Yeni denklemin güzel potansiyeli

Klasik denklem değişiyor: Seçmen iradesine, seçim müessesesine sahip çıkan, geleneksel sağ kitle partisi-partileri değil! Onlara göre demokrasiyi biraz daha fazla isteyen, parlamenter rejim ve güçler ayrılığının, yasal ve anayasal çerçevenin, hukukun, adaletin önemini daha bir kavramış görünen parçalı muhalefet.

Ümit Kıvanç yazar@gazeteduvar.com.tr

Bir aylık aradan sonra tekrar huzurlarınızdayım, değerli okurlar. Böyle bir yedek kulübesi döneminin ardından, yazılacak yazıyı da gözeterek sahayı tarayınca, ilk olarak, seçim iptali fiyaskosunun kötü gerilim filmi kategorisinden çıkarak evvelâ vodvile, şimdi de müsamereye dönüşmesi hadisesine takıldım, bekleneceği üzre. Fakat herkes takılmıyor. Artık bu çapta skandallar karşısında bile garip bir heyecansızlıkla, omuz silkerek, “yine yaptılar” diye mırıldanarak yürüyüp gidiliyor. Ancak burada umursamazlıktan çok, teşhisi koymuş, gereğini yapacak olmanın sükûneti var sanki. Böyleyse iyi.

YSK, “sandık kurulu başkanları usûle uygun belirlenmedi” gibi abuk sabuk -ve aslında kendini suçlu çıkaran- bir gerekçeyle koskoca seçimi iptal ederek kendini kuyuya atmış, memlekette bugüne kadar iyi kötü güvenilir kalmış seçim müessesesini de kendiyle birlikte aşağı çekerken, seçimi kazanmış olmanın moraline dayanan muhalefet bir daha kazanarak iktidar cephesine büyük ve kalıcı hasar verme ihtimaline oynadığı için bu siyasî depremin hayatî boyutu başlı başına mevzu olamadı.

Oysa özellikle Tayyip Erdoğan için seçim esas meşruiyet kaynağıydı. Erdoğan+AKP iktidarının zemini sahiden “millî irade” klişesiyle taltif edilen seçmen kalabalığınca inşa ediliyor, korunuyordu. Türkiye’de seçimi sağcılar sever, solcular ve genel olarak muhalefet benimsemezdi. Çünkü seçim, iki tarafın oynadığı, sonunda sağcıların kazandığı bir oyun olarak bilinirdi.

DEMİREL’İN YOLU

7 Haziran 2015 sonrası saptığı yolla, Türkiye siyasî yapısı içinde seçimle en ufak alâkası değil büyük derdi olan, seçilmemişliğin özsuyu kıvamındaki güçlerle yaptığı ittifakla, Erdoğan+AKP geleneksel kitlesel sağ parti politikasının bu temel çizgisinden ayrıldı. MHP ile ittifak da iktidarının dayanağını serbest seçimlerde arama konusunda kimseyi yüreklendirecek bir ilişki değil. Her şeye rağmen seçim kazanılabildiği sürece eski çizgi sürdürülüyormuş gibi davranıldı. Ancak Türk-İslâmcılığının lideri de nihayet Süleyman Demirel’in yolunu izlemiş oldu: “Millet”in iradesini temsilen devletin karşısına dikiliyorken, devletin temsilcisi ve sözcüsü haline geldi. “Teslim” merciinde geleneksel sapma!

Burada kurulan denklemde, gücünü toptan tüfekten, “böcek”ten Glock’tan alan mâlûm “dehliz” kuvvetlerine karşı sivil siyasetçiyi kudretli kılacak olan tek etken, “millî irade”ydi. Bu geleneksel etken şimdi bizzat, muktedir kalabilmek için buna hava-su mesabesinde ihtiyaç duyanlar tarafından değersizleştiriliyor. “Millî irade”nin protokoldeki yeri artık Hulusi Akar’la Süleyman Soylu’nun gerisinde. YSK’ya intihar eylemcisi yeleği giydirilip birkaç günde bir kendini patlattırarak ulaşılan vaziyet bu: Türkiye’de müstakbel iktidarların seçimle belirlenmesi imkânsızlaştırılmaya uğraşılıyor.

DEPREM UFKU AÇIYOR

Bunun sonucunda klasik denklem değişiyor: Seçmen iradesine, seçim müessesesine sahip çıkan, geleneksel sağ kitle partisi-partileri değil! Onlara göre demokrasiyi biraz daha fazla isteyen, parlamenter rejim ve güçler ayrılığının, yasal ve anayasal çerçevenin, hukukun, adaletin önemini daha bir kavramış görünen parçalı muhalefet.

Değişen roller, muhalefeti şimdiye kadar alışmadığı işleri yapmaya yöneltti. İlan edilen-edilmeyen ittifaklar, güçbirlikleri, dayanışma mekanizmaları oluşturulabildi. “Oya sahip çıkma” diye tarif edilen faaliyet, yerleşik-âtıl parti bünyelerinden hareketli, etkin birimler doğmasını sağladı. CHP’nin, farklı iki laf ederlerse çarpılacaklarından korkan, yerinden kıpırdamayan merkez bürokrasisi bile siyasî mücadele diye adlandırılabilecek bir şeylere ucundan bulaştı.

Muhalefet cephesinde, hâlâ belirleyici konumunu ve kaçınılmaz güçlüklerini koruyan Kürt meselesinin halledilmemiş handikaplarına rağmen, birlikte epey yol yürümeye elverecek ortak siyasî hedefler oluştu. Asgarî siyaset zeminini yok eden iktidar koalisyonu bunu sağladı!

Bunlara karşılık, her zaman iki adım sonrasını hesapladığı, oyunu kuralına göre oynamak gibi bir yükümlülüğü bulunmadığından, her an kim bilir hangi sürprizle gidişatı yine istediği raya oturtacağı varsayılan Erdoğan da, bizzat eliyle etkisizleştirdiği, güçsüzleştirdiği partisi AKP de, koalisyondaki Teşkilatı Mahsusa irtibat elemanı Devlet Bahçeli de, iktidarda kalma dışında siyasî hedefe sahip değiller. Buna belki, istemediklerini yok etme hülyası eklenebilir.

AHLÂKÎ ÜSTÜNLÜK VE MORAL MOTİVASYON DÖNÜŞÜMÜ

İstanbul seçiminin tekrarı, hazırlanıp kenara konmuş acil durum senaryosunun başarıyla uygulanacağı garantisiyle kalkışılmış iş değil, iktidar açısından. Günler geçtikçe ortaya çıktı ki, sandık başında işleri ayarlamak öyle -özellikle karamsar muhaliflerin sandığı gibi- kolay olmadığı gibi, il-ilçe seçim kurullarında bilgisayar numaralarıyla çevrileceği söylenen dümenler de tıkır tıkır çevrilemiyor. “Islak imzalı tutanak”, hakikaten sağlam bir güvence; en azından bu artık anlaşılmıştır. İçi güya “belge” dolu valizlerle gerilim filmi havalı fotoğraflar çektirip yaymak da çare olamadı, YSK’nın bir oraya bir buraya el atıp bulmaya çalıştığı iptal sebepleriyle de bir türlü tatmin edici formüller yaratılamadı. Sonunda, işte şimdi karşı karşıya bulunduğumuz büyük rezillikle kanıtlandığı üzre, seçim sonucunu katakulliyle lehine çevirmek isteyenin hilebaz olduğu ortaya çıktı, o oldu.

Bu büyük bir ahlâkî üstünlük ve moral motivasyon dönüşümü. İki taraf açısından da. On yıllardır ilk defa, seçmen iradesi eksiksiz sonuç yaratsın diye uğraşan ve içinde sahiden en azından asgarî hak, hukuk, adalet isteyenlerin bulunduğu bir muhalif cephe var. Karşısındaysa, iktidarda kalabilmek için kendi meşruiyet kaynakları dahil her şeyi yok etmeye girişmiş, sözü nefret söyleminden alınma “bunlar Rum!” gibi motiflerden ibaret kalmış, kendi destekçilerinin hatırı sayılır kısmını anca mecburiyet hissiyle kendine bağlı tutabilen, büyük ölçüde çıkar ortaklığına dönüşmüş, ilk fırsatta orasından burasından kemirileceği belli bir koalisyon.

KENDİ KUYUSUNU KAZMAK

Bu koalisyonda işlerin gidişini belirlemesi beklenen Erdoğan ve AKP nasıl bir konumda, belirsiz. En tehlikeli “dostunu” henüz -büyük badire atlatarak- devre dışı bırakabilmişken, askeriyesi şimdiki tehlikeli dostlarına biatlı mafya liderine bağlılık videoları çekip paylaşıyor. Yabancı ülke toprağına giren askerî araçlarının sürücüleri, en çok dikkat edilmesi gereken durumda, bütün dünyanın gözleri önünde, araç pencerelerinden ellerini uzatıp, koalisyonun küçük ortağının mânâsı, işlevi belli el hareketini yapıyorlar. Bu koalisyonda Erdoğan ve AKP’ye öbürküler üzerinde hakimiyet kazandıracak olan, eğer seçmen iradesi değilse nedir? Oysa onlar bu konuda MHP’ye bağımlılıklarını her sabah yeniden tescil ediyorlar. Daha fenası, kurum olarak seçimin geçersizleştirilmesi halinde zararlı çıkacak olan ne Mehmet Ağar ne Devlet Bahçeli. “Artık Türkiye’de güvenilir seçim olamaz” denirse, birileri oturup, kitle desteği uğruna başka birilerini sırtlarında taşıyıp taşımamayı gözden geçirirler.

YSK’ya oynattırılan yap-boz oyunları ve devletçe sergilenen mızıkçılık pratikleri eğer Türkiye’yi seçimsiz -veya “başkan”ın yüzde 98 oyla kazandığı cinsten Şark işi seçimli- bir yeni rejime sürükleyecekse, bunun sonraki adımında bugünkü gibi bir iktidar yapısı kalmaz. Başta AKP çamurlu sularda debelenerek yok olur gider. Sonra da artık, seçimli meclisli rejimden yâdigâr, yeni düzene yük olan kime sıra gelirse.

PEKİ ŞİMDİ NELER OLABİLİR?

Yukarıdakilerin istikbaliyle uğraşmayı bırakıp kendimize bakacak olursak: Demokrasi ve hak-hukuk mücadelesinin öyle iki-üç günlük mesai işi olmadığını kabullenerek başlamamız lazım herhalde. Seçimle ilgili tavır asla “canım, nasıl olsa vermezler” meselesi değil. Ayrıca “seçimle bişey değişmez” meselesi de değil. Hâlihazırda siyasî mücadelenin odağı ve iktidar koalisyonunun zayıf noktası burada meydana çıktı. Öte yandan başka türlü siyasî mücadelelerin gerektirdiği örgütlenmeler ve siyasî anlayışın -en azından henüz- pek uzağındayız. Bir nokta daha: Mevcut iktidar koalisyonu öncelikle toplumun birlikte yaşayabileceği ve bireylerin devlet karşısında haklara sahip olduğu asgarî anayasa ve hukuk düzenini, parlamento çatısı altında var edilebilen asgarî temsil mekanizmasını yok ettiği ve toplumu bir kutuplaşma-düşmanlaşma ortamında kendini telef eder hale getirdiği için, serbest seçim gibi, asgarî demokratik ve genel geçer hukuka dayalı bir hedef etrafında farklı muhalefet gruplarının yanyana gelişi, bir sağlıklı ortam potansiyeli ve toplumsal tedavi ihtimaline kapı açıyor.

Somut olarak ve iktidar koalisyonu açısındansa, şunlar olabilir: YSK’ya attırılacak son takla olarak, seçimin yapılmayacağı kararı verilir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir süre kayyımvarî bir yönetimin, fiilen cumhurbaşkanının tayin edeceği birilerinin yönetiminde kalır. Ya da artık hışırı çıkmış YSK ile halledilemeyecek boyutta bir devlet depremiyle karşı karşıya kalındığı kabul edilir, daha üst düzeyde bir idarî kararla İstanbul’a elkonur. Bu muhtemelen yalnız belediye düzeyindeki bir operasyonla değil, daha geniş bir baskı atılımıyla beraber gelir.

Ya da iktidar koalisyonunda uç vermiş çatlaklar, “CHP adayı” lehine giderek açılan farka işaret eden kamuoyu yoklamaları eşliğinde genişler, büyür, yine de belirleyici güç Erdoğan’ın elinde kalacağından, bugünkünden beter bir yönetilemezlik haline düşeriz.

Ve eğer muhalefet kısa zamanda, geniş destekli, geniş ufuklu, bugüne kadar canımıza okumuş takıntılardan bir nebze kurtulmuş bir siyasî harekete dönüşerek ipleri eline geçiremezse hem ekonomik çöküntü hem kendi kendini cendereye sokmuş dış maceraların da yıkıcı tesirleriyle, Türkiye Cumhuriyeti, yeni düştüğü ve halen oynadığı kümeden de bir alttakine düşüverir.

Neyse ki muhalefet tarafında temel meselenin kendine benzemeyenle birarada yaşamak olduğunu kavrayanların sayısı epey arttı. Üzerinde anlaşılmış ve herkesin, en başta iktidar sahiplerinin uyacağı varsayılmış ortak kurallar, yani asgarî hukuk olmaksızın bir toplumun mâkûl güvence içerisinde yaşayamayacağını idrak edenlerin sayısı da.

Demokrasi dendiğinde çoğunluk diktasından başka şey anlamayan geleneksel Türk sağının değil de parçalı, çeşitli bir muhalefet tarafının seçime sahip çıktığı yeni denklem güzel bir potansiyel barındırıyor.

Tüm yazılarını göster