin ünlü komedyen ve yazarı olan Jón Gnarr yapmıştır.

Hem mizah alanında hem politika alanda başarılı bir diğer isimse Almanya’nın ünlü mizah yazarı Martin Sonneborn. Kendisi Alman Dili ve Edebiyatı, Siyaset Bilimi ve Yayıncılık okumuş, daha sonra master tezini Almanya’da 1979’dan beri yayın yapan, ülkenin önemli mizah dergisi olan Titanic üzerine yazmış. Ardından uzun yıllar aynı dergide sırasıyla yazarlık ve sonrasında yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulunmuş, yine Almanya’nın en ünlü politik komedi programı olan, “Heute Show”da da bir dönem yer almış. Sonneborn, çok yönlü bir insan ve birçok farklı işlerde imzası var; birkaç yıldır onu gündemde tutan en belirgin yönü politika:

Bir Die Partei afişi: Erdoğan taraftarlarını akademisyenlerle takas ediyoruz.

Bir Die PARTEI afişi: Erdoğan taraftarlarını akademisyenlerle takas ediyoruz.

2004 yılında diğer Titanic yazarlarıyla birlikte, kendisinin genel başkanı olduğu bir parti kurmuş: Die Partei für Arbeit, Rechtsstaat, Tierschutz, Elitenförderung und basisdemokratische Initiative, kısaca Die PARTEI (Türkçesi: Çalışma, Hukuk Devleti, Hayvan koruma, Elit Destekçisi ve Temel Demokrasinin Başlangıç Harekâtı Partisi). Aslında bu uzun uzadıya isimlendirme de, sistem içi kemikleşmiş olan siyasi partilere göndermeler barındırıyor: Hayvanlar (doğa) daha çok Birlik 90/Yeşiller (Bündnis 90/Die Grünen) fraksiyonuna atıfken, elitleri desteklemek Hristiyan Demokrat Birliği’ne (CDU), en temel demokrasi kısmı Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ne (SPD) ve elbette çalışmayı isimlerinde barındırmalarıyla da Sol Parti’ye (Die Linke) dokundurmuş oluyorlar.

2016 itibariyle 19.000 civarında üyesi olan Die PARTEI, 109 siyasi partisi bulunan ülke politik arenasının dokuzuncu büyük partisi. Genel başkanları Martin Sonneborn’u 2014 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Almanya milletvekili olarak Brüksel’e göndermeyi başarmışlar.

Die PARTEI sistemi eleştirmek için kurulmuş bir parti: Hedefleri iktidar olmak veya parlamentoda sandalye elde etmek değil (elbette seçildiklerinde sorumluluk alıyorlar, ancak seçilmediklerinde de kahrolmuyorlar). Asıl hedefleri, seçmenlere Almanya’nın ve Avrupa Birliği’nin demokrasi mantığını sorgulatmak ve aslında politika yapmanın çok ta zor bir şey olmadığını anlatmak. Kullandıkları spotlar veya politik dil oldukça çarpıcı, yer yer şok edici -amaçlarından biri de bu zaten. Söylemleri, insanların duymaya alıştıkları seçim vaatlerinden çok farklı, hatta Türkiye gibi ülkelerde sansürlenmeden yayınlanabilecek çok az parti sloganları, reklamları ve de önerileri var.

Geçtiğimiz pazar günü Aşağı Saksonya eyaletinde yapılan yerel seçimlerde Die PARTEI’ın toplam 20 adayı eyaletin farklı şehirlerinin meclislerine girmeyi başardı.

Die PARTEI’ın içerisinde alternatif ünlülerin yer alması da, politikaya ilgi duymayan gençlerin dikkatini çekmesini sağlıyor. Bu ünlü destekçilerden biri de Almanya’nın en ünlü rock gruplarından biri olan Die Ärzte‘nin davulcusu Bela B. Yine ülkenin alternatif hip-hop K.I.Z grubunun solistleri Maxim Drüner ve Nico Seyfrid de Berlin’de bu haftasonu yapılacak eyalet meclisi seçiminde Die PARTEI‘ın milletvekili adayları.

Bazı şehirlerin belediye meclislerinde seçilmiş ve şu anda görevlerinin başında olan Die PARTEI politikacıları da var: Babası Malatyalı, annesi Alman Ulaş Sazı Zabcı, Mönchen Gladbach belediye meclisine 2014 seçimlerinde girmiş. Ulaş üniversitede sosyal hizmetler bölümü öğrencisi. Die PARTEI’dan önce radikal sol gençlik gruplarında ve Greenpeace‘de aktifmiş. Sonra Die PARTEI’la tanışmış ve öncelikle partinin eğlenceli yönünden dolayı üye olmaya karar vermiş. Eğlenme için yola koyulduğu bir siyasi parti onu Mönchen Gladbach belediye meclisine taşımış. Kendi ifadesiyle, “Şehirde çok fazla göçmen olmasına rağmen, belediye meclisinde bir tane bile göçmen asıllı üye olmadığını kardeşimle fark ettik ve Die PARTEI’dan aday oldum” diyor. Ulaş bıyık altından gülerek kendisinin partinin, ‘Türk kontenjanı’ olduğunu söylüyor, yabancı asıllı olmasına rağmen Almanca bildiğinin de esprisini yapmayı ihmal etmiyor. Seçimler için kullandığı Angela Merkel‘in duruşunu taklit ettiği afişinin üzerinde bu ifadeleri de aynen yazıyor. Adaylığını koymadan önce tüm hesaplamaları yapıp, şansının yüksek olduğunu görmüş. Sonuçta hesapları tutmuş, şehir meclisine girmiş ve halihazırda şehirle ilgili alınan kararlarda söz sahibi. Ulaş’ın yanı sıra partinin içerisinde başka Türkiyeliler de mevcut, partinin popülaritesi arttıkça büyük ihtimalle onların da isimlerini duyacağız.

Parti üyeleri veya adayları istedikleri şekilde, istedikleri konularda propaganda yapma ve politika üretme özgürlüğüne sahipler: Merkezi kararla alınan bir seçim çalışması yürütme tarzları yok. Tek önemli kriter, Die PARTEI üyelerinin politikayı eğlenerek yapmaları. Nasıl olsa bir iktidar ve sandalye hesapları yok ve hayatlarında siyaset amaç değil araç. Birlikte iş yapmayı seven insanlar olmaları da belki bir ikinci ortak özellikleri. Her parti üyesi kendi kişiliğini ve yaratıcılığını özgürce ortaya koyabiliyor. Oldukça anarşist bir organizasyon biçimi var; şimdiye kadar hep ortaya atılan ‘otoritesiz parti ve siyaset olmaz’ savını tamamen çürüten bir çalışma prensibi. Ve tutuyor olmalı ki, parti her geçen gün daha çok dikkat çekiyor ve büyüyor. Partilileri, katıldıkları ortamlarda sansasyonel eylem biçimlerinin yanısıra hem kadınlarını hem erkeklerini gri takım elbise ve kırmızı kravatları ile de ayırt etmek mümkün.

Politikanın veya alternatif muhalefet siyasetinin illaki didaktik olması gerekmediğini, kişilerin eğlenerek, hiyerarşisiz ve hırssız da politika yapabileceklerini -ve hatta başarılı olabileceklerini- toplumsal farkındalığın değişik yöntemlerle de dışavurulabileceğini kavramamız açısından Die PARTEI ve benzeri partiler, belki geleceğin ufuk açıcı siyasetini üretebilecekler. Onlar her ne kadar bir misyonları olmadığını söyleseler de, sanırım ister istemez politikanın sıkıcı, asık yüzlü ve bürokratik yanını genç insanlar için başarıyla değiştirip dönüştürüyorlar. Keşke Türkiye’de de tüm soğuk ve gereksiz ciddi, ağır siyaset yaşantımıza bir Gırgır veya bir Uykusuz parti kurarak, farklı bir dil getirse. Uyuklamayan bir muhalefet iyi olmaz mıydı gerçekten?


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.