Yazar Faysal: Türkiye, Pakistan'ın Afganistan'da yaptığı hataları Suriye'de yapmamalı

Afganistan'da onlarca yıldır devam eden krizde en önemli rollerden birini komşusu Pakistan oynuyor. Pakistanlı yazar Ziyad Faysal ile İslamabad yönetiminin tarihsel tutumunu ve ülke solunu konuştuk

Abone ol

DUVAR - Taliban, ABD güçlerinin çekilmesiyle birlikte yaklaşık bir ay önce Afganistan'da yönetimi ele geçirdi. Afganistan'ın güney komşusu Pakistan'ın ise Taliban ile tarihsel ilişkileri olduğu biliniyor. İslamabad yönetiminin Afganistan ilgisi aslında çok daha eskilere dayanıyor. Öyle ki 1979'da Sovyetler Birliği, Afganistan yönetiminin daveti üzerine ülkeye asker gönderdiği sırada, Pakistan gerek Soğuk Savaş'taki konumu gerekse öznel durumu gereği çoktan buradaki cihatçılara yardım göndermeye başlamıştı. Mücahitlerin 1990'larda girdiği iç savaşta da taraf tutmaktan çekinmeyen Pakistan, şüphesiz Afganistan sorunundaki en önemli rollerden birine sahip. 

Ancak tüm bu tarihin bedelini Pakistan halkının oldukça zorlu bir şekilde ödemek zorunda kaldığı bir gerçek. Ülkenin yıllar boyunca beslediği ve yakın ilişkiler kurduğu gruplar yeri geldiğinde namlunun yönünü Pakistan'a doğrulttu. İslamabad, bugün hâlâ Afganistan siyasetinde Taliban ile ilişkiler kurarak etkin bir rol oynama niyetinde. Geçtiğimiz günlerde Pakistan istihbarat şefinin Kabil'i ziyaret etmesi ve ardından kentte Pakistan karşıtı düzenlenen gösteriler bunun basit ve güncel bir göstergesi. 

Biz de Pakistan'ın bölgedeki siyasetini hangi temeller üzerine kurduğunu, bu motivasyonların temellerini ve etkilerini konuşmak üzere Pakistan gazetesi The Friday Times gazetesi yazarı Ziyad Faysal ile konuştuk. Faysal, Pakistan'ın Afganistan politikası ile Türkiye'nin Suriye politikası arasında büyük bir benzerlik olduğunun altını çizdi. Pakistanlı yazar, ülkesindeki solun tüm bu siyasete karşı tutumunun dünden bugüne nasıl olduğunu ve günümüzde Pakistan'da yabancı karşıtlığının nasıl artmaya başladığını anlattı.

'PAKİSTAN-AFGANİSTAN İLİŞKİLERİ BİR DOSTLUK HİKAYESİ DEĞİL'

Afganistan'daki krizin tarihine baktığımızda komşu Pakistan'ın oldukça önemli bir rolü olduğunu görüyoruz. Kimileri dini ilişkileri kimileri ise Pakistan'daki Peştun nüfusu vurguluyor. Siz yakın geçmişe baktığınız zaman Pakistan'ın aldığı konumları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konumu nasıl tanımlayabilirsiniz? 

Pakistan'ın yöneticileri, ülkelerini 'sert mahallede güvenlik arayan bir ülke' olarak gördüklerini gizlemiyorlar. Uzun zamandan beri var olan bir zihniyet bu. Hem Pakistan hem de Afganistan her ikisi de çok etnikli devletler. Her biri diğerini -en azından kısmen- kendi etnik-ulusal sorununun merceğinden görüyor. Bu da sınırın her iki yakasında karşımıza çıkan Peştun halkı üzerinde kesişiyor. 

İngiliz sömürgecileri tarafından Durand Hattı'nda kurulan bu iki ülke arasındaki sınır, bugün bir yüzyılı aşkın bir tarihe sahip olmasına karşın sert bir sınır değil. Her iki taraf da bazı çıkarları bu sınırın ötesine taşımakta kendini haklı görüyor. Ve her biri diğerini 'kendi işlerine gereksiz yere karışan biri' olarak görüyor. Pakistan sınırı anlaşılmış bir sınır olarak görse de, çeşitli Afgan yönetimleri zaman zaman bunu 'henüz üzerinde mutabakata varılmamış, anlaşmazlıklara sebep olan bir sınır' olarak ele aldı. Bu, Pakistan tarihindeki çeşitli yöneticilerinin Afgan egemenlik iddialarını 'meydan okuma' olarak görmesi anlamına geliyordu. Her ülke, kendi çıkarlarına uygun gördüğü diğer taraftaki unsurları da bünyesine katmaya ve desteklemeye çalışmıştır. İki ülke arasındaki tarih, bir dostluk öyküsü olmamıştır.

Bahsettiğimiz karmaşık duruma bir de -görünürde sonsuza kadar sürecek olan- Hindistan ve Pakistan arasındaki stratejik rekabeti ekleyin. Doğu sınırındaki sayısal ve ekonomik olarak üstün bir rakibin tehdidi nedeniyle, Pakistan'ın politika belirleyicileri, Afganistan'ın Hindistan ile aynı eksene girmesi durumunda hem doğuda hem de batıda düşman sınırlarla -hatta belki iki cepheli çatışmalarla- karşı karşıya kalabileceklerine dair sürekli endişeyle hareket ediyor.

Pakistan yöneticilerinin Afganistan'ı 'güvenlik arayışı' merceğinden görmesi bundan kaynaklanıyor. Buna Pakistan'ın Afganistan konusundaki gerçekçi 'realpolitik' açısı diyelim.

'CİHATÇILAR ASLANLAŞTIRILDI'

İşin bir de ideolojik boyutu olduğu kanısındayım. Pan-İslamcı ve siyasal İslamcı eğilimler 1970 sonlarından itibaren Pakistan'da güçlendi, özellikle de Afganistan'daki 'cihat' esnasında ve sonrasında. Bu yüzden Pakistan'ın Afganistan'daki İslamcılara ideolojik bir yakınlığı; seküler Afgan milliyetçilerine karşı ise derin bir şüphesi olduğunu düşünüyorum. Politika belirleyicilerimizin Afganistan hakkındaki görüşlerini katı bir 'realpolitik' olarak sunmaktan hoşlandıklarını fark ettim. Ancak aynı konumun ne kadar ideolojik de olduğunu hafife alıyorlar!

Dahası, sağ kanat İslamcı entelijansiya ve 'kamu' görüşüne baktığınızda tartışmanın köküne kadar ideolojik olduğunu görüyorsunuz. Afgan Cihadı sırasında Afganistan'daki İslamcılar 'aslanlaştırıldı': Hatta 'Durand Hattı'nın diğer tarafındaki Allahsız, Hint yanlısı ve seküler milliyetçilere karşı bir siper olan kutsal (belki 'soylu vahşi' karaktere sahip) kutsal savaşçılar' olarak lanse edildi. Bu, buradaki oldukça standart sayabileceğimiz bir sağcı görüş.   

Tüm bunların, realpolitik ve ideolojik yönün ABD'nin Afganistan'daki uzun askeri felaketini nasıl beslediğini tahmin edebilirsiniz. ABD'nin bölgeden çekilişi Pakistan'da 'bir başka süper gücün yiğit İslamcı gerillaların (bu sefer Taliban'ın) katkısıyla Afganistan'da yeniliş hikayesi' olarak sunuluyor. İktidar koridorlarında temkinli notlar alanlar olsa da bunlar genel gurur ve coşku seli altında boğuluyor. İnsanlar size "Hindistan Afganistan'da yenildi" diyeceklerdir. Pakistan yönetiminin koridorlarında ve kamuoyundaki haletiruhiye böyle. Seküler eğilimli Peştun milliyetçileri tüm bu anlatıya karşı çıkıyor ancak onların gücü çok zaman önce İslamcılar tarafından kesildi. Baskın anlatıya karşı etkili bir meydan okumayı yükseltselerdi şaşırırdım. 

'İSLAMCI GRUPLAR YÖNETİCİ ELİTE MEYDAN OKUMALARI ÖNLEMEK İÇİN KULLANILDI'

Sovyetler Birliği'nin Afganistan'daki savaşında ve öncesinde, Pakistan'ın açıkça cihatçıları desteklediği bir sır değil.  Hatta sonrasında dahi oldukça 'aşırılıkçı' sayabileceğimiz İslamcı gruplara yardım etti. Bu desteğin Pakistan'a daha sonraki dönemde faturası ne oldu? Pakistan halkı bu tutumdan etkilendi mi?

Az önce konuştuğumuz gibi Pakistan'ın Afgan 'cihadındaki' rolü realpolitik ve ideolojik boyutta dayanıyordu. Dahası, Sovyetler Afganistan'a girdiği tarih itibariyle Pakistan'ın askeri rejimleri zaten ABD ve antikomünist çabalar için -Türkiye'nin Soğuk Savaş'taki konumuna çok benzer bir şekilde 'cephe hattı ülkesi' olma konusunda bir yerleşik bir konum inşa etmişti. . 

Ancak elbette Sovyet güçlerine kan kaybettirmede başarı, daha sonraki dönemde başlayan mücahitlerin iç savaşında şu ya da bu tarafa mavi boncuk dağıtma, mücahitleri bir kenara atmak için Taliban'ı destekleme, ABD'nin terörle mücadele müttefiki olmasına rağmen Taliban'la yakın bağları koruma... tüm bunlar Pakistan siyasetine ve toplumuna çok büyük bir bedele mal oldu. 

Bunun en kötü yanı, muhtemelen Pakistan'da Afganistan, İran ve başka yerlerdeki olaylardan cesaret alan silahlı ve ısrarcı İslamcı grupların büyümesidir. Bu gruplar genellikle Pakistan'ın siyasi yöneticileri ve güvenlik aygıtı tarafından siyasi ve toplumsal mühendislik çabalarında kullanıldı: Yönetici elite karşı siyasi meydan okumaların ortaya çıkmasını önlemek için kullanıldılar. Ve bu grupların kendi hayatları var, her zaman kendilerine söyleneni yapmazlar. Yine de görünüşe göre hâlâ hoş görülecek ve hatta beslenecek kadar faydalılar. 

'PAKİSTAN'DA KARANLIK GÖRÜŞLERİ İÇİN ZEMİN BULDULAR'

Dini aşırılıktaki yükseliş, demokrasi, ilerleme, kadın hakları, azınlıkların güvenliği ve genel istikrar kavramlarımıza cepheden bir saldırı anlamına geliyor. Dini militanlık, Pakistan Talibanı bu ülkeye saldırgan bir savaş başlatmasıyla birlikte doruk noktasına ulaştı. Nihayetinde işgal ettikleri bölgelerden püskürtülseler de yok olup gitmiş değiller. Üstelik dahası, bu toplumda çok büyük yaralar bıraktılar.

Daha da kötüsü, Pakistan sadece etnik olarak çeşitli değil, aynı zamanda Sünni ve Şii Müslümanlar arasında bariz mezhepsel bölünmelere de sahip. Buradaki çeşitli İslamcı hareketler ve silahlı gruplar, mezhepler arası uyum üzerinde korkunç bir etki yarattı. Şu anda, özellikle Şii Müslümanları hedef alan, en az otuz yıldır devam eden zehirli mezhepçi söylemlere ve şiddetli militan saldırılara sahibiz. Bu, bugün gerçekliğimizin devam eden trajik bir yönüdür.

Şimdi ise yöneticilerimiz bu şiddetin her zaman sadece 'yabancı sermaye' kaynaklı olduğunu ve Pakistan toplumuyla 'asgari düzeyde ilgili olduğunu' ya da 'hiç alakası olmadığını' vurgulamaya çalışıyorlar. Dünyamızdaki ülkelerin iç gözlem yapması yaygın değildir. Ama gerçek şu ki, onları kim finanse ederse etsin, bu insanlar Pakistan'da karanlık dünya görüşleri için verimli bir zemin buldular. Sovyet-Afgan çatışması sırasında ve sonrasında alınan kararlar için ödediğimiz bedel budur.

Doğal olarak, muazzam bir ekonomik maliyet de oldu: sadece terörizm ve çatışmalardan kaynaklanan zararlar açısından değil, aynı zamanda son yirmi yılın genel istikrarsızlığı nedeniyle kaçırılan ekonomik fırsatlar açısından da.

'PAKİSTAN SOLU, ÜLKE DIŞ POLİTİKASINI ELEŞTİRİDEN GERİ DURMADI'

Biraz Pakistan solunun tutumuna değinmek gerekirse, ülkede sol-sosyalist hareketin Afganistan dışpolitikasından etkilendiğini söyleyebilir misiniz? Konu özelinde genel itibariyle ülkenin dini-ideolojik ya da milliyetçi tutuma sol nasıl bir tepki verdi?  

Standart sosyalist Sol tutum, egemen sınıfların tüm bu politikalarını yoğun bir şekilde sorgulamak olmuştur. Buradaki sol, ABD'nin rolünden emperyalist, yıkıcı ve sorumsuz olarak bahsediyor. Ama aynı zamanda on yıllar boyunca Pakistan yöneticilerini ulusal sorun, dini sorun vb. konularda attıkları adımlar hakkında eleştirmekten geri durmuyor. Üstelik Pakistan solu tüm bunları, hesap vermeyen elitlerin kendi çıkarlarını koruma çabasını sıradan insanların ödediği bedelden ayrı görme eğiliminde. 

Ve fiziksel ve ekonomik güvensizlik ortamının -kadınlar ve azınlıklardan sonra- en çok yoksulları ve emekçi kitleleri vurduğu kesinlikle doğru. Ne de olsa benimsenen politika kararlarını fiilen yapan insanlar, kendilerini en kötü etkilerden izole etme şansına sahip. Bu, nispeten küçük ve sıklıkla kuşatılmış Pakistan Solunun on yıllar boyunca işaret ettiği bir şeydir. Sol, eleştirileri ve bir alternatifi inşa etme çabaları içerisindeyken ağır bir bedel ödedi. Solcular, türlü rejim ve onların dini sağ kanat sözcüleri tarafından 'vatan hainliği yapmak', 'yabancıların ajanlığını üstlenmek' ve 'yeterince Müslüman olmak' gibi ithamlarla saldırıya uğradı.

Pakistan'ın Afganistan politikasına yönelik tutarlı bir sol eleştirisi mevcut ve bence bu, yöneticiler ve politika yapıcıların bile dikkat etmesi gereken önemli noktalara işaret ediyor. Ama elbette, dinlemeleri pek mümkün değil. Onlar için tehlikede olan çok fazla zenginlik ve güç var.

Genel olarak sol tutum, Afganistan ile barışçıl ve müdahaleci olmayan ilişkiler kurulması üzerine tartışma yönünde olmuştur. Pek çok solcu, Pakistan'daki marjinalleştirilmiş etnik-ulusal gruplara farklı seviyelerde sempati duyduğunu da ifade etti. Örneğin, Pakistan'ın Afganistan'a yönelik politikasının bedelinin büyük bir çoğunluğunu Peştun halkının ödediğine dikkat çektiler.

Ancak Pakistan'ın güçlü ve sorumsuz elitleri daha da sağcı otoriterliğe doğru dönüş yaptığı için, özellikle 2017'den beri daha fazla sansür ile karşı karşıyayız. Sol perspektif, toplumsal tartışmamız için hayati önem taşıyor, buna rağmen özellikle sansürün ve baskının da hedef tahtasında duruyor.

Bu, genel olarak ilericiler için zor bir zamandır. Pakistan Solunun saflarında çok cesur ve onurlu insanlar var ama tarihin sırtınıza yüklediği bunca ağırlığına karşı ne yapabilirler ki? Onlarla konuştuğunuzda umutsuzluğu ve melankoliyi oldukça somut bir şekilde hissedebilirsiniz. 

'TÜRKİYE'NİN SURİYE'DEKİ GERİ TEPMEN KAÇMASI OLANAKSIZ'

Bazı uzmanlar tarihsel olarak Pakistan'ın Afganistan siyasetini kurarken oynadığı rolü, Türkiye-Suriye örneği ile benzeştiriyor. Kimileri Türkiye'nin, Pakistan'ın Taliban gibi örgütlerle kurduğu tarihsel ilişkisi sonucunda yaşadıklarını Suriye'de yaşayabileceğini söylüyor. Siz bu iki örnek arasında benzerlikler görüyor musunuz? 

Evet, Suriye'nin kuzeyindeki çatışmalar tırmandığında benim de aklıma aynı örnek geldi. Bu doğrultuda bence Türkiyeli kardeşlerimizin temkinli olması gereken iki yer var. 

Birincisi jeopolitik açı. Görünüşe göre Türkiye, stratejik varlık olarak İslamcı milisleri yerleştirmeye her zamankinden daha hevesli. Politika yapıcılar Pakistan'ın Afganistan'a yaklaşımını belirleyenlere benzer endişeler tarafından yönlendiriliyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin kendi içinde etnik-ulusal sorunla ilgili endişeleri olduğunu, ayrıca Kuzey Suriye ve ötesine müdahale için güvenlik temelli bir argüman olduğunu görüyoruz. Şöyle ifade edeyim: Tüm bunların yaratacağı geri tepmeden kaçmak olanaksızdır. Aslında, Türkiye halihazırda o geri tepme anının içerisinde belki de. Şüphesiz ki bu yansıma şu anda Pakistan'daki kadar yoğun olmayabilir, ancak zaman verildiğinde bu şeyler çirkin şekillerde gelişiyor.

İkincisi, Türkiye toplumunun ve kimliğinin bir bakış açısı var. Pakistan'da, Türkiye topluğunun seküler doğasının öneminin gitgide azalmakta olduğuna hatta belki filmin geriye sarılmaya başlandığına dair yaygın bir görüş var (öyle ki bu, sağ kanat İslamcılarımız tarafından coşkuyla kutlanıyor). Artık Türkiye, kendi toplumunu Suriye'de yaptığı tercihlerden yalıtamaz. Bir ülke kapı komşusundaki dini-militan müttefiklerle kendini maceraya karıştırıyorsa eğer, kendi toplumunun etkilenişi sadece 'doğal' olarak karşılanabilir.

Suriye'deki siyaset, Türkiye'de halihazırda sürmekte olan süreçleri beslemeseydi gerçekten şaşırırdım -ve bu tam tersi de geçerlidir. 

Benim naçizane fikrime göre, Türkiye siyaset yapıcıları, entelijansiyası ve tüm kesimleriyle Türkiye halkı Suriye politikası hakkında düşünülürken Pakistan'ın deneyimini dikkate almalı. Pakistan'da çoğu zaman politika yapıcıların her şeyi 'yönetebileceklerini' düşündüklerini görüyoruz. Çoğunlukla yanılıyorlar. Bir gün bir kişi etki alanını genişletmek için oynan stratejik oyun oynar. Ancak daha farkına varmadan yaptığınız önceki siyasi tercihlerin esiri olur.  

Umarım ülke olarak Türkiye'nin ve harika, muhtelif halkının gelecekte böyle bir durumdan kaçınma olanağı olur.

Bugün başta Afganistan'ı terk edenler olmak üzere yaşandığı söylenen göç dalgası Türkiye'de şovenizmi gittikçe daha şiddetli bir şekilde körüklüyor. Son dönemde Afganistan'dan kaçan pek çok kişinin sığındığı komşu Pakistan kamuoyunda yabancı düşmanı bir tavır var mı? Yoksa insanlar yaşanan krizde Pakistan'ın rolünü konuşuyorlar mı?  

Ne yazık ki yabancı düşmanlığı giderek daha fazla arttığı bir dünyada yaşıyoruz ve Türkiye'den trajik, endişe verici haberler geliyor. Evet, biz de Pakistan'da, Afgan mültecilere yönelik yabancı karşıtı yaklaşımın artışına tanıklık ediyoruz. Her zaman bu durum böyle değildi, bence yabancı düşmanlığı yaklaşık olarak son on yılda tam anlamıyla ete kemiğe büründü.   

Pakistan, 1980'ler ve 90'lar boyunca çok sayıda Afgan mülteciye ev sahipliği yaptı. 1990'larda bu sayı 3-4 milyona ulaştı. Afganistan'dan mülteci olarak gelenlerin çoğu geri dönmüş olsa bile, hâlâ büyük bir nüfusa sahibiz. Birçoğu Pakistan'da doğdu ve bu ülkede derin kökler saldı. Daha önceleri, endişelerin yalnızca bu kadar çok mülteciye ev sahipliği yapmanın ekonomik ve sosyal maliyetleriyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Ve bu tür endişeler elbette anlaşılabilir. Pakistan hiç de zengin bir ülke değil.

Ve Afganistan politikasıyla ilgili tüm sorunlara rağmen, Pakistan'ın kapılarını savaştan yılmış milyonlarca Afgan'a açtığı da inkar edilemez. Bu hafife alınabilecek bir mesele değil.

Ancak son on yılda, bir çeşit iddialı Pakistan milliyetçiliği oluştukça ve takınılan tutumlar sertleştikçe, özellikle kentlerde yabancı düşmanı tavırlara rastlamak kolaylaştı. Afganlar olumsuz özellikler yapıştırıldı, bazıları 'suç' veya 'terörizm' ile ilişkilendirildi. 

Ne yazık ki, burada birçok sağcı milliyetçi tarafından Afganlara türlü türlü iftira atılıyor, 'nankör' oldukları söyleniyor ve Afganların Pakistan'ın misafirperverliğine düşmanlıkla karşılık verdiği işaret ediliyor. Kaderimizin -sadece bugün değil, çok eski zamanlara uzanan bir geçmiş vasıtasıyla- Afgan halkıyla ne kadar derinden iç içe geçtiği göz önüne alındığında bu yabancı düşmanlığı, kentli Pakistanlıların sahip olduğu çirkin ve değersiz bir duygu.

Keşke Pakistan'daki tartışma, ortamı en azından iki ülkenin de ideal bir komşu olmadığını kabul edecek kadar açık olsaydı; Pakistan'ın iki ülke arasında daha büyük, daha güçlü olduğunu ve dolayısıyla bölgenin döndüğü yön konusunda daha büyük sorumluluk taşıdığını kabul etmek gerekir. Ve en önemlisi bu tür yabancı düşmanlığının, Pakistanlıların gurur duydukları Müslüman kardeşlik ve misafirperverlik ilkelerine aykırıdır.