Bir seçim daha yaşandı ve bitti. Seçmenler canlı bir rekabet
ortamına şahit oldu. Süreç boyunca muhalefet cenahından esen
iyimser havanın nedeni de bu olsa gerek. Çünkü rekabet beraberinde
sadece riskleri getirmez, yeni fırsatlar da yaratır. Bununla
birlikte, seçim sonuçları bu değişim fırsatlarının çok da iyi
değerlendirilemediğini gösterdi. 24 Haziran seçimlerini de AKP açık
ara farkla kazandı. Tıpkı 2002’den bu yana yapılan her oylamayı
kazandığı gibi. Başta Erdoğan olmak üzere, iktidar cenahının
sözcüleri “demokrasinin zaferi” temalı nutuklar atmaya
hazırlanırken, muhalefet tarafında havanın hızla bozduğu
görülüyordu. Başlangıçtaki iyimserlik hızla karşıtına dönmüştü.
Dönüşüm o kadar hızlı oldu ki, seçim hileleriyle ilgili iddialar,
bir nebze olsun kimseyi teselli edemedi.
Bu süreçte yaşanan duygusal dalgalanmalar, siyasetin bir başka
boyutuna dikkatimizi çekiyor. Seçim, adayların ortaya çıkmasıyla
başlayıp sonuçların ilanıyla sona eren bir süreç içinde
gerçekleşir. Sona eren her süreç gibi, seçim de bugünden geçmişe
dönük olarak analiz edilebilir. Lakin yüzümüzü geçmişe her
döndüğümüzde olayların içinden bazılarını seçme zorunluluğuyla
karşı karşıya kalırız. Yani bazı olayları seçer, onları birbirine
bağlayarak geçmişi bir dizi biçiminde yeniden inşa ederiz. Burada
yaptığımız tercihler, esasen bireysel veya genel eğilimlerin tesiri
altında şekillenir. Eğilim derken, olaylar yaşanırken verdiğimiz
duygusal tepkileri yönlendiren ruh hallerini kastediyorum.
Dolayısıyla, bugünden geçmişe dönük algımızı yönlendiren eğilimler,
geçmişten bugüne etki eden duygusal tepkilerce önceden
koşullandırılmıştır.
O halde seçim, bir bilgi konusu olmazdan evvel, bir duygulanım
konusu biçiminde deneyimlenir. Olaylarla iç içe gelişen duygusal
eğilimler, seçmen davranışları üzerinde doğrudan etki eder. Şimdiki
seçim tartışmalarında dile getirilmeyen şey tam da bu etkidir. Çok
az çalışma veya tartışmada siyasetin duygulanımsal boyutuna vurgu
yapılmaktadır. Eldeki sayısal verilerin analiziyle mevcut durumu
açıklamak ve gelecek için öngörüde bulunmak yeterli görülmektedir.
Ne var ki, böylesi analizler için bazı yöntemsel tercihlerin
önceden yapılmış olması gerekir. Diyelim ki seçimin katılım
oranları, oy kaymaları, oy dağılımı veya seçmenin ideolojik
tercihleri gibi parametreleri hesaplıyoruz. Ortaya çıkan tabloyu
anlamlandırırken, önceki seçimlerden hangisi baz alınacak: 7
Haziran mı, 1 Kasım mı? Dahası, hesaplanan değişimlerin anlamı
nedir? Mesela seçimin “asıl galibi” kimdir? AKP, MHP veya HDP için
seçilen ölçüte göre, farklı galibiyet biçimleri pekala ileri
sürülebilir. Ölçüt seçimini belirleyense, her durumda, söz konusu
duygulanım yapıları olacaktır.
Burası, iyimserliğin siyasi ve ideolojik işlevinin önem
kazandığı yerdir. İyimserlik, süreç içindeki tutum ve
davranışlarımız kadar, süreç bittikten sonraki bakışımız üzerinde
de etki yapar. Bugün muhalefet güçlerinin yaşadığı moral çöküntü,
her seçim döneminde kışkırtılan bu iyimserliğin yıkıcı karakterinin
eseri olarak görülebilir. Yıkıcı iyimserlik, beklentilerin boşa
çıkmasıyla yaşanan bir hayal kırıklığından çok daha fazlasını
anlatır. Sadece bu olsaydı, taktik veya stratejik değişiklikler,
iyimserlik eğilimini tekrar ayakları üzerine oturtmak için
elverirdi. Oysa seçim sonuçlarının yaşattığı derin sarsıntı,
durumun böyle olmadığını açıkça gösteriyor. İyimserlik, bizi
iyimser olmaya sevk eden gayenin kendisi, varılmak istenen sonucun
önüne bir engel olarak dikildiğinde yıkıcı olur. Bu tartışmada,
iyimserliğin yapısı, seçim yoluyla yaratılmak istenen değişimin,
yine bizzat seçim tarafından imkansız kılınması yoluyla yıkıcı bir
karakter kazanmıştır.
Elbette iyimserlikle ilgili hikâyenin hepsi bundan ibaret değil.
İyimserliğin yapıcı yanını görmezden gelmek büyük hata olur. İnsanı
eyleme yönlendiren, ruhunu dışa açan duygular, esasen iyimserlik
tarafından mümkün kılınır. Eğer kendi müdahalesiyle, dünyanın daha
iyi bir yer haline geleceğini düşünmüyorsa, insan niçin eyleme
geçsin? Fakat iyimserliğin duygusal yapısı, sadece eyleme
yönlendiren unsurlardan ibaret değildir. KHK ile mağdur edilmiş
iyimser bir seçmenin süreç içindeki konumunu bir örnek olarak ele
alalım. Onun iyimserliği sadece oy tercihini belirleyen seçim
davranışına etki etmeyecektir. Aynı zamanda olayların akışı onun
istediği biçimde değiştiğinde, işine geri dönme, zararlarının
tazmin edilmesi gibi bazı hayalleri de besleyecektir. Seçmenin
duygu dünyası, davranış ve düşünce bakımından bir bütün olarak
iyimserliğin etkisi altına girecektir. Demek ki iyimserlik, aynı
zamanda bir fantezi evreniyle iç içe olan belli bakış açılarını da
benimsemiş olmayı gerektirir.
Sonuç olarak, iyimserliğin duygusal yapısı, dünya gerçekliğinin
bilinç tarafından kavranma biçimleri üzerinde kaçınılmaz bir baskı
yapar. Özellikle “yıkıcı iyimserlik” durumu söz konusu olduğunda,
gerçeklik ile beklentiler arasındaki denge ikincisi lehine
bozulmaya başlar. Sanıyorum, seçim tartışmalarında şahit olduğumuz
iki durumu, bu yıkıcı iyimserliğin anlayışımızı kısıtlayan
etkisinin bir yansıması olarak değerlendirebiliriz. Bu durumlardan
ilki, Türkiye’de özellikle 2007 seçimlerinden itibaren görülen
yüksek katılım oranlarının değerlendirilmesiyle ilgilidir. İkinci
durumsa, muhalefet blokunun seçim adaleti ve güvenliği ile ilgili
endişelerine dairdir. Her iki örnekte de aslında temenni
teorilerinin analizin yerine geçtiği görülmektedir.
Esasında 12 Eylül sonrasında yapılan bütün seçimlerde katılım
oranları, demokratik ülkeler ortalamasının çok üzerinde
seyretmiştir. Bu durum üzerinde ilk başta oy vermenin zorunlu
olması ve cezai yaptırıma bağlanması elbette etkili olmuştur. Ancak
1990’larda, zorunluluğun fiilen uygulamadan kalkmasıyla,yüzde 80-90
aralığında gerçekleşen katılım, 2002’de ilk defa yüzde 80’in altına
inmiştir. AKP’nin kazandığı ikinci seçimden sonra yapılan tüm
oylamalarda bu oranın tekrar yüzde 80-90 aralığına yükseldiği
görülmektedir. Şimdi, bu yükselişin iyimserci yorumu, meseleyi
“demokratik meşruiyet” açısından ortaya koyar. Buna göre geniş
seçmen katılımı, siyasal sistemin Türkiye’deki meşruiyetini ve
yönetimin ne kadar geniş bir tabanın rızasına dayandığını gösterir.
Diğer yandan, “ileri demokrasilerde” seçimlere katılımın ne kadar
düşük olduğu da dikkate alınınca, bunun pekala Türkiye’de
demokrasinin çok daha derinleştiği biçiminde yorumlanması da mümkün
hale gelir. Nitekim Erdoğan’ın 24 Haziran değerlendirmesinde bunun
bir örneğini görmekteyiz:
“Bu seçimin galibi demokrasidir, milli iradedir. Milletimizin
bizatihi kendisi bu seçimin galibi, 81 milyon vatandaşımızın her
bir ferdidir. Siz tarih yazıyorsunuz. Asırlar sizi çok farklı
anacak. Gelişmiş ülkeler başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde
seçimler bizdekinin yarısını bulmayan katılımla yapılıyor. Türk
milleti sandığa, sandıkta tezahür ettirdiği iradesine sahip
çıkarak, demokrasiye ve onun ayrılmaz parçası olan haklarına ve
özgürlüklerine ne kadar önem verdiğini bu seçimde tekrar
göstermiştir.”
Doğrusu seçime katılım oranlarının yüksek olması, tek başına
meşruiyet ve demokratik derinliğin bir göstergesi olamaz. Çünkü
siyasal katılım, anlık bir davranıştan ibaret olmayıp, çok farklı
biçimlerde gerçekleşmesi mümkün olan bir süreci işaret eder. Seçime
katılım, ancak bu genel siyasal katılım çerçevesiyle bir arada
değerlendirildiğinde anlamlı olabilir. Bu açıdan bakınca,
Türkiye’de seçime katılımın yüksek olması, alternatif katılım
biçimlerini düzenleyen hak ve özgürlüklerin aşırı bir şekilde
kısıtlanmasıyla ilişkilidir. Yani mesele öyle “haklar ve
özgürlüklere verilen önemin” değil, başka hak ve özgürlükleri
etkili bir şekilde kullanma olanağının olmamasıyla ilgilidir.
Kanımca Türkiye’nin seçim kültürünü, gelişmiş ülkelerinkinden
ayıran en önemli boyut budur.
Yıkıcı iyimserliğin görüş açımız üzerindeki daraltıcı etkisinin
diğer örneğini muhalif blokun seçim yenilgilerini açıklama biçimi
oluşturur. 2002’den bu yana yapılan ulusal çaptaki on üç oylamanın
tamamını, muhalefet büyük bir farkla kaybetmiştir. Buna rağmen,
muhalefet partileri yenilgileri için “seçim hileleri” dışında
hiçbir gerekçe ileri sürememiştir. Kendi siyaseti ve seçmen desteği
konusunda propaganda edilen iyimserlik, bu açıklama tarzının
seçmenler nezdindeki inandırıcılığını artırmıştır. Elbette seçim
hileleriyle ilgili iddiaların ciddiye alınmaması gerektiğini
söylemiyorum. Gerek sandık güvenliği, gerek oy sayımı ve oyların
birleştirilmesi süreçlerin şeffaflığıyla ilgili önemli sıkıntılar
mevcuttur. Lakin muhalefet her seçimde hile yapıldığını ileri sürse
de, hiçbir zaman bu iddianın ciddi anlamda takipçisi olmamış ve
kısa süre içinde seçimlerin geçerliliğini kabul etmiştir. Bu açıdan
bakınca, seçim güvenliğiyle ilgili iddiaların muhalefetin seçim
başarısızlıklarının üstünü örten özürcü bir açıklama biçimine
dönüştüğünü görüyoruz.
Gerek iktidar gerek muhalefet yaklaşımları açısından “yıkıcı
iyimserliğin” esasını, seçmenlerin düşünce ve davranışlarının
verili iyimserlik eğilimi aracılığıyla yönlendirilmesi oluşturur.
Gerçek bir demokratik katılım kültürü ve derinlikli bir seçim
anlayışı, sadece seçim sürecini değil, seçimin yapılışını
belirleyen kuralları da dikkate almayı gerektirir. Çünkü seçimin
nasıl sonuçlanacağı konusundaki asıl karar sahipleri, oy
verenlerden çok, oyların sayımını yönlendiren kuralları
koyanlardır. Seçim, sadece seçmen ve adaylar arasında oynanan bir
oyun değildir; oyunun içinde her zaman başka bir oyun vardır.
Esasında demokratik değişim ve karar süreçleri için bir çözüm olan
seçim, pekala demokrasi önündeki bir engele de dönüştürülmüş
olabilir. Böyle bir dönüşümü, ancak oyunun kurulduğu üst düzeyi
gözettiğimizde tersine çevirebiliriz. İyimserlik, sadece bu yoldan
yıkıcı olmaktan çıkarılıp yapıcı karakterine iade edilebilir.