Ev buz gibi, burnumun ucu da. Sonbaharı ansızın bitip kışa giren
evler, sokaklardan daha soğuk oluyor. Sarı sıcak bir ışık altında
oturmak, bardaktaki çayın abajura doğru yükselen dumanı, sayfaları
açık kitaplar... Sayfalarda gözlerimin izleri, hep kurşunkalemle...
Böyle böyle ısıtacağım odayı.
Müzik açmazsam eğer, bitişik nizam bu apartman dairesinde
bazılarının yüzünü, bazılarının sesini bildiğim komşuların varlığı
yanı başımda. Esneyenler, kavgacılar, topuklarına basa basa
yürüyenler… Ki bu son grubun neredeyse tüm hareketleri epey sesli,
yan komşu sürahiyi tezgâha gürültüyle koyup yastıklarına vura vura
onları başına layık hale getiriyor örneğin.
Duvarlarla bölünmüş bu soğuk yazı gecesinin sesleri kıymetli.
Hem bir arada olmayı hem de mesafenin verdiği özgürlüğü aynı anda
hissedebiliyorum. Yazımı yazabileceğim son gecedeyim. Böyle
gecelerde kafamı kurcalayanlar yeterince demlendiyse benden rahatı
yoktur. Yazı, bir tülü çeker gibi soldan sağa akar gider. Eğer
düşüncelerimin arasındaki bağları daha kuruyorsam, vah benim
halime! Düşüncelerim birbiriyle ve hiçbir şeyle bağ kurmadan
uçuşuyorsa bir yazıya dönüşemez. İşte o vakit anlarım ki, zaman
aklımda çevirdiklerime yeterince değmemiştir. Ben de yeterince
düşünmemiş, duymamış, görmemişimdir.
Yazı masasının başında son akşam karşılaşacağım iki ihtimal
budur, değişmez. Başıma gelecek şey ya biri ya diğeri. Bu kesinlik
beni rahatlatır. Her şey anbean değişmesiyle nam salarken, kabul
görürken, değişmeyen bu şey bana güven verir. Artık sarp ve
uçurumlu yazma saatlerine teslim olurum.
Şimdi bu yazıyı soldan sağa bir tül çeker gibi akıtamayacağımı
itiraf ediyorum. Bağların, bağlantıların bu satırları yazdığım anda
peşinde olacağım. Yazma meselesi zihnimin kıvrımlarında kendine
tutunacak dal ararken gözlerim kitaplığımı taramayı ihmal etmiyor.
İçten içe yazının bir mesai değil de sadece bir yetenek olduğuna
dair göksel bir işaret bekliyorum. Ama öyle kolay değil, her hafta
yazılacak bir yazı için emeksiz bir yol yok.
Oktay Akbal, “Sürekli yazan kişinin bütün duyuları durmadan
çalışır,” der. Doğru duyularım hep uyanık. Peki elime kalemi her
aldığımda başlayacak gücü bulabiliyor muyum kendimde? Bulduğum da
oluyor, bulmadığım da…
Ne hikmetse güç bulamadığımda başka bir şeyi hemen buluveririm.
Uykuyu. Yeryüzünün en tatlı uykusu gözkapaklarımın üstünde aklımı
çelerek bekler. Yatağım gözümde güzelleştikçe güzelleşir, içim
yorganın altında hissedeceğim sıcaklıkla dolup taşar. Yazı masasını
bırakmam artık an meselesidir. Kendime yol arkadaşları ararım.
Kimler kimler yazamamıştır diye düşünmeye başlarım. Biri diğerini
çağıra çağıra yazmanın sarp yollarında mahşerî bir kalabalık
oluştururuz artık. Yalnız değilimdir. Cayabilirim bu yazıyı
yazmaktan, diye düşünürken uykum kaçar kalabalık yüzünden. Şu anda
olduğu gibi. Sevinçle, hevesle yazmaya başlarım, az önce olduğu
gibi. İlk cümleyi yazar yazmaz silerim çünkü “senden önce nasıl da
hakkı verildi sözcüklerin, duyguların,” diyen bir ses evin yankı
yapan köşesine yerleşir. Düşünmeye, çalışmaya, uyumamaya razıyım
ama yine de yetmiyor. Bu yankılı sesle yazmaya çalışmak şimdi
mesele. Doğruyu söylemek gerekirse asıl mesele tam da bu. Kibirle
kuşanmamak. Tüm o etkileyici yazılardan, o edebiyat eserlerinden,
yazarların keşiflerinden korkmamak, yazarlara, okurlara haddini
bildirmeye çalışmamak, hesaplar yapmamak. Asıl mesele bu. Bugüne
kadar sayısız yazarın yaptığı sözcük mesaisini tüm doğallığıyla
yapmak. Bir sandalyeyi şuradan öteye alır gibi.
Nedir yazı… Hayatın en yakın benzeri olmaktan başka.
Düşüncelerimi James Wood’a teyelliyorum en sonunda. Edebiyat
eleştirmeni Wood, George Eliot’ın “Sanat, hayatın en yakın
benzeridir; insanın hayat deneyimi yelpazesinin genişlemesine,
kişinin öteki insan hemcinsleriyle, kendi payına düşen ilişkiler
dışında başka ilişkiler kurmasına katkıda bulunur” görüşüne
katılmasa, kitabının ismini şöyle koyar mıydı: Hayatın En Yakın
Benzeri.
Ve hayatın en yakın benzeri için nice mesai yapılmaz mı hiç!
Not
James Wood’un yazdığı Hayatın En Yakın Benzeri, Ülker
İnce’nin Türkçesiyle şenleniyor. Kitabı Can Yayınları
yayımlıyor.