Yakın gezegenlerde yaşam gelişiyor olabilir

Araştırmanın yazarları, “Aktif yıldız sistemlerinin yaşama elverişli bölgelerinde bulunan bu gezegenler, günümüzün Dünya’sından daha yüksek düzeyde mor-ötesi akılara maruz kalsalar bile, mor-ötesi yüzey akıları, 3.9 milyar yıl önceki Dünya’nın maruz kaldığından daha düşük seviyede,” diyorlar

Abone ol

Peter Dockrill

Etrafımız yabancı dünyalarla çevrili. Bize komşu olan yıldız sistemleri, Dünya’ya benzeyen Proxima-b, TRAPPIST–1e, Ross-128b ve LHS-1140b gibi olağandışı isimlere sahip gezegenlerle dolu.

Peki, bu yabancı dünyalar yaşanabilir durumda mı? Henüz hayal bile edemediğimiz yaşam biçimlerine ev sahipliği mi yapıyorlar? Bu konu, şimdilik belirsizliğini koruyor. Bu dış gezegenler, ev sahibi yıldızlarının yaşanabilir bölgeleri içindeki yörüngelerde gezinirken, görmezden gelemeyeceğimiz başka bir mesele karşımıza çıkıyor: ‘Cehennem ateşi’.

Elbette bu metafiziksel anlamdaki cehennem ateşi değil ama buna en yakın kozmik benzeri; yani bir yoğun güneş radyasyonu.

GÜNEŞ PATLAMALARI TÜM YAŞAMI YOK ETMİYOR OLABİLİR

M-tipi (kırmızı cüce) yıldızların yörüngesinde dönen gezegenler, bilim insanlarının, tamamen olmasa bile gezegenlerin varsayımsal biyosferlerini büyük oranda yok etmesinden endişelendikleri vahşi güneş patlaması faaliyetlerine maruz kalıyorlar.

Buna karşın, Cornell Üniversitesi’nde görevli gökbilimciler tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırma, bu acımasız ortamda var olabilecek uzaylı yaşam formları açısından, çok yoğun mor-ötesi (UV) radyasyon karşısında bile henüz bir umut olduğunu düşündürüyor.

Bu umudun altında yatan nedeni anlamak için, hâlihazırda yaşanabilir bir bölgede olduğunu bildiğimiz bir gezegeninin geçmişteki hikâyesini hatırlamamız gerekiyor: Dünya.

Astronom Jack O’Malley-James, “Dünya’da var olan yaşamın tarihi, biyolojinin, düşmanca olduğunu düşündüğümüz çevresel engellerin üstesinden nasıl gelebileceğine ilişkin bir bilgi hazinesi sunuyor,” diyor.

O’Malley-James, araştırmacı Lisa Kaltenegger’le birlikte, bu bize en yakın ve potansiyel olarak yaşanabilir koşullara sahip dış gezegenlerin (Proxima-b, TRAPPIST-1e, Ross-128b ve LHS-1140b) yüzeylerinin maruz kalabileceği mor-ötesi akı miktarını modelledi ve Dünya yüzeyinde deneyimlediklerimizle karşılaştırdı.

Araştırmacılar, oluşturdukları bilgisayar simülasyonlarında, daha kalın atmosferler, daha ince (aşınmış veya oksijensiz) atmosferlere kıyasla yüzeyi mor-ötesi radyasyonun tahrip edici etkilerinden daha güçlü biçimde koruyabildiği için, bir takım farklı atmosferik bileşimler aradılar.

DÜNYA’DAKİ YAŞAM BENZERİ KOŞULLARA DİRENMİŞTİ

Sonuç olarak, Dünya’nın atmosferi -ve kendi sarı cüce yıldızımıza olan uzaklığımız-cehennem ateşinin kızgın oklarına karşı yaşam mücadelesini kazandı. Fakat bu her zaman böyle değildi.

Araştırmanın yazarları, “Aktif yıldız sistemlerinin yaşama elverişli bölgelerinde bulunan bu gezegenler, günümüzün Dünya’sından daha yüksek düzeyde mor-ötesi akılara maruz kalsalar bile, mor-ötesi yüzey akıları, 3.9 milyar yıl önceki Dünya’nın maruz kaldığından daha düşük seviyede,” diyorlar.

“Dolayısıyla, aktif M tipi yıldızların yörüngesinde dönen gezegenler, en aktif yıldız yörüngesinde bulunan Proxima-b örneğindeki gibi hasarlı atmosferlere sahip olsalar ya da (oksijen içerikli) ozon barındırmasalar bile, ortaya çıkan mor-ötesi yüzey akısı yine de ilkel Dünya’nın maruz kaldığından kısmen daha düşük bir düzeydedir,” diye ekliyorlar.

Farklı bir deyişle, Dünya, bizim için şu ana dek bulduğumuz potansiyel açıdan yaşanabilir durumdaki en yakın dört gezegenin mor-ötesi ışınlara maruz kalan ortamlarından daha iyi bir yer.

Buna karşın, milyarlarca yıl önce, daha yoğun olan radyasyon düzeyleri, antik dönemin ilkel yaşam formlarının gezegenimiz üzerindeki yaşam ve evrim olanaklarını engelliyordu.

ENGELLERLE BAŞA ÇIKMA İHTİMALİ VAR

Araştırmacılar buna ek olarak, belki de uzaylı yaşam formlarının benzer şekilde, nispeten çılgınca mor-ötesi akı seviyelerine sahip olan Proxima-b ve benzeri gezegenlerde karşılaştıkları engellerle olabildiğince başarılı şekilde başa çıkma ihtimalini küçümsemememiz gerektiğini düşünüyorlar.

Araştırma ekibi “oksijensiz atmosfer, günümüz Dünya’sına kıyasla, biyolojik açıdan çok daha zararlı bir radyasyon yoğunluğuna neden olsa dahi, yine de yaklaşık olarak Dünya’nın ilkel döneminden daha az biyolojik zarara yol açacak bir seviyededir,” diye aktarıyor.

“Bu sebeple, yüzeydeki mor-ötesi radyasyon seviyeleri, en yakınımızdaki potansiyel olarak yaşanabilir gezegenler ya da genel olarak aktif M yıldızlarının yaşama elverişli bölgelerindeki yörüngelerde dönen gezegenler özelinde, yüzeydeki yaşam ihtimalini ortadan kaldırmıyor.”

Uzayda yaşam arayışı devam ettiği müddetçe, elimizdeki en olumlu fikir budur. Diğer yandan araştırmacılar, kimi araştırmaların aslında “prebiyotik* kimyanın gerçekleşebilmesi için yüksek düzeyde mor-ötesi yüzey akısının bile gerekebileceğini” iddia ettiklerini vurgulayarak, boş vaatlerde bulunma olasılığının da söz konusu olabileceğini hatırlatıyorlar.

Bu düşünce hattını takip edebilmek için şunu anlamalıyız; yaşamın kozmik cehennem ateşine rağmen evrilmesi mümkün değildir ama onun yardımıyla evrilebilir.

Bu konunun derinlerine inmeden önce yapmamız gereken çok daha fazla bilimsel araştırma var ama şimdilik şunu söyleyebiliriz; bu nahoş (ama belki çok da rahatsızlık verici olmayan) dış gezegenlerden vazgeçmek için henüz çok erken.

Araştırmanın sonuçları, İngiltere’deki Kraliyet Astronomi Derneği’nin aylık bülteninde yayınlandı.

* Prebiyotikler, bakteri ve mantar gibi yararlı mikroorganizmaların büyümesini veya aktivitesini destekleyen gıdalardaki bileşiklerdir.

** Yazının aslı Science Alert sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)