Üstün Ergüder: Çözüm, sivil toplum destekli üniversite

Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder (1992-2000): Üniversitelerin kurumsal özerkliği ve hocalarımızın akademik özgürlüğü ülkemiz için önemli bir kamu yararıdır. Bu sayededir ki üniversitelerimiz ülkenin bilimsel ve teknolojik gelişmesine önderlik ederler. Parayı devlet veriyor diye üniversiteleri sıkı bir bürokratik rejimle kısıtlamak ülkenin gelişmesini olumsuz yönde etkiler.

Abone ol

Aytaç Demirci

DUVAR - “Boğaziçi Üniversitesi misyoner okulu mu?” “Boğaziçi Üniversitesi arazisi Amerikalılara mı ait?” “Boğaziçi Üniversitesi’nin altında gizli dehlizler mi var?” Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından birini tepeden tırnağa değiştirecek nitelikte kararlar alınırken bu kurumda yıllarca görev yapmış, Türkiye ve dünyadaki eğitim tartışmalarını takip eden, yükseköğretimin ihtiyaçlarına vakıf yüzlerce biliminsanının bir tekine bile danışılmadı. Üniversite camiasının bu keyfiyete gösterdiği tepkiye kulak verilmediği gibi ortalığa atılan ipe sapa gelmez iddialarla yoğun bir bilgi kirliliği yaratıldı. Saçmalığın kurdelesini kesmek için safrayı savdan ayırmak gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi rektörleriyle yaptığımız söyleşilerle hazırladığımız bu dizi, Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş hikâyesine, üzerine inşa edildiği değerlere ve bu değerlerin Türkiye için önemine odaklanıyor.

Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından biri bugün garip bir şekilde olmadığı bir şey yüzünden zan altında bırakılıyor. “Robert Kolej’i misyonerler kurdu, Boğaziçi Üniversitesi de onun devamıdır” deniyor. Robert Kolej bir misyoner okulu muydu?

Şurası kesin. Robert Kolej’in Osmanlı İmparatorluğu günlerinde odak noktası azınlıklar olmuştur. Kuranlar misyoner olarak yetişmişlerdir. Ama bir dini, bir mezhebi geliştirmekten ziyade Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan dinî ve etnik grupların geliştirilmesine odaklanmıştır. Babıali ile de iyi geçinmeye çalışmıştır...

Kolej 1863’te kurulmuştu. Kurucuları 19’uncu yüzyılın insanları. Buna rağmen eğitim, dinin önüne geçmiştir mi diyorsunuz?

Robert Kolej daha sonra bu misyoner kimliğinden sıyrılıyor ve daha seküler bir sisteme evriliyor. Ve Türkiye’de gerçek sekülerliğin merkezi oluyor. Hem siyasî, hem de dinî misyoner geçmişinden sıyrılması demek, çok değişik grupları bir arada yaşatması demek. Ermeni, Musevi, Rum, Müslüman, tüm bunları nasıl beraber yaşatırsın? Osmanlı’nın renkleri bu çoğulculuk. Bunu yaşatmak için seküler olmak, ama dinlere de hürmetli olmak, çok önemli. Robert Kolej’in -ve daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin- önderlik ettiği çok ayrı bir sekülerlik nosyonu var. Türk eğitim sistemine katkısı nedir dediğin zaman, bu sekülerlik kendi kendine ortaya çıkmış; zorlama değil. Türkiye’deki sekülerlik oysa, yukarıdan zorlamayla, katı bir laisizm anlayışıdır. Boğaziçi’nin sekülerliği son derece toleranslıdır, dine de hürmetkârdır.

Zaten siz de üniversitelerde türban krizi yaşanırken sergilediğiniz özgürlükçü tutumla tanınıyorsunuz...

Bütün yaşadığımız türban krizlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nin “nüvesinde” türbanla gelen kızı her ne pahasına olursa olsun okutma, onun giyimine kuşamına karışmama eğilimi çok güçlüydü. O bakımdan ben kahramanlık yapmadım, benden sonra gelen arkadaşlarım da kahramanlık yapmadılar. Biz kurumda, orada mevcut olan bir damarın birer temsilcisiydik. Benim görevim onu korumaktı. Dışarıyla mücadele etmek, doğru anlaşılmasını sağlamaktı. Boğaziçi’ni farklı kılan özelliklerden biridir, toplumsal dinamiklere dayanan bir sekülerlik.

'KOLEJ BENİM İÇİN İKİNCİ BİR AİLE OLDU'

Anılarınızda baskı gördüğünüze değiniyorsunuz. Bunlara nasıl karşı koydunuz?

Türban meselesinde Kemal Gürüz’le konuşmuşuzdur. “Ben uygulamıyorum Kemal, kusura bakma,” dedim, “Doğru olduğuna inanmıyorum.” Bir üniversitede insanların başıyla, giyimiyle uğraşamazsın. “Kanunen uygulaman lazım,” dediler. “Sizin yönetmeliklerinizi, kanunu ne tatmin ediyorsa, onun minimumunu yaparım,” dedim. Kapıya adam koyup çocukları derse sokmamak gibi şeyler yapmadık. Çok ağır işleyen disiplin soruşturmaları dışında bir uygulamamız olmadı. Rektörlük bittikten sonra Kemal Gürüz bana “Ben senin neyi, ne için yaptığını biliyorum; onun için benim derdim değil,” dedi. “İlkene inanıyorum,” demişti. Birçok kimseye sürpriz gibi gelecek, ama o günler, yani 1990’ların son yarısı, farklı olabiliyorduk, farklı tutum koyabiliyorduk. Ama bunu ilkeli yaptığımızı biliyordu herkes.

Bu “farklı olabilme” özelliğiniz Kolej’de aldığınız eğitimle ilgili olabilir mi?

Bunu herhalde aileden öğrendim. Daha çok örnek aldığım insanlar ailemdendir. Babam, Recai Ergüder de Yassıada’da karşı durmuştu, bir sürü insanın korktuğu o yerde. Demokrat Parti döneminde Celâl Bayar’ın doktoruydu. 27 Mayıs darbesi ertesinde gözaltına alınmıştı, Bayar’ın doktoru diye. Daha sonra Yassıada’da ifadeye çağrıldı. Adnan Menderes’in sağ kurtulduğu Londra uçak kazası hakkında ifade vermiş olmalı. Çünkü bu kaza olunca Menderes’i almak için Londra’ya giden ekibin içindeydi. Bana, “Ben hiçbir şeyden çekinmem, ne biliyorsam onu söylerim,” demişti. Ve söyledi diye de biliyorum. Çünkü oradaki şahadeti için tebrik edildiğini biliyorum.

Sizin bir bakıma bütün çocukluğunuz Robert Kolej’de, bu kampüste geçti. O yıllarda nasıldı Kolej eğitimi? Size neler kazandırdı?

Benim zamanımda tabii çok küçük yaşta başlardın okula. İlkokuldan sonra ortaokula kolejde başlayabilirdin. Daha yoğrulabilecek bir dönem. 1948’de ilkokulu bitirdim, Robert Kolej’e gittim. Ondan sonra Robert Kolej benim için ikinci bir aile oldu. Onun bana bir etkisi, çok erken bir yaşta, yabancı bir ortamda kendi kişiliğimi korumayı, ayaklarımın üzerinde durmayı öğretti bana bu yaşam tarzı. Benim Robert Kolej’den kazandığım, yalnız okunan şu kadar kilo tarih, bu kadar kilo matematik filan değil; oradaki hür ortam bizim için çok önemliydi. Derslerde fikrini söyleyebilmek çok önemliydi. Derste konuşmazsan yadırganırdı. Bunların kişiliğimin gelişmesinde büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Orada verilen dersleri herhangi bir yerde, yine o kadar iyi hocalardan alabilirdim belki. Ama oradaki yaşam tarzı, ders dışı faaliyetler, spor, kulüpler, bütün bunların bana çok yönlü bir eğitim sağladığını düşünüyorum. Ayrıca bana yine çok etkisi olan oraya çok değişik yerlerden insanların gelmiş olmasıydı. Ermeni arkadaşlarım vardı, Musevi, Rum arkadaşlarım vardı. Anadolu’nun çok değişik yerlerinden gelen arkadaşlarım vardı... Onun için o çeşitliliği, o rengi, o farklılığı çok sevdim. O da tabii benim hayatımda etkili olmuştur. Çoğulcu bir ortamda, değişik insanların, değişik fikirlerin, değişik inançların olduğu bir ortamda hep beraber yaşamasını öğretti bana Kolej. Bu derste aldığım bilgilerden çok daha önemlidir.

'ÜLKEMİZDE LİBERAL KAVRAMINDA KAFA KARIŞIKLIĞI VAR'

1999’da ABD başkanı Bill Clinton’ın tarihi TBMM konuşması için Ankara’da olduğu günlerde “first lady” Hilary Clinton İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde kadın hakları paneli düzenlemek istemişti. Rektör Ergüder ve eşi Rukiye Hanım toplantı salonu girişinde Clinton’ı karşılıyor.

Bu çoğulculuğun getirdiği düşünce yapısını nasıl tarif ediyorsunuz?

Benim insan tasavvurum iki aşamalıdır. Bir, görünen insan vardır. Bir de onu çevreleyen bir bulut katmanı vardır, onun dokunulmazlığıdır bu. O dokunulmazlığın içinde birtakım şeyler olur. Ben onlara hem hürmet ederim, öğrencilerime de bunu öğretmeye çalışmışımdır, hem de benimkine müdahale edilmesine reaksiyon gösteririm. Bu Boğaziçi’nde de vardır. Kolej’de de vardır, ki kişiliğim üzerinde bariz bir etkisi vardır. Liberal geleneğin bana nüfuz ettiği yerdir. Liberal deyince Türkiye’de insanların aklı hemen ekonomik teoriye gidiyor. Ülkemizde maalesef “liberal” kavramı hakkında inanılmaz bir kafa karışıklığı var. Bu karmaşadan dolayı belki de ülkemizde liberal olmak bir başka “şucu” veya “bucu” olmaktan çok daha zordur. Oysa liberalizm bir hayat tarzıdır. Yalnız siyasi ve ekonomik bir felsefe değildir. Bireyin kutsallığını vurgulayan bir yaşam felsefesidir.

Tarif ettiğiniz bu değerlerin Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşatıldığını düşünüyor musunuz?

Bugün Robert Kolej mezunu bazı arkadaşlarımla en büyük tartışmam bunun etrafında döner. “Robert Kolej 1971’de bitti” diyerek üzülüyorlar. Robert Kolej eğitim geleneğinin Boğaziçi Üniversitesi aracılığıyla her gün artan sayıda gencimize ulaştığını unutuyorlar. Robert Kolej hiçbir zaman bu sayılara ulaşamadı; ulaşamaz da. Kısır bir düşünce tarzı bu. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşıyor ve oralardan gelen çocuklarımızı çağdaş hayata mezun olarak teslim ediyor. Elit ailelerin çocuklarını yetiştirmiyor. Çok değişik sosyo-ekonomik gruplardan gelen öğrencileri iyi yetiştirerek “elitleştiriyor.” Diğer taraftan, yani Boğaziçi’nde, “Burası artık bir Türk üniversitesi, burada bir Amerikan okulu yok,” şeklinde bir milliyetçi söylem var. Ben aşağı yukarı iki tarafa da aynı yanıtı veriyorum: Bu kurumla iftihar etmeniz lazım. 1971 yılında kurulduğunda öğrencinin en tercih ettiği üniversite olmuşsa, Robert Kolej geleneğine, değerlerine dayandığı için öyle. Bir gecede olmaz bunlar. Bu değerlerin oturması çok uzun zaman alır. Onun için bir devamlılık var. İsimler değişmiş, bir lise bir üniversite olmuş olabilir. Bugün Boğaziçi’nin siyasi olaylardaki tutumuna, oradaki yaşam tarzına, toleransa bakarsan onun izlerini görürsün. Bunlar bir gecede olmaz. Eğer daha demokrat, daha toleranslı bir ortamı varsa bu kurumun, çok değişik fikirleri de barındırabiliyorsa bünyesinde, bunun o geçmişten gelen bir etkisi vardır muhakkak. Kurumun 158 senelik bir geçmişi var, boşuna demiyoruz. Bir de beni ne rahatsız ediyor biliyor musun? Kuruma çifte standartlı bir yaklaşım. Birçok kimse, özellikle siyasetçiler, çok militan milliyetçi söylemlerle kurumu eleştiriyorlar. Yok misyoner, yok Amerikancı, yok yabancı dilde eğitim yapar, milli değildir gibi. Ancak, aynı kişiler sanki o eleştirileri yapmamış gibi çocuklarını Boğaziçi Üniversitesi’ne sokmak için ellerinden geleni yaparlar. O kadar çok anekdotum var ki bu konuda!..

'KURUMA MEZUNLARIN SAHİP ÇIKMASI ÇOK ÖNEMLİ'

12 Eylül darbesinden sonra yükseköğretim sistemi baştan aşağı değiştirildi, merkezileştirildi. Siz neler yaşadınız o süreçte?

Çok merkeziyetçi bir sistem içinde Boğaziçi’nin ezilebileceğini ve ayrıcalıklarının ortadan kalkabileceğini düşünüyordum. Benim için üniversite, akademik kariyer, tepede düzenlenmiş, hiyerarşik bir yer olmamalı, yatay olmalı, hatta organize anarşi olmalı, ki yeni fikir üretsin. Üniversite yeni fikir, yeni model geliştirsin, hep devamlı bir şeyleri arayabilsin. Üniversite herkesin birbirinden öğrendiği bir yerdir. Hocalar birbirlerinden, öğrencilerinden, pek tabii ki öğrencilerin hocalarından bir şeyler öğrenebildikleri bir yerdir. Ama bunu emir komuta sistemi çerçevesinde, bir garnizon modelinde yapamaz. Boğaziçi çok özellikleri olan bir yer. Ankara’nın yarattığı merkeziyetçi paradigmanın içinde yer alırsa kurum yıpranır. 2547 sayılı kanun geçtiğinde bu düşüncem daha kuvvetlendi. Aslında Türkiye’de bizim siyasi kültürümüzde olan bu tek tipçi, hiyerarşik, yukarıdan aşağı yapı, otoriter sistem daha da ileri götürülerek kurumsallaştırılıyordu. Ankara’da yükseköğretimi yönetenler de birçok sorunla boğuşuyorlar, yükseköğretimi geliştirmek için. Ama bunu yapma tarzları yukarıdan aşağıya emir komuta mantığı içinde. Hiyerarşik piramitleri seven, tek tip modellere bel bağlamış, merkezden yönlendirmeyi seven bir sistem farklılıkları algılamayı bilemez, değişik kokuları algılayamaz, çeşitli tatlardan haz almaz. Üniversite bütün bunların olduğu bir yerdir. Boğaziçi gibi kendine has özellikleri olan bir kurumu bu sistemin içine koyarsan, hele bir de bu sistemin yönettiği kurumların sayısı devamlı artıyorsa kurumun özelliklerini kaybetme olasılığı çok fazladır. Benim derdim, Boğaziçi’nin bu merkeziyetçi ortamdan nasıl çıkacağı idi.

Bulabildiniz mi bir çözüm? Nedir bu cendereden çıkmanın yolu?

Başka kurumlara baktığım zaman o günler hep imrendiğim bir şey vardı. Galatasaraylıların, Siyasal Bilgililerin dernekleri vardı, camialar oluşturmuşlardı; organizeydiler, birbirlerini gözetirlerdi. Ben de düşünmeye başladım, “Niye biz Boğaziçi Üniversitesi mezunlarını da bir şekilde organize etmiyoruz?” Bu organizasyon da üniversitenin önemli paydaşlarından biri olmalıydı. Boğaziçi gözüme sahipsiz görünmeye başlamıştı. Bir sahibi olmalıydı. Bu nasıl yapılabilir? Mezunları bir araya getirerek. Hem mezunların bazı ihtiyaçlarına hizmet edersin, hem de onların arasında bu üniversiteye sahip çıkma fikrini yaratırsın.

Neden öğretim üyeleri değil de mezunlar?

Kuruma mezunların sahip çıkması çok önemlidir. Mezunların erişim alanı çok daha geniş, toplumda iş yapıyorlar. Üniversite öğretim üyesi bir fildişi kule içinde; o fildişi kulenin realiteleriyle biraz değişik bir dünyada yaşıyor. Ama mezunların toplumda çok önemli konumları vardır, etkin yerlere gelirler, para kazanırlar, siyasete girerler. İyi bir lobi oluşturma potansiyeline sahiptirler. Ellerindeki diplomanın saygınlığının devam etmesini isterler. Mezunların örgütlenmesini gerekli gördüğüm için dernek fikrini önemsiyordum. Ve çok da uğraştım. O günlerde de mezunlar arasında da bir çaba vardı örgütlenme konusunda. 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) kurulduktan sonra iki dönem başkanlığını da yaptım.

SİVİL TOPLUM DESTEKLİ ÜNİVERSİTE TASARISI 
Öğrenci yurdu Superdorm’un açılışında rektör Üstün Ergüder ve eşi Rukiye Hanım, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e tesisi gezdiriyor.

Anılarınızda bu arayışın sizi “sivil toplum destekli üniversite” modeline götürdüğünü söylüyorsunuz. Nedir bu model?

Birkaç üniversiteye değişik bir statü verilebilir diye düşünüyordum. Bu statüde devlet üniversitesi olarak kalmaya devam edilir, fakat özel bir yönetim modeli oluşturulabilirdi. Oluşturulacak bir üst yönetim kurulu üniversiteyi yönetebilirdi. Bu yönetim kurulu devletin temsilcileri, Boğaziçi mezun temsilcileri ve üniversitenin diğer paydaşlarından oluşurdu. Üniversite öğretim üyeleri bu kurulun seçiminde söz sahibi olabilir, ama üyeler, emekli öğretim üyeleri dahil, üniversite dışından isimler olmalıydı. Kafamda böyle bir model gelişmeye başladı. Sivil toplum destekli üniversite modeli budur. Dernekte bunu arkadaşlara anlatmaya başladım. Üniversiteyi sahiplenen Boğaziçi camiası olacaktı. Onun da üç kuruluşu var, Dernek, Üniversite, Vakıf.

Bunların işlevleri nedir?

Vakıf kemale ermiş, para kazanmış, “senior” denebilecek, toplumda saygıdeğer konumlarda bulunan kimselerin temsil edildiği bir yer. Dernek de yeni mezun olan herkesin eşit temsil edildiği, eşit katkıda bulunduğu bir organizasyon. Sivil toplum destekli organizasyon odur. Ve o organizasyondan ortaya çıkacak üniversite konseyi veya yürütme kurulu veya mütevelli heyeti üniversiteyi devlet adına yönetecek.

Finansmanı kim sağlayacak?

Bütçesini devletten alacak tabii. Ama bu bütçeyi kullanma, rektörünü atama, karar alma süreçleri daha esnek olacak. Ankara’daki bürokratik sisteme tabi olmayacak. Maliye bugün bir bütçe verir, hangi kalemlere ne kadar harcama yapacağını söyler. Halbuki üniversite devletten bir bütçe alacak, neyi nereye harcayacağına bu kurul karar verecek. Hocaları değişik statüde çalışacak, devlet memuru olmayacak, kontratlı olacak.

'ÖZAL, 'SEÇİME GİDİYORLAR, RESMİ GAZETE'DE YAYIMLAMAZLAR' DEDİ'

Siz 1990’lara doğru bu modeli gündeme getirmeye çalışıyorsunuz. Neden sonuç alamadınız?

Bu model aslında kabul gördü. Rahmetli İhsan Doğramacı kaliteli yükseköğretimde öncü olabilecek, uluslararası standartlarda araştırma yapıp eğitim verebilecek bazı üniversitelerimize değişik bir statü verilmesi gerektiğinin farkındaydı. Kaliteli üniversitelerin yapılarının daha esnek olması gerektiğini biliyordu. 1991 senesinde, cumhurbaşkanı rahmetli Özal’ın da direktifiyle ve rahmetli Doğramacı’nın bilgisi dahilinde Kemal Gürüz beş üniversite için Özel Statülü Üniversite Yasa Tasarısı hazırladı. SHP bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürmekle tehdit ediyordu. Kanun hükmünde kararname olarak geçirilmişti. Ama Resmi Gazete’de yayımlanmadı. Seçimlere gidiliyordu çünkü.

Özal niye ısrarcı olmadı?

O sıralarda Yılmaz Esmer ve Ersin Kalaycıoğlu’yla “Türk Toplumunun Değerleri” diye bir araştırma yapmıştık. Araştırma TÜSİAD desteğiyle yapılmıştı ve sonuçları İstanbul’da açıklanıyordu. Basın açıklamasını Ersin ve Yılmaz yapacaklardı. Aynı gün ben TBMM’nin tertiplediği bir toplantıya katılmak için Antalya’daydım. Sheraton Oteli’ndeydi toplantı. Otelin en üst katında da Cumhurbaşkanı Özal kalıyordu. Gece 11-12’ye doğru yatmaya hazırlanırken kapıyı tıklattılar, “Cumhurbaşkanı çağırıyor sizi,” dediler. Hazır Cumhurbaşkanı çağırmışken bu yasaya ne olduğunu öğrenirim diye düşünüyordum. Çünkü o yasayla Boğaziçi kurtulur diye bakıyordum. O yasa bir yerde bizim sivil toplum destekli üniversite modelinin hayata geçirilmesi gibiydi. Yukarı çıktım, Özal bana “Türk Toplumunun Değerleri” araştırmasını sordu. Bulguları bana sabahın erken vakitlerine kadar anlattırdı. Bir ara konunun yavaş yavaş bitmeye yaklaştığını hissettiğimde ben “Cumhurbaşkanım Özel Statülü Üniversiteler Yasası ne oldu?” diye sordum. Biraz kızgın ve bıkkın bir şekilde, “O güzel bir yasa, ama Resmi Gazete’de yayımlamazlar. Çünkü seçime gidiyorlar,” dedi. Biraz kendi partisine dönük bir eleştiriydi bu. Öyle kaldı o yasa. Kadük oldu. Aslında çok önemli bir fırsattı.

Siz bu konu üzerinde düşünmeyi sürdürdünüz gerçi...

Benim kafamda çok basit bir denklemdir. Ankara bürokrasisinin dayatmacı, hiyerarşik düzeninden kurtulmak istiyorsan kendine özel bir statü bulman lazım. Rektörlüğüm sırasında, Stratejik Plan Komisyonu çalışmaları çerçevesinde üniversitede arkadaşlarla bu modelin üzerinde çalışmalara devam ettik. Rektörlük sonrası kıymetli meslektaşlarım Mehmet Şahin, rahmetli Tosun Terzioğlu ve Öktem Vardar ile birlikte hazırladığımız “Neden Yeni Bir Yükseköğretim Vizyonu?” başlıklı çalışma da bu birikimden çok faydalanmıştı. Aralarında çok büyük devamlılık vardı.

'67 SAYFA KANUN YAZARSAN ÇOK ŞEYE KARIŞIYORSUN DEMEKTİR'
Üstün Ergüder, Eğitim Reformu Girişimi ekibiyle bir arada.

2013’te YÖK bir yasa tasarısı hazırlamıştı. Orada üniversiteler için yeni bir yönetim modeli öneriliyordu. Sizin çalışmalarınızın o tasarıya hiç etkisi olmadı mı?

Çeşitli kaynaklardan bizim çalışmalarımızda kullanılan kavramların YÖK’ün yasa teklifinin hazırlanmasında etkili olduğunu biliyorum. Ancak hazırlanan yasa teklifinde büyük tutarsızlık vardı. Taslak bütün o çalışmalardan ve Özel Statülü Üniversiteler yasa taslağından ilkeler düzeyinde izler taşımasına rağmen uygulama maddelerine gelindiğinde YÖK’ün merkeziyetçiliğine ve Ankara’nın bürokratik zihniyet ve geleneğine teslim olunduğu görülüyordu.

Ankara asla dizginleri bırakmaya yanaşmıyor yani.

Cumhurbaşkanı Özal’ın hazırlattığı Özel Statülü Üniversiteler Yasası 2 sayfaydı. 2013’te hazırlanan tasarı 67 sayfaydı. 67 sayfa kanun yazarsan çok şeye karışıyorsun demektir. Ayrıca Özel Statülü Üniversiteler Yasası’nda Yürütme Kurulu olarak düşündüğümüz yapı, üniversiteyle toplum arasında köprü olabilecek bir kurumdu. Üniversitelerin ayrıntılarına karışmayacak, ama üniversitenin toplumla ilişkisini hayata geçirecek bir yapı. YÖK’ün tasarısında bu kurula üniversitede çalışan öğretim üyelerinden de üye seçiliyordu. Öğretim üyesi iyi bir paydaş, ama üniversite içinde çalışıyor aynı zamanda, üniversitenin maaşlı çalışanı. Bu kurul üyelerinin üniversiteye gündelik yönetimden soyutlanarak bakabilmesi gerek. Paydaşlara karşı, devlete karşı, topluma karşı sorumluluğu var kurumun. O sorumlulukları kurumsallaştıracak bir yapı lazım. Ayrıca o kurulun faydası köprü görevi görmek, bunu bu şekilde yerine getiremezsin. Ancak bu kurulların seçilmesinde akademik personelin söz sahibi olması gerekir.

Türkiye’de üniversite yönetimi deyince hep söylenegelen bir şey var, “Parayı veren devlet, haliyle düdüğü de o çalacak.” Boğaziçi gibi 50 yılı geride bırakmış köklü kurumlar için bu ne kadar geçerli?

Bütün üniversitelerimiz için genelleme yapmak güç. Bugünlerde 200’ü aşkın üniversitemiz var. Bazıları çok yeni. Ancak ODTÜ, Boğaziçi gibi eski üniversitelerimiz hem yaptıkları sanayi odaklı araştırmalar hem de topladıkları bağışlarla kendilerine ek gelir kaynakları da yaratmışlardır. Bu sayededir ki Boğaziçi’nde, 1990’lardan itibaren rahmetli Suna Kıraç, Şerife Babaoğlu, Natuk Birkan gibi isimlerin, yüzlerce mezunun büyük bağışları oldu. Bu paralarla binlerce öğrenci okutuldu, Kız Yurdu ihya edildi, toplantı salonları tepeden tırnağa yenilendi, Orta Saha modern bir üniversite meydanına kavuştu, Uçaksavar’da modern bir yurt inşa edildi... Devlet üniversitelerinin herhangi bir yeni yapılanmasında devletin gene ana finansör olacağı kesin, ama bu çeşitlenen finans kaynaklarının da üniversite yönetiminde söz sahibi olması düşünülebilir. Ayrıca devleti yönetenlerin şunu unutmaması gerek. Üniversitelerin kurumsal özerkliği ve hocalarımızın akademik özgürlüğü ülkemiz için önemli bir kamu yararıdır. Bu sayededir ki üniversitelerimiz ülkenin bilimsel ve teknolojik gelişmesine önderlik ederler. Parayı devlet veriyor diye üniversiteleri sıkı bir bürokratik rejimle kısıtlamak ülkenin gelişmesini olumsuz yönde etkiler.

Boğaziçi Üniversitesi'nin tarihçesi-3

1981 yılında yürürlüğe giren 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Türk yükseköğretim sistemi merkezileştirildi, üniversitelerin idari ve mali işleyişleri büyük ölçüde devlet kontrolüne alındı. Böylece Türkiye’de üniversitelerin karar mekanizmalarına, tıpkı Sovyet Rusya’da olduğu gibi devlet bürokrasisi hâkim oldu.(1) Yasa tasarısının Milli Güvenlik Kurulu’nda kabul edilmesini izleyen günlerde Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri birbiri ardına açıklamalarda bulunarak yeni yasayı eleştirmiş, “katı denetim, gözetim ve atama maddelerine” dikkat çekmiş, “demokratik işleyişlerin tamamen ortadan kalktığı,” yükseköğretimin “yürütme organının direktifleri doğrultusunda dar bir teknik öğretime” indirgendiği, akademik ve idari yetkilerin “kurum ve kurullardan alınıp fertlere aktarıldığı,” “üniversite müessesesinin” ve “üniversitelerin var oluş nedenlerinin” ortadan kaldırıldığı, fakülte ve bilim dallarının farklı özelliklerinin göz önüne alınmadığı, üniversitelerin “siyasal gücün denetimine bırakıldığı” uyarılarında bulunmuşlardı.(2) Yine aynı günlerde 121 öğretim üyesi, “idari ve bilimsel özerkliği yok eden” bu yasaya karşı durma çağrısında bulunan bir yazı kaleme alarak rektörleri Semih S. Tezcan’a sunmuşlardı.(3) Öğretim üyelerinin bu çağrılarına kayıtsız kalmayan rektör Prof. Tezcan da basın toplantıları düzenlemiş, tüm üniversiteleri “aynı kalıba sokan” ve “üniformalaştıran” tasarının “merkeziyetçi bir zihniyetle hazırlandığını” belirterek bu durumun bürokrasiyi artıracağı, “üniversitelerin etkin, verimli, hızlı ve başarılı çalışmalarını güçleştireceği” uyarısında bulunmuştu.(4) Ne çare ki emir büyük yerden gelmiş, aklın hükmü kalmamıştı. Prof. Tezcan kısa süre sonra görevden alındı. 1982’de mevcut 19 üniversite içinde yalnızca Orta Doğu Teknik ve Boğaziçi Üniversitelerine kurumları dışından rektörler atandı.(5) 2547 sayılı yasa sonrası Boğaziçi Üniversitesi kadrosundaki birçok akademisyen birkaç yıllığına yurtdışındaki üniversitelere gitti, bunların bazıları bir daha Türkiye’ye dönmedi.

Üstün Ergüder kimdir?

Prof. Dr. Üstün Ergüder 1937 yılında doğdu. Ortaokul ve lise eğitimini İstanbul’da Robert Kolej’de, lisans eğitimini İngiltere’de Manchester Üniversitesi’nde, doktorasını siyaset bilimi alanında ABD’de Syracuse Üniversitesi’nde tamamladı. 1969’da Robert Kolej Yüksek Okulu kadrosuna katıldı. 1971’den itibaren Boğaziçi Üniversitesi’nde görevine devam etti. 1992-2000 arasında iki dönem Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğünü üstlendi. 2001’de Sabancı Üniversitesi’ne geçti. Burada bağımsız bir düşünce kuruluşu olan İstanbul Politikalar Merkezi’ni kuran Prof. Ergüder, 2003 yılında temel eğitim alanında veri-temelli araştırma, savunu ve izleme çalışmaları yürüten bağımsız bir düşünce ve uygulama merkezi olan Eğitim Reformu Girişimi’ni hayata geçirdi. 1997’den itibaren Avrupa Rektörler Konferansı (CRE) Kurumsal Kalite Değerlendirme Programı yönlendirme grubuna katılarak küresel ölçekte üniversitelerin kalite değerlendirmesinde görev alan Prof. Ergüder, 2004 yılında merkezi Bologna’da bulunan Magna Charta Gözlemevi (MCO) Konseyi üyeliğine seçilmiş, 2009-2013 yılları arasında tüm dünyada üniversite özerkliği ve akademik özgürlükleri izleyen MCO Konseyi’nin başkanlığını üstlenmiştir. ERG Yönetim Kurulu başkanlığını sürdüren Prof. Ergüder’in anıları, Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında: Boğaziçi Üniversitesi’nde Başlayan Yolculuk, 2015’te yayımlandı.

1- Kemal Gürüz, Yirmi Birinci Yüzyılın Başında Türk Milli Eğitim Sistemi (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008), 77-78.
2- Reşit Canbeyli, Oya Köymen, Taha Parla, Özer Ertuna, Mete Durdağ, Mehmet Kaytaz, Mustafa Dilber, Demir Demirgil ve Suna Killi’nin demeçleri, “YÖK için ne dediler?” Cumhuriyet, 15-19-20-22-23-27 Kasım ve 11 Aralık 1981.
3- “Boğaziçi öğretim üyeleri: YÖK’ün sakıncaları giderilmeli,” Cumhuriyet, 4 Aralık 1981.
4- “Boğaziçi Rektörü: YÖK Tasarısı şimdiki haliyle çok sakıncalı,” Cumhuriyet, 29 Ağustos 1981.
5- Üstün Ergüder, Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında (Doğan Kitap, 2015), 170-171.