Makinenin fütursuzca içerik ürettiği bu yıl içerisinde, teknoloji tabanlı yeni sanat eserleri ortaya çıktığı gibi, mevcut içeriğin de özgünlüğü üzerinde büyük tartışmalar koptu. Telif hakları konusu masadaki en sıcak başlıklardan biri ve halen ilgili yasalarla düzenlenmeyi bekliyor. Diğer yandan makine ile kol kola giren insan hiçbir düzenlemeyi beklemeden durmadan üretmeye devam ediyor.
Her yılın son haftalarında olduğu üzere birkaç gün sonra “yeni”
bir başlangıç yapacağımızı var sayıyor ve bu doğrultuda yönümüzü,
düşüncelerimizi her zaman olduğundan daha yoğun biçimde geleceğe
çeviriyoruz.
Gelecek aslında bugündür. Bugün düşündüklerimiz, yaptıklarımız,
planladıklarımız, hayalini kurduklarımız geleceği yaratıyor.
İnsanlık olarak “yeni” kavramını seviyoruz; yeni, bir tür umut
besliyor içinde: geleceğe dair bir umut. İnsanı da bu umut ayakta
tutar bir bakıma.
İşte o umut köreldikçe, insan yeni ile ilgilenmez oluyor; yeni
yaşını, yeni yılı kutlamayanlar kulüpleri böylece pek çok üye
ediniyor. Eski kabul ettikleri başarılı ise başarısını kutluyor
insan yeni varsaydığı başlangıçlarda… ve eğer olumsuz bir dönem
geçirdi ise yeni olan ona bir ışık veriyor; geleceğin, ihtimallerin
besbelli bir umudun ışığı bu.
Yeni olana tedirginlikle yaklaşanlar da var; bu bir güvensizlik
belirtisi. Gelecek duygusu içerdiği yoğun belirsizlik ile
insanlarda güvensizlik hissi yaratıyor. Böyle hissedenler hemen
savunma kalkanlarını kaldırıp belirsizliklere karşı kendilerini
korumaya alıyor, önlerine ne gelirse gelsin hemen kabul edemiyor,
direniyor.
Nasıl hissedersek hissedelim, takvimler yılın son günlerini
gösteriyor ve bu hafta içinde yeni bir yılı daha kucaklıyoruz.
Tüm yolların Roma’ya çıkması boşuna bir deyiş değil. Zaman
kavramını bile tam olarak çözemediğimiz bu çağda, 12 aylık bu
düzeni de bir Roma imparatoruna, Numa Pompilius’a borçluyuz. Ay ve
mevsim döngülerinden yola çıkarak oluşturulan bu 10-12 aylık düzen
önce Roma’nın bu ikinci imparatoru tarafından ortaya konmuş.
Dünyanın güneş etrafındaki turları bu ilk öneri ile tam
uyuşmadığından zaman içinde eklenen ilave günler ve ayların icadı
ile çeşitli zorluklar içeren bu takvime Julius Caesar el atmış.
Milattan önce 45 yılında devreye giren Julian takvimi 365 günlük
yıl döngüsünü ortaya koymuş ama bu da tam doğru olmamış. Artık gün
meselesini çözen ve bugün halen kullandığımız Gregoryen takvimi,
Papa 13. Gregory‘den ismini alıyor. Tüm bunlar olurken ve takvimler
değişirken zaman dediğimiz kavramda pek çok tuhaflıklar da olmuş.
Örneğin 1582 yılında takvimler 4 Ekim gününden 15 Ekim’e
geçivermiş… İnsanlık tarihinin sayfalarında bu tarihler, hiç
yaşanmamışçasına eksikler. Hani bir zaman makinesine atlayıp
tarihte yolculuk yapsanız asla gidemeyeceğiniz iki hafta tam da
burası!
Takvim, yani zaman kavramının bu biçimde düzenlenmesi pek çok
bakımdan gerekli. Bu gerekliliğin temelinde mevsimlere bağlı olarak
yürütülen tarımsal üretim ve bununla ilgili ticaret yatıyor. Ne
zaman tarihin bu sayfalarında gezinsem, insanlığın o çağlardan bu
zamana nasıl da büyük bir değişim ve dönüşüm içine girdiğini
yeniden idrak ediyor ve bununla büyüleniyorum.
Takvimler değişse de değişmeyen şeyler var; örneğin aç gözlülük,
eşitsizlik, adaletsizlik, sömürü düzeni, fakirlik, zenginlik ve tüm
bunlar doğrultusunda yaşanan çekişmeler, savaşlar, kıyımlar hiç
değişmiyor. Sahip olduğu bilgi, birikim ve doğal kaynaklar ile adil
bir düzen içinde herkesin doyduğu, barındığı, sağlığını koruduğu
mutlu ve mesut bir dünya düzeninde yaşayabilecek insanlık, hırsları
ile böyle bir ütopyayı elinin tersi ile itmiş, yaşamı kendisi ve
çevresi için çözülmez düğümler haline getirmiş bir bilinmeze doğru
koşup duruyor. Böylesi bir iklimde halen yeni ile umutlanmak,
yeniyi kutlamak büyük bir erdem.
2025 yılına girerken ilgi alanlarım olan tasarım, yaratıcılık,
teknoloji, sanat, yaşam biçimleri gibi alanlara odaklanıyor ve bizi
hangi yenilikler bekliyor diye heyecan duyuyorum. Öyle bir
zamandayız ki, son birkaç yıldır yaşamımıza sızan teknolojik
gelişmelerin ve alışkanlıkların hızla toplumların günlük
rutinlerinin bir parçası olacağını kestirmek hiç de güç değil. Söz
gelimi sürdürülebilirlik kavramını konuşmaya devam edeceğimizi,
yapay zekayı daha yaygınlaşmış biçimde iş ve yaşam süreçlerimize
entegre edeceğimizi, kullandığımız eşyaların ve mekanlarımızın,
sokaklarımızın daha akıllı olacağını gündemi takip eden hemen
herkes kestirebilir.
Mikrosilk
Tasarım ve üretim alanında son birkaç yıldır hız kesmeden
ilerleyen çalışmalar gelecek yıl biyolojik malzemeler ile biraz
daha sık karşılaşacağımızı gösteriyor. Mobilyanızın artık
üretilmiş değil de yetiştirilmiş olması muhtemel. Laboratuvarlarda
yetiştirilmiş miselyum ile yapılan deneyler bir hayli çeşitli. Bu
malzemenin daha fazla gündelik yaşantımızın bir parçası olması
beklentiler arasında. Daha önce örümcek ağlarının proteinlerini
laboratuvar ortamında mayalayarak çoğaltan ve burada ürettikleri
fiberler ile Microsilk isimli ipeksi ipliği yaratan Bolt Theads,
Mylo isimli suni deriyi de denemek üzere Adidas ve Stella McCartney
gibi öncü markalarla işbirlikleri kurdu.
Aynı durum mimarlık alanında nefes olan beton için de geçerli.
Bu inovatif malzemelerin dayanıklılık gibi zayıf unsurları
geliştiriliyor ve gelecekte daha doğal bir yaşam vaat eden,
biyo-tasarım eğiliminin öncüleri olarak dikkat çekiyorlar.
Yapay zekayı benimseyen ve onu yaratım süreçlerine dahil eden
tasarımcılar, makineyi düşünceleri için bir araç olarak kullanmanın
ötesine geçiyor; onunla birlikte düşünmeye ve makine ile birlikte
yaratmaya başlıyorlar. Buna algoritmik yaratıcılık deniyor. Bunun
en belirgin örnekleri arasında duygular ile rezonans içinde olan ve
böylece renk veya doku değiştiren yüzeyler, malzemeler bulunuyor;
bu tür örnekler moda ve teknoloji dünyasında yerini almaya çoktan
başladı.
PolyBrick
PolyBrick, bir tasarım ürünü olarak mimari tasarımı
dönüştürebilecek nitelikte bir yenilik sunuyor örneğin. Bu tasarım
seramikten üretilen formunu dijital üretim teknikleri ile sağlanan
karmaşık bir dizi algoritmaya borçlu. Özetle geleneksel üretim
teknikleri ile geliştirilmesi nerede ise imkansız bir ürün tasarımı
ve bu özelliği ile algoritmaların eşyaya entegrasyonundaki sonraki
adımları sergiliyor. Bu çalışma dijital teknolojideki ilerlemeleri,
üç boyutlu (3D) baskıyı, ileri geometriyi ve sanat, el sanatları ve
tasarım disiplinlerindeki malzeme uygulamalarını bir arada
içeriyor. PolyBrick, ilk tamamen 3D baskılı ve fırınlanmış seramik
tuğla olarak duvarın harçsız montajını da sağlıyor. Cornell
Mimarlık'ta Sabin Design Lab’de halen devam eden bir proje olan
PolyBrick ilk olarak San Francisco El Sanatları ve Tasarım
Müzesi'nde "Veri Kil: Dünyayı Ayrıştırmak İçin Dijital Stratejiler"
isimli sergide görücüye çıktı; Centre Pompidou'da
"Mutations-Créations / Imprimer le monde" sergisinde de yer
aldı.
PolyBrick
YZ destekli ürünler ile gelecek yıl çok daha fazla sanal
gerçeklik içinde yaşayacak gibiyiz. Bu tür deneyimlere
hiper-kişiselleşmiş deneyimler deniliyor. Bu tür bir yaşam biçimi
eğitimden eğlence dünyasına, iş yaşamına dek daha da yaygınlaşacak.
Sözünü ettiğim konu VR gözlüğünüzü takıp kendinizi bir konser
salonunda görerek izlediğiniz operadan yine sanki koltuğunuzda
otururken farklı bir kıtadaki toplantı masasında oturuyormuş gibi
katılabildiğiniz iş görüşmelerine veya hologramlar ile yanı
başınızda oluşan çeşitli imgelere dek ip uçlarını bugünlerden
bizlere veriyor. Bu tür teknolojilerin hemen hepsi zaten mevcut,
kullanılıyor; 2025 yılı bunların toplumsal yaşamda kitlelere
yaygınlaştığına tanık olduğumuz bir yıl olacak.
Mimarlık alanında yenilikçi malzemeler sadece nefes alan, ışık
geçiren veya özgür formlara bürünen beton ve tuğlalarla sınırlı
değil. SMA ( Shape Memory Alloys) denilen malzemeler, deforme
olduktan sonra tekrar orijinal yapılarına geri dönen, hafıza
sahibi alaşımları içeriyor; bu alanda yapılan çalışmaları takip
etmeye günler ve saatler yetmiyor. Betonun içine karışım sırasında
katılan CO2 ile yapıların karbon ayak izlerinin nötrlenmesine
ilişkin uygulamalar geniş ölçekli yapılarda tercih ediliyor.
Transparan ahşap
Güneş gibi doğal nimetlerden yararlanan malzemeler de mimarlık
alanında gittikçe yaygınlaşıyor. Sözgelimi 1992 yılından bu yana
bilinen bir teknoloji ile yaratılan transparan ahşap üzerinde halen
yoğun çalışmalar var. Bunun başlıca sebebi, bu malzemenin plastik
özellikler göstermesine karşılık doğada plastiğe oranla daha iyi
çözünmesi ve ayrıca yapılarda, örneğin camlarda veya cephelerde
kullanıldığında ısı tutulumu konusunda daha verimli sonuçlar
sergilemesi. Fransa’da Woodoo isimli firma ve bir AB fonu ile
İsveç’te ilgili çalışmalar halen devam ediyor. Bu tür malzemeler
kuşkusuz yapılı çevrenin görünümünü gelecek yıldan başlayarak
değiştirir nitelikte olacak. Sadece mimarlıkta değil ürün
tasarımında ve moda tasarımı alanlarında da enerji toplayan, ışık
ve ısı yayan, kendi kendine yetebilen tasarımlar prim yapacak. Bu
ürünlerin geliştirilmesi için bilim insanları ile tasarımcılar kol
kola çalışıyor. Sözgelimi kendiliğinden ışıyan ürünler için okyanus
bilimciler ve botanik uzmanları tasarım projelerinde bilgileri ve
araştırmaları ile yer alıyorlar. YZ ve gelişen teknolojiler bu tür
araştırmaları ve yeni üretimleri hem hızlandırıyor hem de
beklenmedik biçimde geliştiriyor. Bize sadece heyecanla izlemek
düşüyor.
Transparan ahşap
Son olarak sanat dünyasında neler olur diye düşünüyorum. Yapay
zekanın geçtiğimiz yıl içinde en çok tartışma yarattığı alanlardan
biri sanat oldu kuşkusuz. Makinenin fütursuzca içerik ürettiği bu
yıl içerisinde, teknoloji tabanlı yeni sanat eserleri ortaya
çıktığı gibi, mevcut içeriğin de özgünlüğü üzerinde büyük
tartışmalar koptu. Telif hakları konusu masadaki en sıcak
başlıklardan biri ve halen ilgili yasalarla düzenlenmeyi bekliyor.
Diğer yandan makine ile kol kola giren insan hiçbir düzenlemeyi
beklemeden durmadan üretmeye devam ediyor. İnsanlığın devrimci
iştahı ve durdurulamaz merakı sahnede, hep birlikte hızlı akan bir
gösterideyiz. Muhtemelen gelecek yılın sonunda özellikle sinema ve
reklam dünyasında büyük ölçüde yaşanacak dönüşümü içselleştirmiş
olabiliriz.
YZ sadece sanatsal üretimde değil onun kürasyonunda ve sanat
eserlerinin satışında da büyük rol oynar hale geliyor. Geleneksel
sanat kuruluşlarının YZ algoritmaları ile kişiselleşmiş sergiler
üretmesi olası, YZ'den yararlanarak manipule edilen açık arttırma
seansları belki kıyamet koparabilir. Global ölçekte 586 milyar
dolarlık bir hacmi olan (Straits Research) sanat piyasası, buradaki
müthiş büyük oyunlar için yapay zekanın olanaklarından yararlanmayı
kaçınılmaz kılıyor.
Gelecek yıl için uzmanların estetik açıdan ön gördüğü eğilimleri
de yılın ilk yazısında gelecek hafta sizlerle paylaşmak üzere
şimdilik duruyorum. Hepinize satırlarımı bu yıl da okuyarak, beni
maillerinizle, görüş ve paylaşımlarınızla yalnız bırakmadığınız
için teşekkür ediyorum. Mutlu bir yeni yıl dilerim!