Pişkin. Kifayetsiz Muhteris. Vasatın Tasallutu. Nobran. Hışır.
Görgüsüz. Ezik. Açgözlü. Kasabalı. Rastgele yazdım peş peşe.
Fazlası yok, eksiği var. Dolayısıyla akıl yürütmek olanağı yok.
Nursuz çehrenize abus bir ifade kondurup, en tepeden bakar
tavrınızı takınıp, ağdalı sözcüklerle lugât parçaladınız mı, olmuş
oluyorsunuz, adamdan sayılıyorsunuz. Yağma Hasan’ın böreği bu.
“Bu güruhun bize hukuk dersi vermeye kalkması ise tam bir
garabettir.” Hayt! “Bu güruh” kim mi? Yunanistan ile GKRY’nın
ardına saklanmış AB ve ABD-Çin-Rusya-Fransa-Britanya’nın beş daimî
üyesi olduğu BM Güvenlik Konseyi. “Biz” ise Türkiye. “The fact that
this group is now trying to teach us lawfulness is completely an
act of hypocrisy”. Türkçesiyle: “Bu grubun şimdi bize hukuka
uygunluk öğretmeyi denemesi gerçeği ise tümüyle bir ikiyüzlülük
davranışıdır.” E bu Türkçesinin İngilizcesi olmayacak mıydı? Aynen
kardeşim, aynen…
Albümü bildiniz mi: “Never mind the bollocks, here’s the Sex
Pistols!” Dünya beşten büyüktür, herkes akıllı olacak, akıllı… Karı
gibi ne gülüyon? Monşer monşer konuşma kırıta kırıta. Gözlerimi
şaşılaştırır sana bir dik bakarım şöyle, bir acı acı gülerim, o
lahzada yerle yeksan olur, biter gidersin. Sayın Kılıçdaroğlu da
gider yapmadı mıydı dünyaya, “yok öyle” diye bağladığı, tüvitsel
meydan okumasında. Bak bak daha
güzeli geliyor hemen aşağıda.
RTÜK Bey (kadın üye yok, var mı?) de durur mu: “Ülkemizin ileri
demokrasisi içinde medya kuruluşları bağımsız ve hürdür.” İleri,
yani yokuş aşağı peygamber vitesinde ileriye ok gibi atılmış
demokrasi. Hani çıkıp YÖK de “ülkemizin ileri demokrasisi içinde
yüksek öğrenim kuruluşları (zira bunlara üniversite denemez)
bağımsız ve hürdür” dese, olmaz mı? Şahane olur hem, dadından
yenmes.
Biri de çıkıp, “bizatihi RTÜK ve YÖK diye iki kurumun varlığı
ülkenizde medyanın ve akademyanın bağımsız ve özgür olmadığının,
olamayacağının somut kanıtıdır” diyemez mi? Sürekli eleştirilerden
hep kırgın ve pek nazenin parlamenter muhalefet misal. Geliyorsunuz
madem, öyle diyorsunuz ya, geldiğinizde reform-meform değil bu ve
benzeri kurumların hani şu içinden çıkılamayıp sonunda toprağa
gömülen BTK hesabı ortadan kaldırılacağını bugünden vaat ve taahhüt
eder misiniz?
RTÜK açıklamasının tamamı bir
başyapıt metin niteliğinde gerçekten. Gönenmemek olanaksız.
Dışişleri’nin Kıbrıs-Maraş açıklaması hakeza, RTÜK’ünkinden
geri kalır yanı yok. E kolay değil, ne olsa liyakatın harman yeri
hariciye. Belki çıkar yarın öbür gün Faik Öztrak, “yeterince sert
değil, girin Lefkoşa’dan çıkın Limasol’dan, elinizi kolunuzu tutan
mı var, arkanızdayız!” diye gürler.
Ya Fahri’nin yalanları? Hani Boğaziçili öğrencilerin Naci
İnci’ye “utanman yok mu?” diye tempo tuttukları, onun da başı
önünde kös kös uzaklaştığı bir video vardı. Bir başkasında da “bir
düşüneyim” filan diye mırıldanıyordu. Sonra vekâleti alınca
yeterince düşünme fırsatı bulmuş olacak ki, odasına kapanıp tek
imzayla Can Candan’ı attı. Yani “yok” demiş oldu, “utanmam
yok.”
Eh işte, ABD’de yabancı medyanın düzenli hesap verme
zorunluluğunu, alır zaten saydam biçimde aldığı fonu yine kendi
açıklayan yerli alternatif medyaya uyarlar, devletten hortum
bağladığın, üzerine çöktüğün medyayı, pelikanıydı, GONGO
SETA’sıydı, şuydu buydu yok sayar, çıkarsın ortaya. Dönem “ne
atarsan gider” dönemi nasıl olsa. “Oralarda da aynı var.” He öyle,
var. Gider BM parametreleri, gelir Ankara havası. Başka bir
arzunuz?
Özetle, ciddiyetimi kaybettim, hükümsüzdür. Oysa ne güzel
notlarım vardı, alınmış. Geçen yazılarda bıraktığım, bir tür benim
veya diplomasinin ortayaş bunalımı olarak da okumlanabilecek
“beyhudelik” kavramı üzerine. Afganistan, göç ve narkotik gibi
dikenli dosyalarda işe yarar hamle, politika aramanın boşuna,
beyhude olacağını ayrıntılandıracaktım sözde: Ne yapsan olmaz, bir
şey yapmasan da olmaz.
Klavye başında elinde satırları bir kokoreççi misali takkırı
takatak bu beyhudelik durumunun uzun hatta belki orta erimde
dünyamızı hepten yaşanmaz bir yer kılacağı kehanetimi de
ekleyecektim. Hele üzerine iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinin
artan ivmeyle bineceği düşünüldüğünde. Şimdi pandemiyle mücadele
tamamlanırken yükseltilmesine ve berkitilmesine başlanan duvarların
kalıcı olacağını sandığımı da vurgulayacaktım.
Bizim o duvarların hemen dışında, dibinde kalmamızın yazgımız
olduğunu da öne sürecektim. “Sınırları anlamsız kılmak” gibi
cafcaflı söylemle çıktığımız son yirmi yıllık yolun, o sınır
çizgilerinin üzerine modern hisarlar inşa etmeye vardığını
belirtecektim. ABD’nin şimdi terk ettiği “terörle mücadele”
(“forever war”) kavramı gibi, bizim alaturka terörle mücadelenin
ucu açık sınırötesi askeri varlık bulundurma sakıncası
barındırdığına dikkat çekecektim. CHP-İYİP muhalefetinin bu konuda
da kulağının üzerine yatmayı yeğlediğinden de doğal olarak
yakınacaktım.
Murat Belge’nin son yazılarında başlattığı
cumhuriyetin “sol” tarihi kazılarının karşısına kendimce mütevazı
bir el aynası koyup, yansıyan surette AKP’den onu geçelim siyasal
islâmdan neden Hristiyan Demokrat partinin bir ruh ikizi
çıkamayacağını tartışacaktım. Şili’deki Hristiyan Demokratların
nasıl darbeci Pinochet diktatörlüğünden kurtulmaya katkı sunduğunu
ve (simge isimlerinden Frei’nin ifadesiyle) esasen nasıl çalışan
sınıfların, yoksunların partisi olduğunu anımsatacaktım.
Sonra Alman CDU/CSU deneyimine değinecektim. Almanya’da
Hristiyan demokratlığın, ulusalcılığa karşı bir sigorta işlevi
bulunduğunun altını, tükürük hokkası yaptığım dilime ucu çiğnenmiş
parmak boyundaki küt uçlu kurşun kalemimi bandırıp kalınca
çizecektim. Toplumsal ve toplumcu politikalar benimsemenin sağ
siyasetle çelişmediği, çalışan sınıfların sağa oy vermesinin de bir
çelişki, bir “göbeğini kaşıyan ayılık” teşkil etmediği banalitesini
paylaşacaktım.
Ardından Aşiyan’da bir Fikret misali, sağ yumruğum şakağıma
dayalı düşünceden ıslanmış kirpiklerimle enginlere dalarak ulus
kurmak, ulus olmak, toplamı topluma, toplumu yeniden güruhlara
döndürmek üzerine mandıra felsefesi yapacak, ahkâm ve ahkâmlar
kesecektim. İşaret parmağımı havaya söz isteyecekmiş gibi kaldırıp,
sonra birden fikir değiştirmiş gibi dudaklarıma götürerek, başımı
öne eğecektim.
Zira Kürt sorununun çözümündeki bitmeyen çuvallama ve (siyasal)
İslâm’ın laiklikle yine bitmeyen imtihanı hatırıma gelecekti.
Oradan çoğulculuk tarikiyle yeniden göç meydanına varacaktık.
“Çoğulculuk neden bu denli uzak bir ülkedir cumhuriyetimize” diye
kendimi sorgulayarak, doyasıya hayıflanacaktım. Oysa “bağımsızlık
benim karakterimdir” demiş kurucumuz. “Madem öyle neden hepimiz
hepimizin düşünce, yaşantı, dil, inanç, cinsellik zabıtası
kesilmişiz?” diye soracaktım -ama retorik olarak
tabii.
Yanıt Ramazan’da patlayan iftar topu gibi gürleyerek gaiplerden
gelecekti davudi sesiynen: “Ne retoriği ulan, beka sorunu bu işte!”
Bunun için devlet beynine beynine biniyor yurttaşının, binecek de.
Devlet böyle olunur efendi, bayrağa sarılı tabutları omuzlamaknan,
külliyesiynen, sarayıynan, Suruç anmasında lise öğrencisi
gençkızının kolunu kıran polisiynen…
Heyhat, Fahri, RTÜK ve liyakatın harman olduğu hariciyenin
açıklamaları tüm bu muhayyel rafineliklere izin vermedi. Dün burada
Ali Fikri Işık şöyle yazmıştı: “Ne kadar liberal
kafalı olursak olalım, total futbolun ‘yapısalcılığını’, kaotik
futbolun ‘fenomenolojisiyle’ birleştirmeye çalışmak parlak bir
futbol kariyerinden ziyade akut sinir krizlerine yol açacaktır.”
Suat Başar Çağlan ise -herhalde Metin
Erksan’a saygı duruşuyla- böyle: “Türk futbolunda susuz yaz devam
ediyor.”
Demokrasi ve diplomasi bahislerinde de bence tanı, alıntıladığım
iki doktorun konsültasyonda hemfikir oldukları çerçevede,
futbolumuzdakine benzerdir: Susuz yaz ve akut sinir krizleri
-alnımıza yazılmış bir kere.