Tedrisi Memuriyetten Aygıta: Türkiye’deki [Yüksek] Ortaöğretimin Halleri

Barış için Akademisyenler bildirisinin tetiklediği ilk deprem, ardından 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı zıvanadan çıkma hali, en sonunda ise KHK fırsatçılığının kamudaki yansıması, devasa ihraçlar, OHAL, savaş hali, cinnet dalgası, tüm muhalif unsurları temizlemeye kararlı bir siyasi iradenin kendini açıkça ortaya koyuşu bizim mahalleyi de yerle bir etti.

Levent Ünsaldı*

Meşhur Prusyalı General Clausewitz’in o bilinen sözünü yeniden hatırlayalım: “Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır.” Ve uyarlayalım: “Türkiye’de [de] akademi, memuriyetin başka araçlarla devamıdır”; ne eksik ne fazla. Bu, bugüne has bir şey de değildir. Türk yükseköğretimi, kendi değer sistemi ve pratiklerini, bilhassa da özerkliğini hiçbir zaman tesis edememiş, aksine, aktarma odaklı ve tamamıyla güdümlü bir bürokratik alt-alan olarak işleye gelmiştir hep. Son dönemde bu misyonuna, kurbanlıklar misali, tedrisi ölümü 4 bayram-4 yıllık lisans eğitimi sonrasında kaçınılmaz olan öğrenci-kuzuları besiye çekme, onlara çobanlık etme ve bu vesileyle de, büyük sürü sahiplerinin direktifleri doğrultusunda kurbanlık işgücü fazlasını geçici olarak emme görevini de eklemiştir. Kısacası çok sıradan bir [yüksek] ortaöğretimdir söz konusu olan; ne eksik ne fazla.

TEDRİSİ MEMURİYET 

Ancak bu durum neredeyse nevrotik bir şekilde reddedilir ve bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.) her şey olması gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim söz konusu olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurur? Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde burada temel obsesyon, yükseköğretimi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı bu olmaya başlar. Bu anlaşılır bir amaçtır da çünkü nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur zaten. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, akademiya, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi.

Ancak üyelerinin günlük pratikleri onu acımasızca yakalar her gün ve hatırlatır ısrarla: Sen, “o” değilsin… Nasıl mı? Gelin etnografik bir egzersiz yapalım: Örneğin, Karayolları Genel Müdürlüğü, Yol Üst Bakım Onarım Şube Müdürünün bir gününü, … Üniversitesi Edebiyat Fakültesi… Bölüm Başkanının [noktalı yerleri siz doldurun] bir günüyle karşılaştıralım ve “yedi farkı” bulmaya çalışalım! İşiniz zor zira her ikisi için de aşağıdaki tipte bir tasvirin ortaya çıkması kuvvetle muhtemel.

8:30: İdareci olduğunu düşündüğüm biri geldi, güvenlikçiler ve çaycı selam verdi, makamına geçti.
9:00: Poğaçası için çay söyledi.
9:30: Sekreter günün yazılarını getirdi.
10:15: Kahve söyledi (şekersiz sanırım).
10:20: Bilgisayarını açtı, internette gezindi, Face’de bir gün öne yaptığı paylaşımın kaç “like” aldığını görmek istedi.
10:45: Şubedeki diğer çalışanların odalarına gitti. Çaycı bir odadan diğerine sürekli koşturuyor.
11:45: Öğle yemeğine gitmek için hazırlandı (üç kap yemek+tatlı veya meyve 5 TL, ama yemekler kötü).
12:30: Yemeğe gitti.
13:00: Yemeği bitti.
13:05: Lokale geçti, kahve söyledi. Etrafındakilerle sohbet ediyor… Gülüşmeler var, ortam çok gürültülü.
13:30: Mesai yeniden başladı.
14:00: Odasına geri döndü.
14:10: İnternete yeniden girdi.
15:00: Genel Müdür/Dekan çağırdı.
15:10: Genel Müdürün/Dekanın odasına girdi.
15:20: Yine çay-kahve geldi.
15:30: Başka şube müdürleri/bölüm başkanları da geldi. Kahkahalar duyuyorum. Çaylar yenilendi.
16:00: Odasına geri döndü. İnternete girdi.
16:15: Sekreter evraklarla yeniden geldi.
16:30: Odadan eşyalarıyla çıktı. Sanırım bir daha dönmeyecek.
16:45: Karşı binada birilerinin odasına girdi.
17:30: Hep beraber, yüksek sesle konuşarak binadan ayrıldılar. Son.

Bir mesleğin icrasını veya zanaatı öğretmenin ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir yerde tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey elbette yok.

Bir akademisyen burada kendisini, “bilmem ne üniversitesi, bilmem ne bölümü öğretim üyesi olarak” tanıtır, şu veya bu konular üzerine çalışan bir araştırmacı olarak değil. “Öğretim Üyesi” ibaresinin bizzat kendisi, bir mesleğe değil, bir idari konuma gönderme yapmaz mı? Aynen, arka kapağında, makamında çekilmiş bir fotoğrafın altında, “Prof Dr…. evli ve üç çocuk babasıdır, İngilizce bilir” şeklinde bir tanıtımla birlikte yayımlanan kitaplar veya bölüm başkanlığını kaybedince ayılıp bayılan konum sevdalısı fikri memurlar gibi. Türk akademisinin diğer bir tarihsel karakteristiği olarak teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, tam da durumu kurtaramaya, yani “akademi” illüzyonunu dış semboller üzerinden yeniden kurmaya imkân tanır. Bunlar memuriyetle de pek uyumludur çünkü hepsi “oturarak” yapılır! Kavramlara sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak, başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisi anlamına gelir.

AYGIT OLARAK ÜNİVERSİTELER

Daha da beteriyle karşılaşınca birden eskiyi güzellemeyi hiç sevmedim. Bunu hiç yapmadım, dolayısıyla şimdi de yapmayacağım. Şunu demek istiyorum sadece: Bizim mahallede [Akademide] işler zaten pek iyi gitmiyordu. İşini iyi yapan usta sayısı zaten çok değildi. Herkes iyi [bilimsel] sıva atarım diyordu ama atılan sıvalar genelde ilk yağmurla dökülüyordu. Zira bizim mahallede bu iş [akademisyenlik] genelde ek iş olarak yapılıyordu, ekstraya gider gibi; böyle kendinde bir tutkusu olabilecek bir zanaat değildi. Önce memurduk, sonra bilmemneci ve işin en sonunda da öylesine fikri sıvacıydık, oysa tersini yapmak gerekirdi. Bizim mahallede bir yer kapatmak da kolaydı, öyle çok bir şey gerektirmiyordu; eş dost ilişkileri, siyasal-dinsel aidiyetler, kayırmacı ağlar, hemşehrilik bağları, vb, yeterliydi dükkân açmak için. Uzun lafın kısası, mesleki aidiyeti ve ahlaki-etik kaideleri zaten çok zayıftı bizim mahallenin.

Barış için Akademisyenler bildirisinin tetiklediği ilk deprem, ardından 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı zıvanadan çıkma hali, en sonunda ise KHK fırsatçılığının kamudaki yansıması, devasa ihraçlar, OHAL, savaş hali, cinnet dalgası, tüm muhalif unsurları temizlemeye kararlı bir siyasi iradenin kendini açıkça ortaya koyuşu bizim mahalleyi de yerle bir etti. Malum, yapılar da “kaçak”, çöktü gitti her şey! Daha düne kadar sohbet ettiğimiz, kahve içtiğimiz, güzel de bir hukukumuz olan “mütedeyyin komşuların” bir işaretle “tetikçiye” dönüşmesinden tutun da, yeniçerilere dönüşen idarecilere, dekanlara, rektörlere; susan meslektaşlara, bölüm başkanlarına; oradan, güvendiğimiz, arkamızda duracaklarını sandığımız “bizden bebelerin” ortadan bir anda kaybolmalarına (ki en çok da bu koydu be!), “face’lerini dahi kapatmalarına veya beyefendiler sanki AB diplomatlarıymışçasına, sosyal medyada mecburen ifade ettikleri boş, bomboş kınama sözcüklerine dek bir dizi kopuş; ihraçlar, idari ve cezai soruşturmalar, uzaklaştırmalar, tehditler, hakaretler; düşündürücü ve kahredici artçılar…

Anlayacağınız hasar büyük! Tamam, bizim mahalle hiçbir zaman muhteşem değildi, hatta ve hatta vasat bir tedrisi muhtarlıktı. Ama yine de muhtarlıktı işte; az da olsa özerk birkaç sokak, sayıları fazla olmasa da işini hakkıyla yapan onurlu ve yetenekli can komşular yine de vardı. Ama artık geriye hiçbir şey kalmadı; o güzel komşular kapıya kondu; diğerleri ise ya sıralarını bekliyor ya da taşınmaya hazırlanıyor. Hoş geldin faşizm, hoş geldin dogmatizm! Artık buradan bilim milim çıkmasını da beklemeyin; saflık olur! Sıradan bir aygıt olarak üniversiteler; buyurun, hayırlı olsun hepimiz için. Üstelik hafriyatı kaldırmak ve yeni bir dönüşüm projesi dâhilinde, çevre yolları vasıtasıyla Beştepe’ye bağlı, özerkliğini tamamen kaybetmiş, ruhsuz, aidiyetsiz ve biat etmiş bir mahalle inşa etmek için TOKİ’nin iş makineleri de kapıda. Elbette, mahalleden buna çok hevesli olanlar var; kahredici! Bizim daha önce sürekli gidip geldiğimiz eski komşularımızdan olup da “memur” korkuları ve sessizlikleriyle TOKİ ekiplerini buyur edenler de cabası; daha da kahredici…

Tüm Türkiye bugün devasa bir şantiye, buna hiç şüphe yok; bizim mahallenin kaderi diğer mahallelerde, dörtyolun oradaki kahvede, hemen arkasındaki kışlada, adliyede, camide, yan taraftaki Kürt mahallelerinde olup bitenden de bağımsız değil elbette. Laf açılmışken, Kürt komşuları fena dövüyorlar bu aralar; aynen bir zamanlar, bundan yıllar önce, bizim mütedeyyin komşuları da dövdükleri gibi. Hatırlıyorum da, o zaman da karşı çıkmıştık buna. Bugün ise sıra bizde. Tek çare var bunla baş etmenin: Evet, “Papazı dövdürmeyeceksiniz”, dört yolun oradakini, alt sokaktakini, kahvenin oradakini, kapı komşunuzu; diğer mahalledekini; meşrepleri ne olursa olsun o güzel insanları dövdürmeyeceksiniz; ne kadar kızsanız söylenseniz de mahallenize sahip çıkacaksınız; kendi içinizdeki kavgayı sonra yaparsınız…

* Sosyolog


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.