Uygarlığımız teker teker yıkılan domino taşlarına benziyor*

2018 yılı Goncourt Ödülü sahibi yazar, kendi Instagram sayfasında düzenli olarak yayınlanan ve sıklıkla güncel olaylara ilişkin edebi 'kartpostallar' paylaşıyor. Bu okuyacağınız yazı geçtiğimiz Pazar günü 29 Mart’ta korona virüs gündemiyle kaleme alındı.

Abone ol

Nicolas Mathieu**

12. ya da 13. gün. Mücadeleyi kaybettim. Ama bir korkunun diğerini kovaladığının farkındayım. Şimdilerde virüsten normal yaşamımızdan korktuğum kadar korkmuyorum. İlk zamanlarda bu felaketin olumlu sonuçları olduğuna kendimi inandırmıştım. Nihayet ruhen ve fiziksel olarak yaşamdaki işlevimizin yargılanıp mahkûm edildiğini topluca idrak edecektik. Çünkü içinde bulunduğumuz yeni iklimin bize getirdiği düzensizliklerle karşılaştırdığımızda bu salgın bize adeta bir sabun köpüğü gibi görünüyor.

En azından on yıldan beri bilim insanları bu iklimi ısrarla gündeme getiriyorlar. Bütün rakamlar kesin olmak üzere masaya kondu. Bu tam bir rezalet. Uygarlığımız teker teker yıkılan domino taşlarına benziyor. Prenslerimizin ideolojileri bütünüyle inkârın, kendini tekrar eden ertelemelerin kutsallığına adanmış durumda. Çünkü yöneticinin gözünde ufuk çizgisini görmeye daha altı ay zaman var. Bu tespitteki belirleyici unsur kaçınılmaz olarak iktisadi göstergelerle ilgilidir ve daha iyiye evirilen göstergeler yalnızca bunların anlamlarında saklıdır. Sürdürülebilir gelişme ve yeşil büyümeden sonra bizlere bir süre sonra demokratik dayanıklılık, insancıl performans, ilerlemenin statükosu, uzun liberal akşamlar ve vicdan sahibi bir finans dünyası takdim edilecek. Çağımız çelişkilerin hesabını veriyor ve kendi cesedini aynı zamanda gelmekte olan bir tufanın ardında saklıyor.

Bu dönemin, bu laf kalabalığının şeffaflığı içinde kendisini yakıp yıkacağını umardım. Uykudan ani bir sıçrayışla birlikte, tıpkı bir kâbustan uyanır gibi, telaşlı bir kendine gelmeyi düşlüyordum. Ama nerede! Saraylarda bu iş tam da böyle yapılagelir. Bu yöntem yol gösterir ve amaca ulaştırır. Şımarmış çocuklara da alışıldığı üzere ağlamasınlar diye oyuncaklar verilir, bu çocuklar sürekli eğlendirilir, avutulur. Birlikte geçirilen her an bir eğlenceye dönüştürülür. Yaşanan dramlar her zaman yaşam şekli içinde eritilir, itinayla yok edilir. Evde yapılan tatlıları, mutluluk alışverişleri ve onları da tatlı bir huzur takip eder. Cehennemin dibine kadar yoga yapmaya devam ederiz. Her yerde iyimserlerin özenle süslenmiş ideolojisini görüyoruz. İşte bu ideoloji olayların içinde bulunan zorluğu, mutluluk verme üzerine kurulu kutsal görevine kurban edecektir. Aslında evet, doğru, anaokulundaki gibi mutlu ve huzurlu olacaktık ve her yaşanan felaket bizleri biraz daha savunmasız yakalayacaktı. Gardıroplarımız ağzına kadar dolu, oysa beynimiz bomboş.

Birbirimizi iyi anlayalım. Toplumsal karartma ile geçen günlerde bir yandan kendimizle uğraşmak, diğer yandan üzerimize gelen zorluklara göğüs germek. Bu böyle olmak durumunda. Mesela, bir yaşam sanatı toprağa nasıl ekilir? (Ben tabii yine bu konuda ilk sıradayım!) Hazcılık içi boş bir balona dönüştüğünde iç dekorasyon adeta bir sakinleştiricinin yerini alıyor. Nihayet mutfak sanatları ipek bir dokumayı andırıyor. Tek bir günlük modumuzu şımartmak için yaklaşmakta olan ve felaketleri içine katan tsunamiye sırtımızı dönmeyi tercih ettiğimizde bizden gelen tüm korkuları miras olarak devralacak olan çocuğumun yüzüne bakıyor ve yumruklarımı sıkıyorum. Yüzyıl sonunda tarihçiler patolojik psikolojimiz konusunda derin incelemeler yapacaklar ve bizler hakkında şu tespitte bulunacaklar: Bu dönemin insanları dünyalarını kurtarmak için neşeli yaşamlarının bir dakikasından bile feragat etmemiş olmalılar.

**Yazar

*Bu yazının orijinali nouvelobs.com'da yayınlandı. (Çeviren: Evren Özen)