Yalçın Armağan ve Armağan Ekici Tanpınar’ı anlatıyor: Tanpınar sağ-sol, muhafazakâr-ilerici ikiliğine sığmıyor

Kültürel, sınıfsal ve toplumsal çatışmalara eserlerinde yer veren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bugün hala neden büyük bir ilgi gördüğünü çevirmen ve yazar Armağan Ekici ve akademisyen, eleştirel okuma-yazma ve şiir dersleri veren Yalçın Armağan ile konuştuk.

Abone ol

DUVAR - 1901-1962 yılları arasında yaşayan Ahmet Hamdi Tanpınar, şair, romancı, denemeci, siyasetçi ve edebiyat tarihçisi, Cumhuriyet döneminin ilk öğretmenlerinden biri olarak anılır. Her dönem, bugünün yazarı olarak tanımlanır. Yazarın herkes tarafından bilinen romanı Huzur, ilk kez 1949 yılında yayınlandı. O günden bugüne ise Nuran ve Mümtaz her daim okuyan herkesin aklında yer etti. Vefatının ardından ise hakkında pek çok araştırma yapıldı ve yazıldı, Türkiye Edebiyatı’nın araştırma-inceleme alanlarından biri haline geldi.

Kültürel, sınıfsal ve toplumsal çatışmalara eserlerinde yer veren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bugün hala neden büyük bir ilgi gördüğünü çevirmen ve yazar Armağan Ekici ve akademisyen, eleştirel okuma-yazma ve şiir dersleri veren Yalçın Armağan ile konuştuk.

Armağan Ekici

Tanpınar, eserlerinde, özellikle de romanlarında kahramanları ve mekanlar üzerinden sürekli toplumsal ve kültürel hafızaya işaret etmiştir. Tanpınar özelinde “hafıza”nın edebiyatın sürükleyicisi olarak kullanılması konusunda neler söylersiniz? Tanpınar bu yönüyle hangi çağdaş yazarların yolunu açmıştır?

Armağan Ekici: Hafıza meselesi Enis Batur’un da temel meselelerinden biri; Tanpınar’ın bir kültür insanı olarak duruşunun Enis Batur üzerinde büyük bir etkisi var. Enis Batur eserlerinde Tanpınar’ı tekrar tekrar konu ediyor. Orhan Pamuk da kendini Tanpınar’la aynı silsile içine koyma amacını açıkça ifade etmiş bir yazar; Kara Kitap ile Huzur arasında etkileşim hatları çekmek zor değil.

'TANPINAR'IN RADİKAL MODERNLEŞMECİ YÖNÜNÜ TAKDİR EDEBİLMİŞ DEĞİLİZ'

Yaşadığı ve ürettiği döneme bakıldığında toplumun modernleşme süreçlerine şahit olmuş bir yazar olarak Tanpınar’ın Türkiye’nin modernleşme sancılarını yansıtma biçiminden ve entelektüel camia üzerinde, modernleşme yolundaki etkilerinden bahsedebilir misiniz?

A. E: Bence Tanpınar’ın radikal modernleşmeci yönünü yeterince görebilmiş, takdir edebilmiş değiliz. O zamanki modernleşmeciler sanayileşmeye, üretime inanıyorlardı, bu Tanpınar’da da çok açıktır. Günümüzün dünyasında ise aşırı sanayileşmenin, aşırı üretimin sonuçlarını görüyoruz, artık ekonomik küçülmeyi tercih edecek hâle geldik. Tanpınar’ın ekonomik modernleşme anlayışı da o yılların modernleşme anlayışı içindedir tabii; ama Tanpınar’ın kültürel modernleşme projesine bakarsak, hem eski edebiyatı, eski şiiri, eski müziği bilen, eski binaları takdir edebilen, hem de bunun üzerine sanatta en çağdaş, en deneysel ne varsa—edebiyat olsun, müzik olsun, şiir olsun—bunlardan haberdar olan, bunları uygulayabilen bir kültüre varmak amacını güttüğünü (ve bunu kendi hayatında elinden geldiğince, imkânlarını zorlayarak uygulamaya çalıştığını) görürüz. Bu proje bence hâlâ çok saygıdeğer, çok değerli bir proje.

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, 391 syf., Dergah Yayınları, 1999.

Bazı dönemlerde bazı yazarlara olan ilgi çeşitli sebeplerden alevlenir. 2000’lerin başından beri Tanpınar’a olan ilgi de hiç hızını kaybetmiyor gibi. Sizce bunun sebebi nedir?

A. E: Bence işin püf noktası eserinin gücünde ve derinliğinde. Dil özelliklerini beğenmeyenler için bile çok renkli, çok derin bir üslubu olan bir yazar; derin bir gözlem gücü var, söylenmeyenlerin arkasını görebilen, bugünün içinde her an akıp giden geçmişin ruhunu gören ve gösterebilen, bunun yanı sıra, büyük bir gelecek tasavvurunu da sürekli düşünen bir yazar. Zaman geçtikçe Türkçenin en önemli yazarlarından biri olarak yerini iyice perçinleyeceğini düşünüyorum.

Tanpınar için birçok kez “bugün” yazarı tanımı yapıldı. Sizce yaşadığımız şartlar altında hâlâ “bugün”den bahsedebilir miyiz?

A. E: Bahsedebiliriz; üstelik, geçen yüzyılın büyük sarsıntılarını yaşamış ve yazmış yazarların eserleri aracılığıyla bugünü anlamak, bugün yaşadığımız sarsıntıların geçmişteki köklerini görmek, bazı sarsıntıların nasıl kafiyelerle, tekrarlarla, yansımalarla karşımıza çıktığını görmek için Tanpınar’ları, Kafka’ları, Kazancakis’leri okuyabiliriz.

'TANPINAR SAĞ-SOL DİKOTOMİSİNE SIĞMIYOR'

Huzur doğu-batı ikilemini anlatıp “Biz kimiz?” sorusuna cevap ararken, Tanpınar’ın bugün muhafazakar kesimin yazarı olduğu görüşüyle diğer kesimlerce uzak durulmasına ne diyorsunuz?

A. E: Tanpınar’a kimin sahip çıkacağı tartışmasını 1960’lardan 2000’lere kadar yaşadık. Muhafazakâr kesimin sahip çıkacağı bazı yönlerinin yanında temelden reddedeceği yönlerinin olduğu açık; benzer şekilde o dönemde “yenilikçi” olan görüşlerinin bile bugünkü “diğer kesimlere” aykırı gelmeye başladığı da açık. Tanpınar belli ki o eski sağ/sol, muhafazakâr/ilerici dikotomisine sığmıyor, taşıyor. Artık siz-biz, o kesim-bu kesim terminolojisini bir tarafa bırakıp, bu yapıtları vermiş, bu hayatı yaşamış gerçek insanı anlamaya çalışmak, bizim aklımıza yatan ve yatmayan yönleriyle gerçek kişiyi tanımaya ve tarihteki yerine oturtmaya çalışmak bence çok daha anlamlı.

Bugün neden Ahmet Hamdi Tanpınar okumalıyız sorusunun net bir cevabı var mı? Modernleşme zamanlarında gelenekleri hızla kaybederken, Tanpınar okumaları bize ne verebilir? Ya da Tanpınar nasıl okunmalı?

A. E: Coğrafyamızın, yakın ve uzak geçmişimizin, hatta bugünümüzün karmaşasına büyük bir sempatiyle, sevgiyle baktığı; eşyalara, binalara, insanların konuşmalarına, müziğe, tavırlarımıza sinmiş katman katman tarihi görebildiği, gösterebildiği için; kendimizin ne olduğunu anlamak için, geleceği inşa ederken bu anlayıştan yararlanmak için; ama tüm bunların yanı sıra dilimizin en zengin, en ilginç üslupçularından biri olduğu, sarsıntılarla dolu dil tarihimizin bazı yönlerini en iyi belgeleyen, örnekleyen yazarlardan biri olduğu için, hele de okumadıysak hemen, işi gücü bırakarak Ahmet Hamdi Tanpınar okumalıyız. Hiç okumamışlara hemen bugün Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne başlamalarını öneririm.

Yalçın Armağan

Yaşadığı döneme bakıldığında Tanpınar’ın Türkiye’nin modernleşme sancılarını yansıtma biçiminden ve entelektüel camia üzerinde etkilerinden bahsedebilir misiniz?

Yalçın Armağan: Yaşadığı dönemde Tanpınar’ın entelektüel camiada derin bir etki bırakmadığı sanırım malumun ilamı. Yalnızca Nurullah Ataç’ın yazılarına bakılırsa bile, Tanpınar’ın döneminde “etkileyici” bulunmadığı fark edilebilir. Bana kalırsa, Tanpınar’ın entelektüel camiada yankı bulmaması, dönemin beklentilerine cevap vermeyen kesinlikten uzak tavrının olağan sonucudur. Mesela 1940-1950 arasında “meşhur” olanlardan Peyami Safa ile Nurullah Ataç’ı, Tanpınar’la karşılaştırırsak niçin geniş bir etki alanı yaratamadığını anlayabiliriz. Ataç, modernleşmeyi mevcudiyetinin tüm varlığıyla savunur. Bunun tam aksine Peyami Safa, bana kalırsa ne olduğu tam anlaşılmayan, Doğu-Batı sentezi iddiasıyla modernleşmeye direnmenin yollarını arar. Bir yanda Türkiye modernleşmesinde ne çok entelektüelin ilk bakışta aşk yaşadığı “sentez” fikri, diğer yanda modernleşmenin bir ideal olarak belirmesi, bu dönemin baskın tavırlarıdır.

Tanpınar bu iki ucun arasında kalmış gibidir. 1943’te yazdığı “Asıl Kaynak” yazısında Yahya Kemal etkisiyle “sentez”cilere yakın gibidir ama sonrasında belli noktalarda bu fikirlerden uzaklaşarak Ataç gibi “modernleşmeci”leri de memnun edecek şeyler söyleyecektir. Kanımca, tam da bu nedenle entelektüel camiada yankısı olmamıştır. Yaşadığı dönem, “modernleşme”nin yarattığı sorunların hızla çözümlenememesinin arzulandığı bir çağdır. Tanpınar’ın ise hızlı, açık çözümleri yoktur. Aksine modernleşmeye ortaya çıkan ikiliği (dikotomiyi) aynı anda sahiplenmek gibi sıradışı bir konumu tercih eder. İkilik dediğim de farklı zamanlarda farklı adlarla karşımıza çıkar: Ziya Gökalp’te medeniyet-hars, Yahya Kemal’de mektep-memleket, Peyami Safa’da Doğu-Batı, Sabahattin Eyüboğlu’nda ilerici (hümanist)–gerici (softa)... Tüm bu ikilikler aynı yaraya çare arar: “Kendimiz kalarak modernleşebilir miyiz?” Ayrışma da vurgunun hangisine olduğuna göre belirlenir; “kendimiz kalmak” mı, “modernleşmek mi”?

Tanpınar, muhafazakâr olmayacak kadar modernlik yanlısı, modernlik taraftarlığını gölgeleyecek kadar muhafazakârdır. Aslında bu Türkiye modernleşmesinin karakteristiğidir. Ama kimlikler ya kendi özümüze ne kadar sahip çıktığımıza ya da aksine Avrupa’daki modernleşmenin gereklerine ne kadar uygun davrandığımıza göre belirlenmiştir. Tanpınar’ın keşfi ve etki alanı yaratması da bu dikotominin nispeten dağılmasından sonra mümkün olabilmiştir.

Kısacası, Tanpınar modernleşmenin sancısını, arada kalmışlığıyla temsil eder. Ancak yaşadığı dönemde, arada kalmışlık değil, açık çözüm üretme makbuldur. Tanpınar, özellikle son 10 yılında artık geçmişe dönülemeyeceğini söyleyerek “öz”ümüz diye sahip çıkılanı “mazi” haline getirerek sentezcilerin en kuvvetli argümanını askıya alır. Buna rağmen sürekli “mazi”nin “güzellikler”inden söz ederek modernleşmecilerin kıymetsiz olduğuna inandığı kültürden vazgeçmeye yanaşmaz. Herkesin “öz”e sahip çıkmaya çalıştığı yerde “artık özü devam ettirmenin mümkün olmadığını” söylerken, herkesin modern değerlerin üstünlüğünü kabullendiği bir ortamda mazinin kıymetinden söz eder. Böyle bir tavır, ortamın armonisinin bozulmasına yol açacak, hoş karşılanmayacaktır. Kimse huzurunun kaçmasını istemediği için Tanpınar arafa terk edilmiş, yazdıkları döneminde geniş bir yankı bulmamıştır.

Şunu da eklemem gerek: Tanpınar hep aynı tavra sahip çıkmaz, birtakım dönemleri vardır. Mesela Ekrem Işın, 1930’lardan ölümüne kadar üç dönemi olduğunu söylüyordu: “Cezri Garpçılık”, “Osmanlı’nın restorasyonu”, Paris yolculuğundan sonra da “Osmanlı’yla hesaplaşma”. Konumuna dair bugün bizim yapabildiğimiz değerlendirmeyi, yaşadığı dönemde bu denli net biçimde görmek mümkün değildi.

Bazı dönemlerde bazı yazarlara olan ilgi çeşitli sebeplerden alevlenir. 2000’lerdin başından beri Tanpınar’a olan ilgi de hiç hızını kaybetmiyor gibi. Sizce bunun sebebi nedir?

Y. A: “Çeşitli sebeplerle alevlenir” sözü hızla geçilemeyecek kadar önemli. Doğrudan şunu soralım: Yaşarken kitapları hiç ilgi görmeyen Tanpınar ne oldu da bir baht dönüşü yaşadı? Bilindiği gibi ülkemizde böyle bir dönüşümü yaşayan yalnızca Tanpınar değil. 1950’lerde ortaya çıktıklarında bir hastalık gibi görülen İkinci Yeni şairleri, 50 Kuşağı yazarları ya da Oğuz Atay gibi romancılar da baht dönüşü yaşadı. Tanpınar’ın baht dönüşünü modernistlerin yükselişinden ayrı düşünmek mümkün değilse de, en başta dönemi itibarıyla, onlardan ayrılıyor. Daha önemlisi, meselesi bağlamında da modernistlerden farklı. İkinci Yeni şairlerinin, Yusuf Atılgan’ın, Bilge Karasu’nun ya da Leylâ Erbil’in Doğu-Batı gibi bariz bir meselesi yoktu mesela. Bu yazarlar Tanpınar’a göre fazlasıyla modernleşmiş, önceki kuşağın dikotomisini (belli bir oranda) bir kenara bırakmışlardı. Hatırlanırsa Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bakış’ın Batılılaşma sorununa odaklanan ilk cildini Tanpınar’la sonlandırıyordu.

Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar, 175 syf., Dergah Yayınları, 1998.

'TANPINAR İLGİSİ 90'LARDA BAŞLIYOR'

Modernist edebiyatın yükselişe geçmesini de akılda tutarak, Tanpınar’ın baht dönüşünü anlamak için onun en yoğun ilgi gösterilen kitabı Huzur’un yayın serüvenine bakılabilir. İlk baskısı, tefrikadan bir yıl sonra, dönemin önemli yayınevi Remzi tarafından 1949’da yapılmış. Bugünün okuruna şaşırtıcı gelecektir ama ikinci baskı için 23 yıl, yani 1972’ye kadar beklenmiş. Hem de bu ikinci baskı bir yayınevi tarafından değil, genelde ilgi gösterilmeyen bir serinin içinde Tercüman gazetesinin 1001 Eser dizinde yayımlanmış (ne oranda dağıtılabildi, bilemiyorum). Üçüncü baskı 10 yıl sonra Dergâh Yayınları tarafından 1982’de yapılmış. Demek ki 1949’dan 1982’ye kadar Huzur’u okumayı arzulayan bir okur kitlesi oluşamamış. Bu tarihten itibaren baskı aralıklarının sıklaştığını görüyoruz: 1986, 1992, 1996, 1997, 1998, 2000 (neredeyse her yıla bir baskı dönemi başlıyor). Buna göre Tanpınar’a gösterilen ilginin 2000’lerde değil, 1990’larda başladığını söyleyebiliriz.

Besim Dellaloğlu, Tanpınar’ın baht dönüşünün nedenlerinden birini kitaplarının YKY tarafından basılmasına bağlıyordu. Dellaloğlu’na göre, 2000’lere kadar Dergâh gibi muhafazakâr bir yayınevinin kataloğunda olduğu için seküler kesimin Tanpınar’a ilgi göstermez ama YKY baskılarıyla durum değişir. Geniş kitleler açısından Besim Hoca’nın söylediği doğru ama edebiyat alanındakiler açısından Tanpınar’ın keşfi daha önceye dayanıyor. Tanpınar ölümünün ardından “kültür milliyetçisi” tanımının içinde muhafaza edilmek istenmiş, 1970’lerde Sabahattin Hilav-Hilmi Yavuz tartışmasına rağmen, bu çemberin dışına çıkamamıştır. Tanpınar’ı bu çemberin dışına çeken ilk girişim, sanırım, Fethi Naci’nin yazılarıdır. Şaşırtıcıdır: Fethi Naci, 1971’de 10 Türk Romanı için seçtiği metinler arasında Tanpınar’ın bir romanı yoktur ama sonrasında dönüp dönüp okuyacağı romancı arayışına Tanpınar’ın cevap verdiğini söyleyecektir. 1970’lerin sonunda Oğuz Demiralp’in Kutup Noktası kitabının yayımlanacağı Yazı dergisinde duyurulur, 1980’lerin başında da Tan dergisinde bu duyuru yinelenir ama kitap ancak 1993’te yayımlanabilir (Henüz akademisyenler ve yayınevleri Tanpınar üzerine kitap basmak için sıraya girmemiştir, kitap bir türlü yayınlanamaz). Demiralp’in kitabı, yeni kuşağın (Enis Batur, Ekrem Işın vd.) Tanpınar ilgisinin, baht dönüşünün habercisidir. 1983’te Berna Moran’ın meşhur kitabı da, Tanpınar’ın kanonlaşmasının bir aşaması olarak önemlidir. Tanpınar’a gösterilen ilgideki yoğunlaşma –tıpkı modernist edebiyata olduğu gibi– 1980’lerin başında başlamıştır. 1980’lerin sonunda Nurdan Gürbilek gibi, 1990’larda da Süha Oğuzertem gibi genç entelektüellerin önemli yazıları yayımlanır ve 2000’lerde Handan İnci’nin çalışmaları, YKY için yapılan eleştirel basımlar öne çıkar.

Edebi alandaki sözünü ettiğim bu gelişmelerin, elbette, geniş okur kitlesi açısından bir kıymeti olmayabilirdi. Mesela Bilgi Karasu; eleştirmenler, yayıncılar, akademisyenler gibi edebiyat alanının failleri tarafından sahiplenildi ama geniş okur kitlesine henüz ulaşamadı. Tanpınar’a gösterilen ilgi de edebiyat alanıyla sınırlı kalabilirdi. Ama dediğiniz gibi 2000’lerde Tanpınar’a gösterilen ilgide hızlı bir değişim oldu. “Niye böyle oldu?” sorusuna eksiksiz cevap vermek için edebiyat sosyolojisinin sunacağı daha çok veriye ihtiyacımız var. Mesela kitap satış rakamları, dergilerde yazı yayımlanma sıklığı, tezler, ders kitaplarındaki ya da müfredattaki yeri, okur deneyimleri, hatta sosyal medyada görünme sıklığı gibi bilgilere sahip olmalıyız. Bu tür verilerin tartışıldığı ayrıntılı bir çalışma yapılmadığı için şimdilik yalnızca sezgiyle, kişisel gözlemle konuşabiliyoruz. Benim kişisel gözlemim Tanpınar’ın kültürel figür olarak yükselmesi, geniş kitle tarafından onun okunmasını beraberinde getirmiyor. Edebiyatın popülerleşmesi zaten böyle bir duruma hep gebe: “kültürel sermaye”nin sembolüne dönüşen yazarların kitapları, okunmak için değil rafta tutulmak için satın alınıyor. Ayrıca, bugünün okurunun Tanpınar’ı okuması çok kolay değil. Mesela son dört yıldır eleştirel okuma-yazma dersinde Tanpınar’dan seçme yazıları ve dönüşümlü olarak Mahur Beste ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okutuyoruz. Üniversite birinci sınıf öğrencileri Tanpınar’ın fikirlerini ve romanlarını okumak konusunda pek başarı gösteremiyor, ne yazık ki. Genel okurun durumunun da farklı olduğunu sanmıyorum. Tanpınar’ın romanları, bana kalırsa, hâlâ “profesyonel okur”a hitap ediyor. (Belki klasik olmanın yolu da budur.)

Şunu da ekleyeyim: Tanpınar, bizim klasik ve kanon kurma arzumuzu hayata geçirme ihtimali nedeniyle de önemseniyor gibi geliyor bana. Kültürel kurumların inşası için siyasetler üstü değerlere, isimlere ihtiyaç var. Tanpınar, hem sekülerlerin hem muhafazakârların ya da hem sağcıların hem solcuların (ya da nasıl ayırıyorsanız) aynı anda kıymet verdiği bir yazar olmaya aday. Özellikle çoğulcu bir toplum tahayyülü taşıyanlar Tanpınar’ı bu yanıyla öne çıkarıyor.

'HUZUR'UN 33 YIL BOYUNCA OKUR BULAMAMASININ NEDENİ METNİN KIYMETİYLE Mİ İLGİLİ?'

Tanpınar için birçok kez “bugünün yazarı” tanımı yapıldı. Tanpınar’ın “zamansız” bir yazar haline gelmesinin nedenleri sizce nedir?

Y. A: “Zamansız” ya da “bugünün yazarı” tanımlarına hiçbir biçimde katılmıyorum, yalnızca Tanpınar bağlamında değil, genel olarak. Edebi metni, tarihdışı biçimde değerlendiren bir anlayışın ürünü bu tanımlar. Oysa her edebi metni tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmek gerekir.

Şu en başta söylenmeli: Estetik kıymet (ya da başarı), metne içkin değildir. Tersine, estetik kıymet metnin dışında, metin dışı failler tarafından belirlenir.

Zaten Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yapıtlarına gösterilen ilgideki değişim, metne içkin bir estetik kıymet olmadığını mükemmelen örnekler. Önceki soruda sizin de söylediğiniz ve benim de teyit ettiğim gibi, Tanpınar yaşarken pek ilgi görmemiş, kitaplarının ikinci baskıları yapılmamış, bazı eserleri gazete sayfaları arasında kalmıştır. Eğer metne içkin bir estetik kıymet ya da “zamansız metinler” olsaydı, bu metinlerin yayımlandıkları zaman da ilgi görmesi gerekmez miydi? Tekrarlarsam: Huzur’un 33 yıl boyunca okur bulamamasının nedeni, metnin kıymetiyle mi ilgiliydi? Okur sorunu, estetik değil sosyolojik bir meseledir.

Metni kıymetli kılan, metnin kendi iç örgüsü, estetik gücü değil, o metnin hangi gözle değerlendirildiğidir. Kısacası, okur ya da metnin kendisi değil, edebiyat alanının/kurumunun failleri hangi metnin estetik açıdan kıymetli olacağına karar verir. Bu yüzden 1970’lerde “çok satan” Fakir Baykurt ya da Bekir Yıldız gibi sosyalist yazarlar, sosyalizmden söz edilmeyen günümüzde neredeyse hiç okunmuyorlar. Mesela, bu söyleşiyi 1975’te yapıyor olsaydık, niçin Bekir Yıldız’ın “zamansız” bir yazar olduğunu tartışıyor olabilirdik. “Zamansız”lık iddiasının nesnesi hayli zamansal yani.

“Bugünün yazarı” tanımı da, “zamansız yazar” tanımından farklı değil. Tanpınar’ı bugünün okurunun kolayca okuyabileceği bir yazar olmadığını söyledim. Okurdan mesai talep ediyor Tanpınar. Onu “bugünün yazarı” yapan, tartıştığı meselelerin güncelliği ya da metninin estetik gücünden daha önce, edebiyat kurumunun faillerinin onu seçmesi, kanonik hale getirmesidir. Aksi takdirde geniş okur kitlesinin bu metinleri okuyarak yolunu bulması pek de mümkün değildir. Yine güncel bir örnek vereyim: Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ders için okuduğumuz hafta, Dr. Ramiz’in rüya görme ödevi verdiği sahneye, ispiritizma cemiyeti ya da enstitü etrafındaki olaylara çok güleceklerini düşünerek giderim sınıfa. Dr. Ramiz’i, Halit Ayarcı’yı Türkiye modernleşmesi bağlamında hayli eğlenerek tartışacağımızı umut ederim ama genelde öğrenciler beni güldüren sahneleri, sadece “sıkıcı” bulmuş olur. Diyeceğim, Tanpınar’ı “bugünün yazarı” yapmak için okurun bir hayli yardıma ihtiyacı vardır. Özellikle son 25-30 yıldır okura bu konuda yardımcı olmaya çalışan entelektüeller olduğu için Tanpınar gündemimizde kalıyor, okur kendiliğinden gidip de Tanpınar’ı bulmuyor.

Edebi kişiliği kadar edebiyat tarihçisi olarak da ön plana çıkan Tanpınar, 19. Yüzyıl Edebiyat Tarihi adlı eserinde sizce hangi soruların yanıtını aramış ve elde ettiği sonuçları, hangi kimliğinin etkisi ile analiz etmiştir?

Y. A: Önce şu soruya cevap arayalım: Edebiyat tarihi nasıl yazılmalı? Mesela edebiyat tarihçisinin kişisel beğenisi edebiyat tarihinde belirleyici midir? Tanpınar, Ahmet Mithat’ı beğenmez ve bunu açıkça belli eder. Edebiyat tarihçisinin böyle bir hakkı var mıdır? Cevap aşikâr sanırım. Yalnızca bu türden kişisel beğeni meseleleri değil, edebiyat tarihine yaklaşımı açısından da birtakım kusurlarından söz edilebilir Tanpınar’ın. Kitabında siyasi tarih, edebiyat tarihinden daha geniş bir yer tutar. Edebiyatı şekillendiren siyasi olayların üzerinde hayli durur ama edebiyatın toplum içinde nasıl dolaştığı gibi meselelere neredeyse değinmez. Metinlerin etki alanıyla ilgilenmez, onların yalnızca estetik kıymetinin üzerinde durur. Oysa edebiyat tarihinin amacı estetik kıymeti belirlemek değil, belli bir dönemde edebiyatın nasıl icra edildiğini (ve alımlandığını) göstermektir. Tanpınar, bir tarihçi değil, bir estet gibi davranır. Kuşkusuz Türkiye’de “estet”lerin alıcısı, “tarihçiler”inkinden daha çoktur. O yüzden de bu kitaba bir başyapıt gibi bakan kişi sayısı hayli fazla. Bir gün Türkiye’de iyi bir edebiyat tarihi yazılabilirse, Tanpınar’ın kusurlarının daha belirgin hale geleceğini sanıyorum. Ama henüz böyle bir tarih yazılamadığı için Tanpınar’ın kitabını ben de başucumda tutuyorum.