Nea Smyrni, Atina’nın merkezine beş kilometre uzaklıkta bir
semt. Yamaçtaki Nea Smyrni’den sahile indiğinizde Paleo Faliro’ya
ulaşıyorsunuz. Buralar İstanbulluların gözdesi olarak biliniyor.
Sadece yıllar önce gelen İstanbul Rumların değil, son dönem
Yunanistan’ı ve Atina’yı kendine yaşamak için seçen İstanbullu
Türkler’in de gözdesi. Denizin manzarasına ve kokusuna alışkın
İstanbullular kendilerini burada daha iyi hissediyor olmalı.
Dolayısıyla Faliro sokakları İstanbul hatıralarına ve Türkçeye epey
aşina…
Yeni İzmir anlamına gelen Nea Smyrni ise tamamen Anadolu ruhunu
taşıyan bir semt. Mübadeleden birkaç yıl sonra, 1926’da İzmir
göçmenleri için kurulmuş. Sadece semt değil, sokak adları, binaları
ve söylendiğine göre gündelik yaşam pratikleriyle Anadolu’nun
yaşatıldığı bir yer burası. Mahalledeki 260 sokak isminden 130’u
Anadolu kökenli. Ya Anadolu göçmeni bir ünlü kişinin adını taşıyor
ya orada sevilen bir azizin, din büyüğünün… Ama en çok yer adları
semte damgasını vuruyor. Dardanellion, Ankara, Kaiserias, Adanon,
Adramittiou, Amassias, Kappadokias, Menemenis, Pergamou, Sinopis
gibi 77 sokak adı, Rumların geride bıraktıkları kentleri yaşatıyor.
İzmir yangınında yok olmuş iki kilisenin, Aya Fotini ve Aya
Paraskevi’nin benzerleri inşa edilmiş. Hatta Aya Fotini’nin ünlü
çan kulesi ancak 1990 yılında tamamlanabilmiş… *
Yunanların geride bıraktıkları Anadolu’ya bağlılıkları, bunu
aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen hâlâ yaşatıyor
olmaları bizim için kolay anlaşılacak bir şey değil. Türkler için
bu durumun insanın içini ısıtan, hatta romantik bir yanı var.
Anadolu Rumlarının Türkiye’yi hâlâ hatırlıyor olması,
gittiğimiz bu yabancı ülkede bizlerin yaşadığı, büyüdüğü toprakları
çağrıştıran onca şey, kendimizi daha tanıdık bir yerde hissetmemizi
sağlıyor. Öte yandan benzer bir durumun Türkiye’de olmamasına ise
belki de pek azımız şaşırıyoruz. Oysa milyonlarca Türk de kuşaklar
boyu yaşadıkları toprakları, hatıralarını, kimliklerini, evlerini
geride bırakıp Balkanlar’dan ve başka coğrafyalardan Anadolu’ya
geldi. Neredeyse hepimizin aile tarihinde bir göç var ve bunların
pek çoğu da Rumeli’den… Üstelik bu göç dalgası 1990’lara kadar
sürdü.
Bugün hâlâ en büyük hemşehri dernekleri Rumeli
göçmenlerinin kurduğu derneklerdir. Ama bunun dışında Rumeliyi
anıştıran semt, kent, sokak adları neredeyse hiç yoktur Türkiye’de.
Türkler, geride bıraktıkları toprakları unutmuş, unutmayı seçmiş
gibidir.
Bunun iki toplumun sosyolojik, tarihsel özellikleri ile iki
devletin resmi politikalarından kaynaklanan bir nedeni var.
Yunanlar Osmanlı vatandaşları oldukları zaman da Ortodoks kilisesi
altında bir büyük cemaattiler. Bu cemaat de kendi içinde bölgesel
metropolitlikler dolayısıyla yerel topluluklar oluşturuyor,
kimliklerini böyle inşa ediyorlardı. Ayrıca Anadolu’nun binlerce
yıllık sakinleri, bu toprakların en eski ve gerçek sahipleri
oldukları fikri modern zamanlarla birlikte Yunan kimliğinin önemli
bir ögesine dönüşmüştü. Bu nedenle, terk etmek zorunda kaldıkları
Anadolu’yu bir ‘ana vatan’ olarak görmekten hiç vazgeçmediler.
Atalarının toprakları ve gerçekte ait oldukları yer…
Yunan Devleti de bunu politik olarak hep desteklemiş ve teşvik
etmiş. Yer ve sokak adlarından mesela bizde hiç olmayan Küçük Asya
Araştırmaları Merkezi gibi bütün mübadil kültürünü, anılarını
belgeleyen ses ve görüntü arşivi oluşturan bir kurum bu sayede var
olabilmiş. Türkler ise kendilerini devletin asıl sahipleri olarak
görmüş, kimliklerini de bunun üstüne inşa etmişler. O devletin
kendilerini getirip yerleştirdiği topraklarda ne kadar kök salmış
olsalar bile egemenliği yitirdikleri zaman bir daha geri dönmemek
üzere o yerleri terk etmişler. Tabii ki bu büyük göçlerin ilk ve en
önemli sebebi maruz kaldıkları şiddet ve can korkusuydu. Ama
geldikleri Anadolu’ya yerleşip yeniden kök salabilmelerini sağlayan
da ‘devlet’e ve onun koruyucu şemsiyesine duydukları güven ve
bağlılıktı. Bu şemsiyenin erişmediği hemen her yeri geride bırakıp
unutmayı tercih etmişiz. Genç Cumhuriyetin politikası da bu yönde
olmuş. Osmanlı’dan kopan uluslar gibi Türklerin de daha küçük ama
kendilerine ait bir yeni devlet kurması gerektiğine inanan Atatürk
de belli ki geride kalanları unutmayı benimsemiş. Kendisi de bir
Rumelili olmasına rağmen… Osmanlı’nın kalbinin Rumeli olduğunu
bilen, pek çoğu bu topraklarda büyümüş genç subayların Balkan
Savaşları’ndan sonra kaybedilen topraklar karşısında nasıl bir
hüzün ve çaresizliğe kapıldığı tarih kitaplarında anlatılır. Belki
de bu travma, köklerden kopuşun da motivasyonu olmuş. Cumhuriyet
Anadolu’yu homojen bir nüfusa kavuşturmak ve tüm aidiyeti, kimliği
bu topraklar olan bir toplum, yeni bir ulus yaratmak için işe
koyulmuş. Anadolu, Türklerin yegane anavatanı olarak kabul edilmiş;
bugün de hâlâ böyle.
Yunanların daha küçük cemaatlere ve topluluklara olan eğilimi,
itiraz etmeye meyilli kimlikleri komünist partiden, anarşist
toplulukların varlığına kadar bu ülkedeki farklı siyasi
dalgalanmalarda hep kendini göstermiş. İç savaşlar, bitimsiz
çalkantılar yaşamışlar. Bugün de her gün bir yenisi yaşanan sokak
protestolarıyla bu gelenek Atina sokaklarında yaşıyor. Türkler
içinse ‘devlet’ kimliğin ayrılmaz bir parçası gibi. Belki de Türk
kavramını o devlete borçlu olduğumuzdan böyle… Türkler son kertede
devletçi bir toplum; sahibi oldukları o devleti kaybettiklerinde
canlarından bile olduklarına dair bir kolektif hafızaya sahipler.
İşin mutlaka dinsel ve başka kültürel yanları da var, ama isyankar
olmakta zorlanan bir toplumsal tarihimizi de açıklayan bir görüş
bu.
Bütün bunlar, Nea Smyrni’deki bir evde İstanbullu yazar Herkül
Milas’la yaptığımız kısa sohbetten süzülüp geldi. Yıllarca
Türk-Yunan kimlikleri üstüne sayısız yazı kaleme almış, çeviriler
yapmış, kitaplar yayımlatmış Herkül Milas, bu konulara ilgi
duyanlar için eşi bulunmaz bir entelektüel. Geçtiğimiz günlerde
Yunanistan’da çıkan Aile Mezarlığı adlı romanı neyse ki yakında
Türkiye’de de yayımlanıyor.
Bizi bu iki toplumun benzerlikleri kadar benzemezlikleri üstüne
düşünmeye ve kendimizi daha iyi tanımaya yöneltecek bir okuma
serüveni için biraz daha beklemeye razıyız…
*: http://sdct-journal.com/images/Issues/2012/11.pdf