Veba Şehri

Wilson ise devlet ve ailenin ortadan kalktığı veba bağlamında, dinin sempati kanallarının inşasında ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlatır. 19'uncu yüzyıl başında Fransız Devrimi’nin oluşturduğu tehdit karşısında Wilson, Aydınlanmacı devlet anlayışının toplumsal uyumu sağlayamayacağının farkındadır.

Sinan Birdal sbirdal@gazeteduvar.com.tr

John Wilson’ın Veba Şehri (1816) adlı şiir biçimindeki tiyatro eseri 1665-6 yılındaki Londra vebasını konu alır. Hollanda’ya karşı deniz muharebesinden dönen iki denizci arkadaş Frankfort ve Wilmot endişe içinde kente yaklaşmaktadır. Şehir ölüm sessizliğine bürünmüş, Thames ise cansız bir yücelik içinde, hiçbir şey olmamış gibi akmaktadır. Sessiz doğa ölümü çağrıştırırken Frankfort bir yandan korkuyla ailesinin akıbetini düşünmektedir, diğer yandan manzaranın yüceliğinde (sublime) ve ölümlülüğün huzurunda bütün sevdiklerini unutmaktadır. Wilson, 18'inci yüzyıl boyunca Britanya felsefesi tarafından geliştirilen ve doğanın uyandırdığı dehşet hissiyle tarif edilen yücelik (sublimity) kavramına atıf yapmaktadır. Muhafazakar Edmund Burke’ün tanımladığı yücelik, zevk veren güzelliğin aksine acı verir. Wilson’ın eseri boyunca okur, Burke’e göre zevkten daha kuvvetli olan bu acı hissiyle özdeşleşmeye çağrılır.

DOSTLUK, SEVGİ VE TANRI

Şiirin açılışı ve sonunda yer alan ana tema Frankfort ve Wilmot’ın dostluğudur. Frankfort vebanın hüküm sürdüğü şehirde annesini ziyarete gidecektir. Wilmot’ı tehlikeye atmak istemediğinden ayrılmalarını talep eder. Wilmot ise güverteden denize düştüğünde onu boğulmaktan kurtaran Frankfort’ın bu talebini reddeder: “Ayrılmamalıyız, ayrılmayacağız”. (1)

Eserdeki ikinci önemli eksen Frankfort ve sevgilisi Magdalene arasındaki bağlılıktır. Oyun boyunca birbirlerinin akıbeti hakkında bilgi almaya çalışan iki sevgili arasındaki aşk tamamen uhrevi bir biçimde aktarılır. Magdalene vebada ailesini kaybetmiş ancak Tanrı’dan umudunu kesmemiştir. Etrafındaki herkes için ümit ve inanç kaynağıdır. Kilisede kendisini öldürüp soymaya çalışan bir yabancı bile Magdalene’in saf iyiliği karşısında pişmanlıkla tövbe eder. Umutsuzluğa ve günaha düşmüş bir kadına şöyle akıl verir bu iyilik meleği: “Kaybolmuş değilsin, kaybolduğunu sanıyorsun… Sakinlik umuda götürür, umut da imana”. (2)

DÜŞKÜNLER, GÜNAHKARLAR VE ATEİSTLER

Magdalene ve ihtiyar bir rahip eserde Tanrı’ya imanın temsilcileridir. Bu iki karakterin karşısında ise düşkünler, günahkarlar ve ateistler yer alır. Yekpare olmayan bu grup Wilson’ın ahlak öğretisi açısından önem taşır. Magdalene’in de dile getirdiği gibi iman ve umut birbirine doğrudan bağlıdır. Umudunu kaybetmek insanı düşkünlüğe sürükler. Annesini kaybettikten sonra kendini zevk-ü sefaya veren Edward Walsingham bunun en bariz örneğidir.

Walsingham’a Puşkin’in Rusça uyarlama için seçtiği birinci perdenin dördüncü sahnesinde rastlarız. Kendisi, vebanın ortasında şölen ve cümbüşe dalmayı tercih eden bir grubun lideridir. Etrafındaki kalabalıkla beraber bir fahişenin söylediği şarkılar eşliğinde eğlenirken ihtiyar rahip çıkagelir. Rahip eğlenen kalabalığı kafirlikle suçlar, Walsingham’a annesini hatırlatıp onu dine dönmeye çağırır. Ancak acı ve umutsuzluk içindeki Walsingham’ın bu çağrıyı dinleyecek takati kalmamıştır. Geçmişin anıları, geleceğin karanlığı, kendi değersiz benliğine duyduğu nefret ve ölüm korkusu Walsingham’ı bu günahkar şölenin ve anlık zevkin tutsağı haline getirmiştir. Ancak Walsingham dinsiz değildir. Rahibin sahneyi terk etmesinden sonra onun arkasından dinle dalga geçen ve Tanrı’nın varlığını inkar eden bir ateistle kavgaya tutuşur ve onu düelloda öldürür. Eser boyunca ateistler kötülüğün en saf halini temsil eden karakterler olarak belirirler. İman sahibi karakterler çaresizlik ve umutsuzluk yüzünden günaha girebilirler, ancak en beter günahkara bile tövbe ve af yolu açıktır - Tanrı’yı inkar eden ateistler hariç.

HURAFELER VE ŞEHİR EFSANELERİ

Wilson eserinde toplumun vebaya verdiği tepkiyi tarif ederken Daniel Defoe’nun Veba Yılına Ait Bir Anı Defteri (1722) romanındaki temalardan yararlanır. Gökte beliren işaretler, hayaletler, aklını yitirenler, soyguncular, türlü şehir efsaneleri ve geleceği gördüğünü iddia eden astrolog karakteri insanların korku içinde nasıl sapkınlığa yöneldiğini gözler önüne sererler. Bu sahnelerde betimlenen tipler Fransız Devrimi sonrasında dolaşıma giren ve yoksulları yeren muhafazakar karikatürleri andırır. Yoksullar hem cahil hem de sınıf kiniyle doludur: Sınıf gözetmeden bütün toplumu vuran veba karşısında zenginlere karşı sempati duymamakta, tersine zenginlerin ölümünden garip bir haz almaktadırlar. “Vebayı sevmediğimi söyleyemem” der yoksul bir kadın. (3) Daha varlıklı hizmetçilerin yaklaşmadığı yatakların yanında bekleyen çalışkan yoksullar için veba nadide bir fırsat sunmaktadır. İyi para ödeyenlere iyi bakmıştır kadın, ancak daha yoksul veya cimri müşterilerde işini savsaklamıştır. İkinci bir kadın gülerek şöyle cevap verir: “Neden tembel ve zalim zenginlere böyle bu kadar iyi davrandın?” İkinci kadına göre zenginler hep vaaz ettikleri minnettarlığın ne olduğunu hissetmelidir.

Defoe ve Brown’da olduğu gibi Wilson bu satırlarda hasta bakıcılara dair şehir efsanelerini tekrarlar. Veba toplumsal düzeni alt üst etmiş ve kindar yoksullar için fırsat yaratmıştır. Mezar kazıcıları ve cenaze toplayıcıları da paylarını alırlar. Örneğin, cenaze toplayan siyah ve zihinsel engelli bir arabacı işini gülerek yapmaktadır ve bu yüzden izleyenlerin tepkisini çeker: “Neyse ki Hıristiyan değil, sadece bir zenci”. (4) Böylece, Wilson’ın gençken Wordsworth’ü sempatik göstermeye çalıştığı için eleştirdiği zihinsel engel tiplemesi, bu eserde yoksulluk ve ırkla birleşerek yeni bir nefret nesnesine dönüşür.

AİLELER VE ÖLÜLER

Eserde sürekli zikredilmesine rağmen aile ancak karakterlerin anılarında kalan bir kurumdur. Frankfort evine geldiğinde annesi ve kardeşini kaybettiğini öğrenir. Magdelene de ailesini yitirmiştir. Dolayısıyla, Wilson ailenin önemini onun yokluğuyla imlemektedir. Aileyle kavuşma ancak mezarlıkta gerçekleşir. Aynı akıbet vebaya yakalanan Frankfort ve Magdelene için de geçerlidir. Eser iki sevgilinin mezarlıkta bulan aşkıyla noktalanır. İhtiyar rahibin cenazeye katılanları temin ettiği gibi, artık ruhları cennette buluşmuştur.

DİN VE SEMPATİ

Wilson’ın eserindeki veba teması Adam Smith’in edebiyat kuramını takip eder. Smith’e göre insanlar doğal olarak ölülerle sempati kurarlar. Hume’u takip eden Smith’te ölülere borçlu olduğumuz bu sempati ödenemediği için bir artık (surplus) sempati oluşturur. Yaşayanlara yönelen sempatinin kaynağında ölülere ödeyemediğimiz bu artık yatmaktadır. Ancak Smith sempatinin kendi başına uyumlu bir toplum yaratmayacağının da farkındadır. Nitekim çıkar kavramının da temelini oluşturan sempati, intikam ve kin duygularını besleyerek toplumu bölebilir de. Smith’e göre devlet, ceza sistemi aracılığıyla ölüm korkusunu kullanarak toplumdaki sempatinin doğru yöne akmasını sağlar. (5)

Wilson ise devlet ve ailenin ortadan kalktığı veba bağlamında, dinin sempati kanallarının inşasında ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlatır. 19'uncu yüzyıl başında Fransız Devrimi’nin oluşturduğu tehdit karşısında Wilson, Aydınlanmacı devlet anlayışının toplumsal uyumu sağlayamayacağının farkındadır. Yazar, Aydınlanma’nın (16'ıncı ve 17'inci yüzyıllarda din savaşlarının sebebi olarak) kenara itelediği din meselesini tekrar toplumsal tahayyülün merkezine yerleştirir. Böylece, 18'inci yüzyılın liberal toplum kuramı 19'uncu yüzyılın muhafazakar siyasal kuramına temel oluşturur. Wilson’ın siyasi fikirlerine ilişkin kafa karışıklığı muhtemelen bu terkipte yatmaktadır.

(1) John Wilson, The City of the Plague; And Other Poems, Edinburgh, George Ramsay and Company, 1816, s.7.

(2) Wilson, The City of the Plague, s.99.

(3) Wilson, The City of the Plague, s.90.

(4) Wilson, The City of the Plague, s.156.

(5) Robert Mitchell, Sympathy and the State in the Romantic Era: Systems, State Finance, and the Shadows of Futurity, New York, Routledge, 2007, ss.79-87.

Tüm yazılarını göster