Yasımı duyan yok mu?

Fakat medya taziye evlerini dahi ayrıştırdıkça toplumun parçalanmış (fragmante) hale gelmesi ve yasta bile ortaklaşamaması elbette kaçınılmaz.

Bercan Aktaş*

Türkiye’de siyaset halen çok büyük çoğunluk tarafından televizyon kanallarından seyrediliyor. Siyasette neyin neden öyle olduğu ya da olmadığı da televizyon programlarından takip ediliyor. Anlatılan kadarı biliniyor, tartışılan kadar farklı fikir varmış gibi yapılıyor. Evlerin salonlarındaki televizyon kumandalarının 1’den 9’a kadar olan dizilişini düşünelim. İstanbul da örneğimiz olsun. İstanbul’un Kadıköy ilçesinin Erenköy mahallesinde oturan bir ailenin kumandasındaki diziliş ile aynı şehrin Şişli ilçesinin Okmeydanı mahallesinde oturan bir aileninki veya Eyüp ilçesinin Sakarya mahallesinde oturanınki ile Beyoğlu ilçesinin Dolapdere mahallesindekinin televizyon kumandalarındaki diziliş muhtemelen TRT 1 ve bir iki ana akım kanal dışında pek de birbirine benzemez.

Hükümete yakın para havuzunda yüzen medya kuruluşlarının televizyonlarında Kabataş’ta yaşandığı iddia edilen hadisenin düpedüz bir yalandan ibaret olduğu bilgisi paylaşıldı mı mesela? Kuşkusuz bu bilgi paylaşılmasa dahi o kanalları seyreden herkesin bir yalana inandığını söylemek çok acımasız olur.

FARKLILAŞAN HAKİKATLER

Buradaki temel sıkıntı toplumsal kutuplaşmanın ötesinde farklılaşan hakikatler arasındaki ayrılıkta yatıyor. Oysa 15 Temmuz gecesi öyle değildi. O gece Türkiyeli herkesin darbe kalkışmasına karşı duyguları ortaklaştı. Çünkü görünen somut şiddet herkesi hedefliyordu ve canlı yayında seyrettiğimiz darbeci kalkışma tüm toplumun geleceğine kast ediyordu. Daha önceleri hep kendi yakınındaki televizyon programlarına çıkmayı tercih eden Erdoğan hepimize alışık olmadığımız bir şekilde CNN Türk’ten seslenmişti.

Bu duygu ortaklığı ne yazık ki çok uzun sürmedi. 15 Temmuz gecesinin ertesinde televizyonlardan ve sosyal medyadan gündemi takip edenler bambaşka bir Türkiye anlatmaya başladılar.

MEVLANA İLE CAN YÜCEL

En basitinden kendi Facebook ve Twitter hesaplarımızı düşünelim. Facebook arkadaş listemizin ve takip ettiğimiz Twitter hesaplarının yazdıklarıyla sınırlandığımız bir alemdeyiz. Facebook ana sayfalarımızda bir kısmı uydurma Can Yücel sözleri mi, Mevlana’nın deyişleri mi, yoksa Yılmaz Özdil’in yeni yazısı mı paylaşılıyor, hiçbirisi ya da hepsi mi, değişiyor. “Memleketin hali” muhabbetine girdiğinizde sokaklara dökülüp tanklara direnerek muazzam bir cesaret örneği sergileyen insanların kahramanlık öykülerini dinleyerek ülkemizde toplumun siyasete yönelen demokrasi-dışı müdahalelere karşı ne kadar da örgütlü olduğunu göğsünüzü gere gere haykırabilirsiniz.

Sokaklara dökülen insanların idam talebini yansıtan sloganları işittiğinizde temel yaşam hakkına dahi kast eden koskocaman bir güruhun son derece tehlikeli olduğuna da kanaat getirip korkabilirsiniz. Emekli askerlerin de dediği gibi aslında meselenin Cumhuriyetin değerlerine sadık kalmak olduğunu ve Atatürk’ün hepimizi ne de güzel birleştirdiğini de nihayet ve yeniden anladığımız için şükran duyabilirsiniz. Kürtlerin ve Kürtlerin hakları için elini taşın altına koyan insanların gün geçtikçe baskı altına alındığını, Gülen örgütü üyesi akademisyenlerin dışında barışı arzulayan akademisyenlerin de cadı avına kurban edileceğini hissedebilirsiniz. FETÖ’yle başlayıp önce PKK sonra da IŞİD ile ülkemiz üstünde oyunlar oynayan bir üst-aklı keşfederek Allah’a vatanımızı ve milletimizi bu dışarıdan yönelen belalara karşı koruması için dua edebilirsiniz.

FİLİN TARİFİ

Meşhur fil öyküsündeki gibi yani. Anlatıya göre körler filin nasıl bir şey olduğunu dokunarak anlamaya kalkışmış. Filin dişine dokunanla gövdesine dokunanın, kulağına dokunanla kuyruğuna dokunanın deneyimleri farklı olduğu için aynı tanımı yapamamışlar.

İçinde yaşadığımız gerçekliği tanımlamaya dair bu farklılıklar yasların da farklılaşmasını beraberinde getirdiğinde asıl sorun baş göstermeye başladı. Epey bir süredir var olan ortak yas tutamama hali en son Antep’teki intihar saldırısından sonra daha da açık hale geldi. Bu hafta başlayan futbol müsabakalarında dahi 15 Temmuz’da kaybettiklerimizin yası ile Antep’te ve Diyarbakır’da kaybettiklerimizin yası ortaklaştırılmadı.

Yası tutulamayan yaşam, yaşam sayılmaz. Yası tutulamayanlar insan olmaktan adeta men edilir. Bu da her şeyden önce toplum olma yönünde adım atmamızı engeller. Oğuz Atay’a göndermeyle söylersek; “Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarının anlamını ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da, başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır.”

TROL GAZETECİLİĞİ

15 Temmuz gecesi oluşan duygu ortaklığı, Türkiye’nin bir toplum olarak bütünleşmesine dair ipuçları içeriyor ve Gülen cemaatinin mirasıyla ve zihniyetiyle hesaplaşma noktasında kristalize oluyor. Bu hesaplaşmanın demokratik ve hukuki zeminde gerçekleştirileceğine dönük inancın azaltılması 15 Temmuz gecesi açığa çıkan ortaklığın sürmesinin dinamiklerini de zayıflatıyor. Üstelik meydanlarda “gebertme” çağrısı yapan bir bakanın söylediklerinden tutalım zayıf argümanlarıyla “olağan şüpheli” ABD’yi suçlayarak trol gazeteciliğini sürdürenlere dek uzanan söylemler darbe kalkışması sürecinde zaten oldukça kötü bir sınav veren uluslararası kamuoyunda kolaylıkla Gülen’in propaganda makinesinin birer parçası haline dönüşüyor.

Burada iş bütün televizyon kumandalarında ortak olan birkaç kanala ve elbette asgari bir gazetecilik seviyesini tutturmayı amaç edinen her kesimin ulaşabildiği gazetelere düşüyor. Nihayetinde medyanın işlevi gerçeğin bilgisini üretmek ve gerçeğin gerçeğe en yakın temsilini sağlamak. Fakat medya taziye evlerini dahi ayrıştırdıkça toplumun parçalanmış (fragmante) hale gelmesi ve yasta bile ortaklaşamaması elbette kaçınılmaz.

*Gazeteci


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.