Yok Edici Melek, “burjuva ve kutsal düzenin yalnız üst görünümleri değil temellerinin de altına dinamit koyarak altüst ederken” (Ado Kyrou) Buñuel’in diğer filmlerinin de alamet-i farikası “tekrar” sahneleriyle de dikkati çeker. Kaldı ki Buñuel’e göre tekrarlarının esini ‘hayat’ olmuştur.
Garsonun ayağı yerdeki halıya takılıp kapaklanır, tepsideki
yemek yere saçılır.
Şatafatlı, özenle hazırlanmış bir sofra…Yemek sunumuna sıra
geldiğinde davet sahibi Lucia'nın ‘seçkin’ konuklarına,
“… Geleneksel olarak
ordövr şeklinde
servis edilen bir Malta yemeğiyle başlayacağız. İştahınızı
açacaktır.” açıklamasını yaptığı,
“Ciğer, bal ve badem bol baharatlı sosun
içinde” servis edilen yemek, “aynı tiyatroda olduğu gibi
tam vaktinde” denilmesine karşın yirmiye yakın konuğun masasına
gelemeyecektir.
Burjuvazinin en önem verdiklerinden yemek ritüeli, gerçeküstücü
yönetmen Luis Buñuel’in filmi Elángel Exterminador/Yok Edici
Melek’te (1962) masada oturanlara bir şaka performans
gibi gelen yukarıda aktardığım servisle başlamıştır.
(Yok Edici Melekfilmini banaThe Menu filminin yönetmeni Mark Mylod hatırlattı; referans
almış, filmini çekmeden önce oyuncularına Yok Edici Melek filmini
izletmişti.)
Yok Edici Melek’teki sonraki
görüntüler yemek konusunu konukların odadan ‘çıkamaması’ anlatısı
ile yer değiştirerek unutturur. Yaklaşık on yıl sonra ‘çıkamama’
Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filminde
aksilikler nedeniyle yemeğin ‘yenememesi” ile yer değiştirir.
Yazar/öğretim üyesi Pedro Cabello, Luis Buñuel’in
kariyerinin en başından beri yemek konusuyla ilgilendiğinden, bunda
İspanyol hedonist mutfağın etkisi olduğundan, yemek ve hazzı sınıf
ilişkileri ve eleştirisinin bir metaforu olarak kullandığından söz
eder. Devamında, “Buñuel, Madrit’te Residencia de
Estudiantes'te öğrenci olduğu yıllarda arkadaşlarıyla La Orden
de Toledo adlı bir sosyal grub kurmuştu”, açıklamasını yapar.
"Amaç İspanyol İmparatorluk Başkenti’nde (Toledo)
kendilerine yemekli ve içkili ziyafetler çekmek, her ay
pansiyonlarda kalıp müzikli, eğlenceli akşamlara
katılmaktı.” *
El ángel Exterminador_Yok Edici Melek (1962), Garson
tökezleyince merakla bekledikleri yemek masaya
gelemeyecektir.
BUNUEL VE YEMEK TEMALI FİLMLERİ
Buñuel, Salvador Dali ile gördükleri bazı rüyaları birbirlerine
anlatmaları sonucu yaptığı gerçeküstücü Un Chien Andalou/Bir
Endülüs Köpeği (1928) filmi sonrası Altın Çağ çekimi
için Cadaqués’de mekân araştırırken Menjant
Garotes adlı 4 dakikalık bir film çeker. (1988’de
Dalí'nin kız kardeşinin evinde bulunmasına kadar kayıptı.) Dalí'nin
babası filmde deniz kestanelerini iştahla yerken rol
almıştır.
Dali'nin annesi Tieta eşinin kolay yemesi için deniz
kestanelerini açmaktadır. Bu kısa film, Cabello’ya göre
Buñuel’in filmografisinin daha ilk aşamasında yemekle ilgilendiğini
ortaya koyması açısından önem taşır..
Salvador Dali'nin anne ve babasının rol aldığı Menjant
Garotes Luis Buñuel'in yemek konulu ilk filmlerinden-kısa film, 4
dakika, 1930
Buñuel’in filmlerindeki yemekle ilgili bir diğer önemli tema
“yiyeceğin bolluğu ve yokluğu” arasındaki
karşıtlıktır. Örneğin, arkadaşı, anarşist yazar/avant garde
sanatçı Ramon Acin’in piyangodan kazandığı parayla yapımcısı olduğu
-iç savaşın hemen başında Ramon Acin ve karısını faşistler kurşuna
dizecektir- Las Hurdes, tierra sin pan/Ekmeksiz
Toprak filminde dağlık, kıraç bu bölgede yoksul ve yeterince
ekmek yiyemeden büyüyen ve bu nedenle de birçok hastalığa açık
çocukların beslenmesinin, yaşamda onlara reva görülen adalet ve
eşitsizliğin ardında dinsel baskı/kilise ve kör inançlar vardır.
Film İspanya'da iki yıl süreyle yasaklanır.
Bunuel'in Ekmeksiz Toprak filminin yapımcısı da olacak
yazar_avangard sanatçı Ramón Acín ve eşi Conchita iç savaşın
başında faşistlerce kurşuna dizilecektir.
Ama sanırım Buñuel’in yemek ve yoksulluk konusundaki en dikkati
çeken filmi Viridiana’dır. Şöyle ki, Buñuel, Franco rejimi
teröründen uzaklaşmak için ailesiyle önce New York’a
gidecek-komünist olduğu gerekçesiyle barındırılmayacaktır. Kendi
sözleriyle, “ekmeğini kazanabilmek için, aklının yol gösterdiğini”
yapacak, Meksika yetkilileri ona kucak açınca on sekiz yıl
Meksika’da yaşayacaktır.
FRANKO İSPANYASINDA FİLM ÇEKMEK
1960 yılında ziyaret edeceği Paris’te, İspanyol konsolosluğundan
vize almayı başarır ve yıllar sonra ilk kez Madrit’e adım atar.
Viridiana filmi kafasında vardır. Bazı dostlarınca
Buñuel’in Franco İspanyasında film çekmesi ihanet sayılsa ve ayrıca
İspanyol sansürüyle boğuşsa da ortaya çıkan film tam bir skandal
sayılacaktır. Skandalın kaynağı başta Leonardo da Vinci’nin Son
Akşam Yemeği freskinden esin on iki dilencinin yemek yediği
sahne ve altta yaptığım özetteki belirgin mesajdır.
Genç rahibe Viridiana, manastırdaki eğitimini bitirmeden
önce, masraflarını ödeyen ve hizmetlisi Romano ile yaşayanölmüş teyzesinin kocası Don
Jaime’i ziyaret edecektir. Viridiana, ona cinsel
saplantı ile yaklaşan Don Jaime’in
intiharından sonra Tanrı adına iyilik yapmak için dilencilere
çiftliğin bahçesindeki küçük evi açar. Ama onun
yokluğunda malikaneye giren dilenciler çılgınca
eğlenir, Son Akşam Yemeği
görüntüsü vererek oturdukları masada doyasıya yer
ve içerler. Gördüklerinin şokunu atlatamadan
Viridiana dilencilerin birinintecavüzüne uğrar,
son anda kurtulur. Daha da fazlası
Don Jaime’nin evlilik dışı oğlu ve
evin yeni sahibi Jorge’un kendine
sevgili yapacağı hizmetli Romana ileöncesinde
ahlak dışı ve günah bulacağı üçlü bir ilişkinin parçası olmayı
kabullenip -değerlerini yakarak- kalmayı seçecektir.
Viridiana'da skandal yaratan Leonardo da Vinci’nin Son
Akşam Yemeği freskinden esin dilencilerin yemek yediği ünlü
sahne
Vatikan ve İspanyol kilisesi Buñuel’i ağır suçlayacak, Franco
rejimince de filmin negatiflerinin yok edilmesi emri verilecektir.
Neyse ki film Cannes Film Festivali için gönderilen kopyası
nedeniyle yok olmaktan kurtulmuş, Altın Palmiye ödülü almıştır.
SANAT DÜNYAYI YERİNDEN OYNATIR
Octavia Paz söylemişti, “filmiyle Buñuel bize ellerini bağlayan
bir adamın gözlerini kapayarak dünyanın nasıl yerinden
oynatılabileceğini gösterir.”
Özellikle Viridiana sonrası filmlerinin gerçekliği
onlara saldırı gerekçelerinden daha ötesini içerir… Buñuel
Viridiana’da “gerçeğe” bağlı kalmak için dilenci rolünde
yer alan oyuncuların tüm giysilerini, onların yaşadığı mekanlara
yardımcılarını göndererek toplatmış, yerine yeni giysiler
bıraktırmıştır. Dezenfekte edilen -yıkatmadı- giysileri giyen
oyuncuların çekimler boyunca kendilerini onlardan biri gibi
duyumsamalarını istemiştir.
İlginç olan, dilenci rolündekilerden biri gerçekten de
dilencidir, Buñuel bu dilencinin diğer rol alanlardan üç kat
daha az para aldığını öğrendiğinde yapımcılara öfkelenecek, herkes
gibi her hafta kasaya uğrayıp parasını almasını sağlayacaktır. Ama
Viridiana, kilisenin de baskısıyla İspanya’da ancak on
altı yıl sonra gösterilebilecektir.
Buñuel başlangıçta filminin adını Los náufragos de la
calle de la Providencia/Providenza Sokağının
Kazazedeleri koyacaktır. Daha önce aklıma gelseydi
‘Bermuda Şeytan Üçgeninde Akşam
Yemeği’ yazımın başlığını Hawthorne Kazazedeleri
yapardım…‘Kazazede’ sözcüğü bir sinema eleştirmenin bakışını
Théodore Géricault’nun Fransız gemisi Méduse'ün Moritanya
açıklarında kayalıklara çarparak batışının etkisiyle yaptığı
‘Medusa'nın Salı’ (1819) resmine çevirmesini sağlar.
Théodore Géricault ve The Raft of the Medusa/Medusa'nın
Salı-1818
Gemide yolculuk yapan üst sınıftakiler sandallara binerek
kendini kurtarırken, yolculardan 147 kişi bir sal üzerinde sıkış
tepiş, kavgalar, açlık ve ölümle iç içe, sonuçta parçalanan sal ve
on beş kişiye düşen sayısıyla on üç gün boyunca okyanusta
sürüklenir.
Théodore Géricault’nun resimi, gerçekte Devrim sırasında sürgüne
gönderilmiş ve ülkeye dönen aristokratlara halkın kızgınlığının
alegorisidir. Bu alegori Luis Buñuel’in de seçimi olacaktır. Onun
da filmlerine yansıyan kızgınlık/alaycı bakışının gerisinde
ürkütücü diktatörlüklerin (Franco dönemi başta) baskısı altında
yaşamaktan şikayetçi olmayan, ‘keyfi yerinde’ burjuvazi ve tabii ki
her şeyi yolunda Kilise vardır…
HEDONİZMİN ANITI BİR FİLM
Yok Edici Melek filmini yeniden izlerken, Buñuel hangi
filmleri sevmiş olabilir diye düşünmüştüm, onun anlatılarına yakın
bulduğum La Grande Bouffe/Büyük Tıkınma aklıma gelmişti,
meğer beğendikleri arasındaymış. Bu filme bir de not düşmüş:
“Büyük Tıkınma bence hedonizmin bir anıtı, tensel
isteklerin büyük bir trajedisi, bir baş yapıt.”…
Marco Ferreri'nin skandal filmi Büyük
Tıkınma
Buñuel’in “bir akşam tiyatrodan sonra, aralarından birinin evine
yemek yemeğe giden bir grup insanı anlatıyor” diye özetlediği
Yok Edici Melek, finalinde de karşımıza çıkacak kilise
görüntüleriyle başlar. Sonra tüm olayların yaşanacağı Providenza
Sokağında Nóbile malikanesine gidilir. Malikane çalışanlarından
Lucas ‘çıkıp biraz yürüyeceğim’ bahanesiyle ve bir kez daha işe
başlayamayacağını bilmesine karşın evi terk eder. Sofra için
hazırlıkların yapıldığı sırada mutfak hizmetlisi iki kadın da
nedensiz ayrılmayı planlarken konuklar içeri girer. Buñuel,
filmlerindeki toplumsal eleştirisinin ayrılmaz ikilisi
burjuvazi/kilise ikilisine sofradaki bir konuşma yardımıyla bu kez
militarizm/milliyetçiliği de ekler. Blanca albay Alvaroya “Demek
ordudaki en genç albay kendini ne saygın ne de cesur biri olarak
görüyor.” diyecektir.
Albay Alvaro -Topların gümbürtüsü dayanılmaz bir
şey…
Blanca- Peki vatan savunması ne olacak?
Albay vatanın ve vatan için ölmenin pek de önemli bir şey
olmadığını belirten birkaç sözü geveler…
Büyük Tıkınma- ölünceye dek haz alarak yemek
düşüncesinin filmi
Aşçı ve birkaç hizmetli daha evi terk edince, geride sadece baş
hizmetli ve iki garson, özgürce dolaşan kuzular ve bir ayı -
inanmalısınız ikisi de var- ve Sylvia’nın pencere camını
kırarak ifade edeceği bir boşluk kalmıştır.
(Buñuel kuzu ve ayı
görüntüleri için sembolizm düşkünü bazı fanatik
eleştirmenlerin kendi iç çelişkileriyle şaşkına
dönmüş kapitalist toplum ile pusuda bekleyen
Bolşevizm arasında bir ilişki kurmaya kadar
götürdüklerinden söz
eder.)
Yok Edici Melek'te hiçbir neden olmamasına karşın kimse
evden dışarıya adımını atmamaktadır.
DIŞARI ÇIKMAK YA DA ÇIKAMAMAK
Salonda dans, aşk kaçamakları, birbirlerine öfkelenmeler,
Blanca’nın konseri yaşananlardır… Sonrasında ise anlaşılmaz bir
nedenle kimse dışarı çıkmak istemez. Uykusu gelen bir yer bulup
uzanır. Sabah olmasına karşın konuklar gitme hazırlığında
değildir.
“- Günaydın Rita, iyi uyudun mu?
“- Deliksiz uyudum.” - Bende tam tersine, ne geceydi
ama…Raydan çıkan Nice treninden beri böyle
işkenceçekmemiştim.”
Konuklara kahvaltı hazırlamak da mümkün olmayacaktır, çünkü
henüz fark edilmese de sütçü vb. hiç kimse evden içeri
girmeyecektir. Zaman geçmesine karşın, konuklardan ayrılan
olmamıştır. İçlerinden biri olup bitenlere bakarak “Her şey
gerçek dışı görünüyor…. Belki de fazla
normaldir… Kimsenin endişeli olmaması ayrıca garibime gitti.”
diyecektir.
Çoğu filmde gerilimi ‘kaçıp kurtulma’ eylemi sağlar. Buradaysa,
“hiçbiri eve gitmek için kılını bile kıpırdatmamıştır.”
Bunuel, evden dışarı çıkmak istemeyen burjuvazi için
“Emekçiler bir yolunu bulup dışarı çıkardı mutlaka”
diyecektir.
ÖLÜM MELEĞİ YA DA YOK EDİCİ MELEK
Hıristiyan angelojisinde Ölüm Meleği/Yok Edici Melekten söz
edilir. Bu nedenle birkaç eleştirmen aynı meleğin yüksek sınıftan
konukları cezalandırıyor olabileceğine ilişkin anlam üretmiştir.
Buñuel bir röportajında kendisine sorulduğunda Yok Edici
Melek adını seçmesiyle ilgili esprili bir şekilde
“ben bu isimde bir film görseydim
mutlaka izlemek isterdim, o nedenle de filme bu adı uygun
gördüm” yanıtını verir.
Gerçekte arkadaşı Jose Bergamin ona El Ángel Exterminador
adını koymak istediği bir oyundan söz etmiştir. Buñuel bu adı
harika bulmuştur ve kullanıp kullanamayacağın sorar. Ama Bergamin
oyunu yazamadığını ve adının da kendisine ait olmayıp
Apocalypse’ten aldığını ve kullanmasının bir sakınca
çıkarmayacağını da söyler. Buñuel teşekkür ederek filminin adını
El Ángel Exterminador koyar.
İNSANİ ONURU KAYBETMEK
Görülenler, ilk bakışta, burjuvazinin alışkın olduğu kendi yaşam
alanından ya da güvenli kalesinden çıkamaması metaforu gibi
nitelenebilir, ama Buñuel’e göre tam da cevapsız değildir. Bir
röportajında, içeridekilerin burjuvadan değil de halktan
insanlar/emekçiler olsaydı bir yolunu bulup dışarı çıkacaklarını
söyler. Ve tabii ki gün geçtikçe bu kriz anının göstergeleri artar,
açlık, susuzluk, hoşgörüsüzlük, öfke, şiddet, saldırganlık ile
sarmal sürecektir.
Salonun ortasında yaktıkları ateş gerçekte kendi
sınıflarına atfettikleri değerleri yakar.
Salonun ortasında ateş yakarak ve ahşap ne varsa, kırıp,
parçalayıp -bir çello dahil- ateşe attıkları bu ilkellik ortamında
kibirleri ve övünç duydukları değerler hızla çökmüştür. Suçlama ve
isteri krizi, ‘öldürme” arzusunun dışa vurumuyla gelişir, üstelik
engel olmaya çalışan, sağduyuyu temsil eden Doktor yok edilecek
hedef olmuştur. Doktorun isyanı havada kalır:
“Eyleminizin korkunç sonuçlarını da hesaba katın.
Bu çok alçakça ve saldırgan davranışınızın sonuçları da olacak.
İnsani onurunuzu kaybedecek, korkarım vahşi hayvanlara
dönüşeceksiniz.”
Buñuel filmi çektiği dönemde yeterli görmüştür ama, yıllar
sonra “tekrar çekseydim işleri yamyamlığa kadar götürürdüm”
düşüncesindedir.
TEKRARIN GÜCÜ BUNUEL FİLMLERİNDE
Yok Edici Melek,“burjuva ve kutsal
düzenin yalnız üst görünümleri değil temellerinin
de altına dinamit koyarak altüst ederken” (Ado Kyrou)
Buñuel’in diğer filmlerinin de alamet-i farikası “tekrar”
sahneleriyle de dikkati çeker. Kaldı ki Buñuel’e göre tekrarlarının
esini ‘hayat’ olmuştur. “İzleyeceğiniz film size esrarengiz ve
tutarsız geliyorsa, hayat da öyle.” demiştir. Yok Edici
Melek de “Hayat gibi tekrarlıdır ve hayat gibi çoklu yorumlara
tabidir. Yazar/yönetmen, en azından bilinçli olarak sembollerle
oynamak istemediğini beyan eder.”
Ve tabii ki, Buñuel “tekrarın gücünü sinematografik imgenin
içine sokmuştur.” (Deleuze)
Bunuel'in çoğu filminde rastlanan ve -müthiş çekici
bulduğu- tekrar sahnelerinden biri
Buñuel eğlenceli bir anekdot ile açıklar:
“Sinemada da yaşamda olduğu gibi tekrarlar etkiler,
büyüler beni. Bazı şeyler neden sık sık tekrarlanma eğilimi
gösterir bilmem ama bunun böyle
olmasını müthiş çekici bulurum. Yok Edici Melek
filminde en az bir düzine tekrar vardır. İki erkek tanışır ve“memnun oldum” diyerek el sıkışırlar, biraz sonra
yeniden karşılaşır veönceden tanışmıyorlarmış
gibi yeniden aynı şeyi yaparlar. Üçüncü karşılaşmalarında ise büyük
bir hararetle kırk yıllık dost gibi selamlaşırlar. Bir tekrar da
konukların hole girdiği sırada olur. Ev sahibi baş uşağı iki kere
çağırır. Daha doğrusu, sahne aynı sahnedir de değişik açılardan
çekilmiştir. Birinci kameraman filmi kurgularken
-Luis baksana, burada büyük bir yanlışlık var
dedi.
-Ne?” diye sordum.
-Eve girdikleri sahne iki kere çekilmiş.
Her iki sahneyi de çeken kendisi olduğuna
göre, nasıl olup da hem benim hem de kurgucunun
gözünden böyle büyük bir
yanlışın kaçtığını düşünebildi, hala merak ederim…”
Evden dışarı çıkamayan bu insanları merak edenler de içeri
girememekte, kaos büyümektedir. Ve sonuçta ‘gerçeküstücü’ bir
çözümle içeridekiler dışarı, dışarıdakiler içeri girebilir. Filmin
ilk sahnesinde olduğu gibi son sahnede de kilise yerini alır. Ayin
bitince dışarıdaki seslerden tedirgin olan papazlar, herkesin
dışarı çıkmasını bekleyecektir.
Protesto eylemindeki halkı faşist-jandarmalar ateş ederek
caddeden uzaklaştırırken, bir koyun sürüsü kiliseye doğru
yürüyecektir.
Yok Edici Melek filminin yorum yapmaya gerek olmayan
final sahnesi.
BİR BİLMECE ÜZERİNE KURULU
Buñuel “Yok Edici Melek’in yorumlanabileceğine
şüphe yok. Herkes istediği gibi yorumlama hakkına sahiptir.”
diyordu. Kısacası, şu yorum da kabul edilebilir:
“Yok Edici Melek bir bilmece üzerine kurulu bir
film: insanlık durumu. Aslında Luis Buñuel,
1993'te yayınlanan Buñuel por
Buñuel’de yer alan bir
röportajda, sanki bu harika filmin çarptığı
izleyicilerden biriymiş gibi kendisi de merak etmiştir:
"Neden birbirlerini anlamıyorlar? (...) Evden çıkmak için
neden birlikte bir çözüm bulmuyorlar?” (James Travers,
Frenchfilms)
Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filminde de düş ve gerçek
birbirinin içine girer. Paris Büyükelçisinin başını çektiği
varlıklı altı insan, karar verdikleri akşam yemeğini her kez farklı
engelle karşılaşarak yiyemeyecektir. Ya lokanta kapalıdır ya da
lokanta patronu ölmüş -cenazesi arka odada yatmaktadır ya da yemeğe
oturulduğu anda silahlı askerler eve baskın yapmakta vb. yemek bir
türlü yenememektedir.
Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filminin yemek yeme
peşindeki grubu kendilerini bir yemek salonunda değil, tiyatro
sahnesinde bulunca şaşıracaktır.
DÜŞÜN İMDADA YETİŞTİĞİ FİLM
Burjuvazinin Gizli Çekiciliği ile Buñuel salt
gerçeküstücülüğün coşkulu yıllarında değil, kırk yıl sonra da izini
sürerken kendi tanımıyla “düşün imdada yetiştiği” karşı
filmlerinden birini daha yapmıştır. Arzu edilip yenilemeyen bir
yemek üzerinedir film ama, çekimler için Paris’tedir.
Acıkınca elbet yemek yiyecektir, nerede mi? Onun için dünyanın en
güzel yerinde, Paris’lilerin bile varlığından haberdar olmadığını
söylediği Lyon gar lokantası: Le Train Bleu. Hep aynı yerde,
rayların kenarındaki masada yiyecektir öğle yemeğini. **
Çoğu kez yalnız başına geçirdiği akşamlarda yemeğini kendi
hazırlayacaktır. O günlerde ne hazırladığı bilgisine bir parça da
olsa ulaştım, yemekten anlamadığını, Son Nefesim’de
yazdığı gibi ‘tavada iki yumurta’nın ona bir tür ıstakoz yemeği
olan Langoustesàla reine de
Hongrie ya da ahududu likörle timbal tavada pişen ördek
Timbales de Caneton Chambord’dan çok daha lezzetli
geldiğini söyler.
Kız kardeşi Conchita’nın açıklamasıyla 1961 yılı, Paris’te
Viridiana çekimi günlerinde masalarında akşamları çiğ
sebze, meyve, peynirle iyi bir Rioja şarabı vardır. Öğleleri her
zaman güzel bir lokantada yemek yemektedirler. Sevdikleri yemek
ise, kızarmış süt domuzu ve ringa balığıdır. Aragon’da yapıldığı
şekliyle sardalya-özellikle de zeytinyağında sarımsak ve kekikle
salamura. İsli somon balığı ve havyar. Buñuel’in sevdiği tatlı ise
‘pastalezo’ adındaki kremalı turta… Birkaç filminden birine
pastalezo’lu bir sahne koymak istemiş, ama son anda da hep
vazgeçmiştir. “Yazık!” diyecektir.
Sonraki filminin başlığını önceki filmlerinden La voie
lactée/Samanyolu (1969) filminde geçen şu tümceden
almıştır:
“Özgürlüğünüz ancak bir hayaletten ibarettir.”
Sanki bu başlık Buñuel’in tüm yaşamındaki arayışlarının
özetidir. Samanyolu, Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Özgürlük
Hayaleti, ona göre bu üç film de “acımasız toplumsal
zorunluluklardan, gerçeği arayıştan” söz etmektedir. “Ama bu
gerçek, yakaladığımızı sandığımız daha o an, elimizden kaçıp
gidecektir.”
Neyse ki Buñuel’in bıraktığı ve bizi bazen bir yemeğin
kapılarını araladığı saklı gerçeklere götüren filmleri -Mark Mylod
gibi yararlanabileceğimiz-, önümüzde duruyor.
Luis Buñuel zeytinyağında sarımsak ve
kekikle yapılan salamura sardalyayı sevdiğinden
söz edince, benimde aklıma basit de olsa Pazı
Yaprağında Sardalya tarifi geldi.
500 gram sardalya balığı
(temizlenmiş ve kılçığı alınmış)
1 demet pazı
4 adet orta boy soğan (doğranmış)
2diş sarımsak (kıyılmış)
4 çorba kaşığı zeytinyağı
Maydanoz,dereotu(dörder dal,
kıyılmış)
Tuz, karabiber, pul biber, kekik
(Domates sosu: 2 adet domates (soyulmuş, doğranmış)
1/2 su bardağı domates suyu
1/2 yemek kaşığıdomatessalçası)
1 su bardağı sıcak su
Defne yaprağı
İki üç dilim limon
Sapları kesilmiş pazıları kaynar suya batırıpbirkaç dakika bekletin, süzün. Zeytinyağını aldığınız tavada
soğan ve sarımsağı soteleyin, maydanoz,dereotu,
kekik, pul biber, tuz, karabiber ekleyin. Pazı yapraklarını damarlı
kısmı üste gelecek şekilde yerleştirin, üzerlerine sardalyaları ve
iç harcı koyun ve tek tek sarın. Bir kapta domates sosunu, salça,
maydanoz, sarımsak, kekik, tuz, zeytinyağı, defne yaprağı ekleyerek
hazırlayın. Fırın kabına yayın, üzerine pazılı sardalyaları
sıralayın. Su ekleyip 200 derece fırında 15 dakika pişirin. (Pazı
yerine karalahana da kullanabilir, harca az haşlanmış pirinç
ekleyebilirsiniz.)