Yeşim Yaprak Yıldız: Faillerin ne kadar konuşacakları ne kadar gözden çıkarıldıklarına bağlı

Dr. Yeşim Yaprak Yıldız, ağır insan hakları ihlallerinden sorumlu kişilerin 'fail' olarak görülmediğini söylüyor ve şöyle diyor: “Ne kadar konuştukları ne kadar gözden çıkarıldıklarına bağlı."

Abone ol

DUVAR - JİTEM’ci Abdülkadir Aygan, Arif Doğan, Cem Ersever, Emniyet İstihbarat Müdürü Hanefi Avcı, Özel Harekât Polisi Ayhan Çarkın… Dönem dönem ortaya çıkan bir takım 'adamlar', güçlerini kaybetmeye başladıklarını anladıklarında itiraf ve ifşaatlarda bulunuyor, cesaret timsali olarak TV programlarına çıkıyor, 'hizmet ettikleri' devleti anlatıyorlar. 

İlginç olan şu ki, şunu şurada öldürdük diyen, mezar yerleri gösteren, devlet-mafya ilişkisi üzerine enstantaneler döktüren bu insanlardan geriye fantastik hale getirildiği için gerçeğe benzemeyen gerçekler kalıyor. Anlatılan gerçeklerle hiçbir şey yapılamıyor oluşunun nedeni ise devletin kurucu unsurlarının, faillerin 'hizmetleri' ile örtüşüyor olması.

Sedat Peker örneğinde olduğu gibi adeta bir Netflix dizisi kadar ilgi çeken, üslup ve mimikleri üzerine günlerce konuşulan, neredeyse fenomen haline gelen failin, faillerin anlattıkları ne anlam ifade ediyor? İfşaatların, itirafların zamanlamasında bir neden- sonuç ilişkisi var mı? Dünyadaki diğer örneklerde failler saklanıyor ya da kimlik değiştiriyorlar mı?

Yeşim Yaprak Yıldız: Faillerin neyi nasıl söyledikleri onları itirafa yönelten nedenlere çok bağlı.

Devlet şiddeti, devlet için çalıştıklarını söyleyen failler ve itirafları üzerine çalışan Goldsmiths, Londra Üniversitesi, sosyoloji bölümü öğretim üyesi Dr. Yeşim Yaprak Yıldız’la konuştuk.

Öne itilen failler bazen cezai ehliyeti olmayan kişiler olarak lanse ediliyor, bazen de fantastik şeyler söyleyen kişiler olarak. Ya da belki de temsil ettikleri şeyin kendisi makul değil. Devlet ve şiddet arasındaki ilişkiyi nasıl incelememiz gerekiyor?

Devlet çeşitli kurumlardan, pratiklerden, söylemlerden oluşuyor ve onu temsil eden ya da temsil ettiği insanların anlam dünyaları ile şekilleniyor. Bu nedenle de devlet ve şiddet arasındaki ilişkiyi daha mikro düzeylerde ve ilişkisel bir şekilde incelememiz gerektiğini düşünüyorum. Devlet sadece meşru şiddet tekelini elinde tutan yekpare ve tutarlı bir bütün değil aynı zamanda hegemonya krizleri ve iç ihtilafların da yaşandığı bir yapılanma. Devlet şiddeti de öyle sadece tepeden aşağı yaşanmıyor. Devletin güvenlik kurumlarının uyguladığı şiddet daha yaygın toplumsal düzeydeki şiddet biçimleri ile iç içe geçiyor. Madımak katliamını ya da Hizbullah gibi paramiliter yapılanmaları düşünün mesela. Dolayısıyla makro ve kurumsal analizlerin yanı sıra şiddetin aktörleri kimler, devleti nasıl tahayyül ediyorlar, eylemlerini nasıl anlamlandırıyorlar ya da devlet şiddeti nasıl içselleştiriliyor, normalleştiriliyor gibi sorulara da bakmamız gerekiyor. Toptancı bir değerlendirmedense ben bu mikro ilişkilerin analizinin şiddete karşı mücadelede daha çok manevra alanı sağlayacağını düşünüyorum. Devlet şiddeti faillerini de bu perspektiften çalışıyorum. Faillerin nasıl sunulduğu ya da kendilerini nasıl sundukları bize sadece onların ahlaki ve toplumsal tahayyüllerine dair değil, devlet ve şiddet arasındaki ilişkiye dair de çok şey söylüyor. Sizin de dediğiniz gibi Türkiye’de bizim fail diye tanımladığımız, organize suç ya da ağır insan hakları ihlallerinden sorumlu kişiler genellikle fail olarak konumlandırılmıyor. Yaptıklarını açıklama biçimleri en baştan fail konumunu reddediyor. Ancak tabi bazı ifşaatların ya da itirafların, hedef aldığı kişi ya da kurumlar açısından toplumsal ve hukuki sonuçları olma ihtimali olabiliyor. Sedat Peker’in açıklamalarında olduğu gibi. Bu durumda ise bu açıklamaların etkileri kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Bu ifşaata sessiz kalarak yapılabilir, karşı atakta bulunulabilir, konuşan kişinin ciddiye alınmaması ya da itibarının zedelenmesi sağlanabilir vs. Türkiye’de devlet şiddeti bağlamında faillik kişinin eylemlerine göre değil iktidar odaklarına yakınlıkları ve bağlılıklarına göre tanımlanıyor. 

İtirafları incelerken en çok üzerinde durduğunuz failler kimdi?

1990’lı yıllarda özellikle Kürt sorunu bağlamında gerçekleşen ağır devlet şiddeti vakalarıyla ilgili kamusal alanda konuşan failler üzerinde durdum. İstihbaratçısından polisine, itirafçısından generaline, sorumluluk alsın almasın normal şartlarda ve hatta Türkiye yasalarına göre suç olarak görülecek eylemlerini televizyonda ya da yazdıkları kitaplarda anlatan kişilere baktım. Bunlar arasında Arif Doğan’dan Abdülkadir Aygan ya da Ayhan Çarkın’a kadar birçok kişi var. Tabi tek tek biyografik bir çalışmadan ziyade yapıp ettiklerini nasıl açıkladıkları ile ilgileniyorum. Hakikatin kim tarafından, nasıl ve ne zaman söylendiğini ve bunun ne zaman nasıl sonuçlar doğurduğunu anlamanın hakikate olan koşulsuz inancımızı sorgulamamızı sağlayacağını düşünüyorum. Bunun yanısıra hakikatin nasıl bir durumda şiddete karşı mücadele için harekete geçirilebileceğini daha iyi anlamamızı sağlayabilir.  

‘KAYBEDECEKLERİ KALMAYACAKLARINDA KONUŞUYORLAR’

 Bu itiraflarda neler deniyordu mesela?

Faillerin neyi nasıl söyledikleri onları itirafa yönelten nedenlere çok bağlı. Pişman olduğunu belirten kişilerin itiraflarında işlenen suçlara dair somut bilgiler bulmak daha kolay. Örneğin Abdülkadir Aygan ve Ayhan Çarkın öldürme, işkence ve kayıp vakalarına dair çok spesifik bilgiler verdi. Aygan’ın itirafları sonrası bulunan mezarlar oldu. Birlikte çalıştıkları ve altında çalıştıkları kişilerin isimleri ve nasıl çalıştıklarına dair detaylı anlatımları oldu. Genelde bu şekilde detaylı, somut ifşaatlarda ve itiraflarda bulunan kişiler mevcut iktidar düzeninden dışlanmış, tasfiye edilmiş kişiler oluyor. Kaybedecekleri çok da şey kalmadığına inandıklarında daha çok konuşuyorlar. Cem Ersever de tamamen tasfiye edilmesinin ardından Soner Yalçın’a yaptığı gizli itiraflarında Yeşil’le ve bazı kayıp vakalarıyla ilgili konuşmuştu. Üst rütbeli ve iktidardan hala bir pay alan devlet görevlilerinin itirafları bu kadar somut bilgi içermiyor. İşkence yaptığı kişilerle bir araya gelen ve bir düzeye kadar pişmanlık belirten Hanefi Avcı daha çok genel açıklamalarda bulunmuş ve bir tür sistem analizi yapmıştı mesela. Arif Doğan gibi bir kahramanlık performansı ile ortaya çıkanlarsa çok daha genel olarak yönettikleri yapıları savunma ve eylemlerini meşrulaştırma amaçlı açıklamalar yaptılar. Doğan JİTEM’i kendisinin kurduğunu, sadece istihbarat değil operasyon işlevi olduğunu gururla anlatsa da JİTEM’in tüm suçlarını ya reddetti ya da itirafçıların, korucuların üzerine attı. 

‘NE KADAR KONUŞTUKLARI, NE KADAR GÖZDEN ÇIKARILDIKLARINA BAĞLI’

Arif Doğan, Aydülkadir Aygan, Ayhan Çarkın… İtirafçılar hangi dönemlerde ortaya çıkıyorlar? İfşaatların, itirafların zamanlamasında bir neden- sonuç ilişkisi var mı?

Türkiye’de itirafçılar genellikle siyasi kriz dönemlerinde ve iktidarda bir çatlama ya da iktidar paylaşımında bir değişim yaşandığı dönemlerde ortaya çıkıyorlar. Kürt sorunu bağlamında 1990’ların başında kontrgerilla ile ilgili tek tük anonim itiraflar var ama Cem Ersever’inki gibi erken dönemde yapılan ses getiren itiraflar kırılma anlarında yaşandı. Ersever üstleriyle yaşadığı anlaşmazlıklar sonucu tasfiye edilince konuşmaya başladı. Daha sonraki itiraflar Susurluk ve Ergenekon davaları etrafında yoğunlaşıyor. Özellikle Susurluk döneminde mahkemelere, meclis araştırma komisyonuna, ve medyaya yapılan çokça itiraf var. Bu her iki dönem de ciddi bir siyasi dönüşümün ve bu suçlarla yüzleşme ihtimalinin olduğu dönemlerdi. 

Türkiye’de vicdani sebeplerle yapılan itiraflar oldu mu?

Türkiye’de tamamen kişisel ve vicdani nedenlerle yapılan itiraf sayısı çok çok az. Yüksekova Çetesi’nin itirafçı üyelerinden Kahraman Bilgiç’in itirafları Astsubay Hüseyin Oğuz’un, aldığı tehditlere rağmen, Bilgiç’in ifadesini mahkemeye ve Susurluk komisyonuna sunmasıyla duyulmuştu. Aygan’ın itirafları da saf dışı bırakıldıktan sonra ama en önemlisi bir araştırmacı gazetecilik sonucu ortaya çıktı. Aygan’ın durumunda da Türkiye’de bir normalleşme sürecinin başlamış olmasının etkisi olduğunu söyleyebiliriz. 

Kısacası itiraflar ya kişisel ya siyasi kırılma anlarında çoğunlukla da kişilerin tasfiye edilmesi sonucu ortaya çıkıyor. Sedat Peker’inki de tam da böyle bir durum. İntikam, öfke, ihanet, haksızlığa uğramışlık duygusu, saf dışı bırakılma, bunların hepsi bir araya geliyor. Ne kadar konuştukları ise yeniden iktidara eklemlenme ya da bir anlaşma ihtimali durumunun olup olmamasına, ne kadar gözden çıkarıldıklarına bağlı. 

‘HİÇ ÇAMUR ATILMAYAN SİYASİ SORUMLULAR VAR’

Kimlerin adı zikredilemiyor?

Türkiye’de konuşan fail sayısı konuşmayana oranla çok az. Korku, kişisel çıkarlar ya da kurumsal veya ideolojik bağlılık gibi birçok nedenle failler çoğunlukla sessiz kalıyor. Adı zikredilmeyor tabi bu sessiz çoğunluğun. Ama bir de adı zikredilen ama üzerine hiç çamur yapışmayan siyasi sorumlular var.  Bunlar hepimizin bildiği, iddianamelerde ya da insan hakları raporlarında ve hatta meclis raporlarında adları geçtiği üzere üst düzey devlet görevlileri. Hafıza Merkezi’nin Faili Belli adında bir insan hakları dava izleme sitesi var, . Orada insan hakları davalarında hem bireysel hem siyasi sorumluluk taşıyan tüm faillerin listeleri de var. Özellikle 90’lar özelinde adlar kafamıza da tarihe de kazılı. 

Çalışmanız için fail ya da itirafçılarla konuştunuz mu? Ya da ulaşmaya çalıştınız mı?

Ben esas olarak kamusal olarak yapılan itiraflarla ve bu itirafların toplumsal ve siyasi etkileriyle ilgilendiğim için itiraflarla ilgili çalışmamda faillerle birebir görüşme yapmadım. Faillerin benim sorularıma verecekleri cevaplardan ziyade kamuya yönelik anlatılarını nasıl kurdukları ve nasıl bir performans sergiledikleri beni daha çok ilgilendiriyordu. Sadece neyi nasıl açıkladıkları değil bunun mevcut ahlaki ve toplumsal düzene dair ne söylediğine baktım. Ama tabi birebir görüşmeler faillerin hem geçmiş eylemleri hem de itiraflarındaki motivasyonlarına dair önemli bilgiler verecektir. Bu ilerde yapmak istediğim bir çalışma. 

‘TÜRKİYE’DE FAİLLERİN SAKLANMASINA GEREK KALMIYOR’

90’lı yıllardan bugüne, devlet şiddetinin aktörleri olarak hep aynı isimler konuşuluyor. Hiç suç işlememiş gibi hayatları devam ediyor. Dünyadaki diğer örneklerde de böyle mi? Saklanıyorlar mı, kimlik değiştiriyorlar mı?

90’lı yıllardaki gibi zorla kayıplar, yargısız infaz, işkence gibi ağır ihlallerin yaşandığı diğer örneklere bakınca karşımıza karışık bir resim çıkıyor. Arjantin, Güney Afrika gibi yargı ya da hakikat komisyonu gibi mekanizmalarla bu suçların üzerine gidildiği ülkelerde bile faillerin çok büyük bir kesimine aslında dokunulmadı. Arjantin’de olduğu gibi yargılamalar bazen çok geç yapıldı. Güney Afrika’da olduğu gibi faillerin sadece çok küçük bir kısmı ceza aldı. Ve çoğunlukla sorumlu kılındıkları olaylar gerçekte yaşananın çok küçük bir kısmını temsil ediyor. Yine de tüm sorunlarına rağmen geçmişle yüzleşme sürecinin aktif olduğu yerler buralar. Arjantin ve Şili’de birkaç yıl önce hala darbe dönemi suçları ile ilgili yargılamalar vardı. Bir de Türkiye ya da Endonezya gibi hiç yüzleşilmeyen ülkeler var. Endonezya’da 1965-66 yıllarında yüz binlerce komünistin ve azınlık mensubunun öldürüldüğü katliamlarda önde gelen failler ölene kadar yargılanmadıkları gibi organize suç örgütleri kurup suç işlemeye devam ettiler, hala aktif aşırı sağcı paramiliter gençlik örgütlerine rol model olmaya devam ediyorlar. Yüzleşmek için tabii önce sorunun adının konulması, kabul edilmesi gerekiyor. Türkiye’de bunun bile yaşanmadığı düşünülünce eski figürlerin hala ortada olması pek şaşırtıcı değil. Yargılanıp cezaevine girmeleri ya da isimlerinin ağır suçlarla anılması bile pek bir şeyi değiştirmiyor. Ellerindeki ekonomik güç, kontrol ettikleri ilişkiler ağı, etkili oldukları kurumlar gibi nedenlerle iktidarın önemli bir parçası olmaya devam ediyorlar. Bir de üstüne zaten her gelen iktidarın bu inkârı benimsemesi, birbirlerine göbekten bağlı büyük bir ağ ve maalesef harekete geçme iradesi her defasında ezilip yok edilen bir halk olduğu düşünülünce zaten faillerin saklanması için pek gerek de kalmıyor.  

‘PEKER’İ FANTASTİK BİR HİKAYE ANLATIR GİBİ DİNLİYORUZ’

Yargı bu insanların peşinde değilse, gazeteciler, devlet şiddeti üzerinde çalışan akademisyenler, hak savunucuları fail üzerine kurulu anlatıda nasıl bir yol izlemeli?

Faillerin açıklamalarını birkaç düzeyden değerlendirmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Failin başlattığı ve çerçevesini belirlediği bir tartışma en başından sorunlu ancak failin açıkladığı şeylere de sırf bu nedenle baştan kulak tıkamak da yanlış olur. Evet ben açıklama biçimlerinin kişisel sorumluluklarını yok ettiğini ileri sürüyorum ama andıkları eylemler bizim de öncelikli meselemiz. O yüzden bence o sürece el koyup anlatıyı kontrol etmek gerekiyor. Yani odağı failden mağdura çevirmek, failin sunduğu gerekçelerden ziyade eylemlerine odaklanmak. Türkiye’de oldukça popüler fail anlatıları karşısında kendimizi nasıl konumlandırdığımıza da dikkat etmemiz gerekiyor bence. Bu tür ifşaat ve itirafları bir performans olarak görürsek bunun zirveye ulaştığı vaka Sedat Peker diyebiliriz. Tüm sembolleri, bir mini dizi halinde sunduğu açıklamaları söylediklerini fantastik bir hikaye gibi dinlememize neden oluyor. Anlatının içine giriyoruz. Hangi sembol neyi temsil ediyor düşünüyoruz, açıklamalarını tartışıyoruz, empati kuruyoruz, kendisine bazen hak veriyoruz, ya da çelişkiler buluyoruz vs. Tabi dinlediklerimiz o kadar vahim ki altında ezilmemek, sinikleşmemek de zor gerçekten. Her böyle ifşaat sonrası bize doğru bir fener tutulmuş gibi oluyoruz aslında. Yapmamız gereken feneri elimize alıp önümüzü aydınlatmak. Sosyolog ve filozof Bruno Latour’un son kitabı Down to Earth’te söylediği şöyle bir şey var. Hakikate olan inancın azalması ve kendini alternatif gerçekliğe, komplo teorilerine kaptıran insanlara karşı yapılan eleştirilerle ilgili olarak insanları artık hiçbir şeye inançları kalmadığı için suçlamak yerine güven duygumuzun ne kadar zedelendiği ve bunun etkileri üzerine düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Hiçbir bilgi tek başına ayakta duramaz; herhangi bir bilgi ya da gerçeklik ancak ortak bir kültür, güvenilir kurumlar, makul kamusal bir hayatın varlığı ve az çok güvenilir bir medya ile desteklendiği zaman dirençli kalabilir diyor. Birinin çıkıp hiç bilmediğimiz bir hakikati açığa çıkarması ya da herkesin malumu bir bilgiyi reddedilemez hale gelecek şekilde netleştirmesi illa bir toplumsal dönüşüme yol açmaz. Bunu Susurluk’tan beri gayet iyi biliyoruz. O hakikati mobilize edecek güvenilir kurumların, bağımsız bir medyanın, ve her şeyden önemlisi hak ve adalet temelli ortak bir ahlaki ve toplumsal tahayyülün oluşması gerekiyor. 

‘LATİN AMERİKA’DA, ORTA DOĞU’DA ALTERNATİF KURUMSALLAŞMA ÖRNEKLERİ VAR’

Garip olacak ama Mehmet Eymür’den alıntılıyorum: “Şurası muhakkak ki yeryüzündeki bütün devletler ve bütün derin devlet çarkları birer suç örgütü niteliği taşıyabilir. Gizli veya açık, derin veya sığ; bütün devletler şu yahut bu ölçüde haksızlık yaparlar, hatta zalimdirler.” İlaç şirketleri, küresel şirketler, petrol savaşları, silah ticareti, Ortadoğu… Neoliberalizm için devletlerin suçtan elde ettikleri çıkarlar için kurulmuş bir düzen olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir “Devlet” anlayışının ortaya konulması mümkün mü?

Eymür’ün açıklamasında devlet şiddetini normalleştirme gibi bir amaç var sanki ama başta da dediğim gibi devlet ve şiddet arasında kurucu bir ilişki var tabi. Sizin de dediğiniz gibi sadece siyasal şiddet değil, sosyal ve ekonomik kurumların yol açtığı eşitsizlikler nedeniyle hiçbir devletin muaf olmadığı yapısal şiddet biçimleri de var. Finansal ve şirket suçlarını devletten bağımsız düşünemeyiz. İngiltere’den bir örnek verecek olursam Londra’da 2017 yılında Grenfell Tower adlı yüksek katlı konutta çıkan ve 72 kişinin ölümüne neden olan yangın, bizzat konut sektöründeki deregülasyon ve binaların cephe kaplamasında yanıcı maddelerin kullanılmasının önünü açan yasal düzenlemeler sonucu yaşandı. Ancak modern devlet bu tür şiddet biçimlerine karşı önleyici ve koruyucu mekanizmaları da geliştirmiş durumda. Türkiye’de yargı ve medya bağımsızlığını yitirmiş olsa da demokratik birçok ülkede vatandaşın devlet aktörleri tarafından maruz kaldığı şiddete karşı başvurabileceği mekanizmalar var. Bu mekanizmaların ciddi sınırlılıkları var tabi ama yine de devletin hem şiddet uygulayan hem de ona karşı koruyucu önlemler geliştiren bir yapılanma olması zaten devlet denen şeyin bu kadar hegemonik olmasının nedeni. Ancak tabi bu devletin tarih üstü bir yapılanma olduğu ve aşılamayacağı anlamına gelmiyor. Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya alternatif kurumsallaşma örnekleri de var karşımızda. Nerede durduğunuza bağlı olarak ya modern devlette devlet şiddetine karşı bu önleyici ve koruyucu mekanizmaları güçlendirmek ve hak, hukuk, eşitlik temelli bir toplumsal düzen kurmayı hedefleyebilirsiniz ya da bunları temel alan farklı siyasi yapılanmalara yönelebilirsiniz.