Tam 72 hafta, yaklaşık 500 gün önce, Gazete Duvar’da
ilk yazımı yazdığımda tarih 2 Şubat 2017. Referanduma iki buçuk ay
süre kala çıkan yazının başlığı: “Seçmeni sorumluluk almaya kim ikna
edecek?” Şimdi seçime üç gün kaldı ve aynı soru yine
yürürlükte. Söz konusu yazıdan: “Bu referandumda en önemli siyasi
aktör partiler değil, bizzat seçmen (...) Siyasi sorumluluk ve
basiret sadece partilere ve yöneticilerine ait kavramlar değil.
Siyaset literatürü ve yaşanan tarih, kalabalıkların büyük hatalara,
hatta suçlara onay verdiği örneklerle dolu”. Ve şimdi 24 Haziran
öncesi, en sürprizli, en bilinmedik, en belirleyici ve aslında
sonuçtan sorumlu olacak aktör yine seçmen. Dip dalgayla mı,
birilerine ders verme derdiyle mi, umutla mı, korkuyla mı karar
verecek beraberce göreceğiz.
“7 Haziran - 1 Kasım arasında işletilen şiddetle rehin alma
politikası, 15 Temmuz ve dış – iç düşman söylemi desteği biraz
tırmandırmış olsa da, seçmen hâlâ evet sorumluluğunu almak
istemiyor”. Referandum öncesinde yazılmış bu cümle, 1 Kasım
seçimlerine göre evet oylarında yaklaşık yüzde 10 oy kaybıyla
doğrulandı. İktidar seçmeninin önemli bir kısmı, otoriter tek adam
rejimiyle ilgili kurumsal düzenlemelerin sorumluluğunu almadı,
almak istemedi. Şimdi de, açıklanan anketler ve yurt dışı
oylarındaki katılım oranları, seçmenin oy verme sorumluluğu ve
seçimden beklenti açısından bir hayli hareketli olduğunu
gösteriyor. Sokaklar canlanmasa bile merak duygusu fazlaca tahrik
olmuş durumda. Ancak oy verme sorumluluğunun, yaratılan sonuçla
bağını öğrenmek için biraz daha bekleyeceğiz.
Tehdit algısı büyüdüğünde, kamplaşma arttığında siyaset geriye
çekiliyor ve siyasi aktörlerin “vekalet çatışması” sahneyi
dolduruyor. Muharrem İnce ve Tayyip Erdoğan arasında meydanlardaki
video destekli atışmalar da, seçimin son düzlüğünü “eğlenceli” bir
gösteriye dönüştürdü. İki tarafta da sözcülerinin performansı ve
karşı tarafa attığı gollerle yoğun bir tatmin yaşıyor. Özellikle
uzunca bir süredir psikolojik üstünlüğün oldukça uzağında kalmış
muhalefet seçmeninde bu tatmin çok daha fazla. İktidar seçmeninde
ise mensubiyet ve çıkar ortaklığının gerektirdiği görevi bir kez
daha yerine getirme ve Erdoğan’ı iktidarda tutma nöbeti asıl
motivasyonu oluşturuyor. Bu fark, miting kalabalıklarına sayısal
olarak olmasa da coşku açısından yansıyor.
ORTAK HİSSİYAT GÜVENSİZLİK
AKP mitinglerindeki -fotoğraflarla kanıtlanan- yoklama vermeye
gelmişlerin fazlalığı muhalefet seçmeninde moral bozukluğuna yol
açsa da, bütün iktidar imkanları ve adam adama markajla kontrol
altında tutulmaya çalışılan seçmene iktidarın güveni tam değil.
Hakkı Özdal’ın alanlara yansıyan atmosfer açısından güzel izlenim yazısına bakmanızı
öneririm.
Alanlara yansıyan ruhsuzluğun beslediği endişelerin iktidar
sözcülerince bile artık saklanamaz hale geldiği anlaşılıyor. Kapalı
toplantılarda bizzat Erdoğan tarafından ayar verilen ve sürekli
ekstra çabaya çağrılan teşkilatlarda yukarıdan aşağıya doğru
yayılan yüksek bir teyakkuz göze çarpıyor. Ancak verilen alarm,
tehlikeyi yok etmeye yetmiyor.
Güvensizlik meselesi bu seçimin neredeyse her noktasına yayılmış
durumda. En başta hâlâ muhalefetin sandıkların güvenliği ile
kaygıları var. Ama ikinci sıraya kesinlikle iktidarın
destekçilerinin gelecek korkuları yerleşiyor. Başta Erdoğan olmak
üzere iktidar sözcüleri de bu konudaki endişe seviyesinin asla
düşmemesi için ellerinden geleni yapıyor, tarihin derinliklerinden
hatta bazen olguları da karıştırarak mağduriyet hikâyeleri
uydurmaya çalışıyorlar. “Biz gidersek haliniz nice olur” teması,
iktidar için kendi seçmeninin konsolidasyonu açısından hayati. Bu
endişeler konusunda pasif kabul halinin, zoraki bir rızanın ve
kerhen desteğin yavaş yavaş ama düzenli olarak büyüdüğüne dair
fazlaca emare mevcut. Ama asıl aktif endişeler, yani AKP
iktidarının destek çemberinde yer alarak kendi yaptıklarının
farkında olanların korkuları daha fazla şey anlatıyor.
16 yıllık AKP iktidarının Erdoğan’ın istediği “kindar nesil”
yetiştirme konusundaki başarısı tartışılabilir ama zaten yetişmiş
olan tatminsiz kindarları, rövanşist saldırganlığı, bu dönem
boyunca artan oranda ve hâlâ başarıyla aktive edebildiği ortada.
Miting kalabalıklarındaki en hareketli gruplar, sosyal medyada en
aktif çehreler ve seçim kampanyasına en imanlı katkılar hep bu
kesimden. Bu çembere dahil olan daha küçük bir grup ise özeleştiri,
nedamet kılığında küçük mırıldanmalarla kendini gösteriyor. Suç
ortaklığı da biraz böyle bir şeydir. Ya sonuna kadar ve bütün
vicdani sınırlarınızı kaldıran dozda saldırganlığa mecbur ya da
itirafçı olursunuz. Güvensizliğin bu cephesine nasıl yaklaşılması
gerektiği meselesi de muhalefet tarafında epey tartışmalı. Onları
ürkütmek mi, korkularını gidermek mi daha doğru sonuç verir sorusu
farklı cevaplar alıyor.
NE OLACAK BU AKP'LİLER?
AKP “bırakamayacağı kadar çok iktidar” elde eder ve bunu korumak
için sert bir direnç gösterirken, taraftarlarının önemli bir
kısmını da -en azından duygusal olarak – bu çizgiye yakın tutuyor.
Bu duygudaşlığın zayıflaması bir değişimi mümkün kılabilir ama
endişe bakiyesinin siyasi baskısı o kadar kolay dağılmayacak.
CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce “devri sabık
yaratmayacağız” diyerek endişeleri giderme tarafında konumlandı.
Fakat, AKP’li olmayıp destekçi olan çevreler için alkış tutan
komutanların apoletlerini sökmeye kadar varan hesap sorma
sözlerinden de geri durmadı. Akşener de kendisine ciddi engeller
çıkartan mülki amirler ve polis müdürlerine dönük olarak parmağını
salladı. AKP iktidarını destekleyen kalabalıkların başka türlü bir
Türkiye umudundan duyduğu endişeler meselesi seçimin sonrasındaki
bir sorun olmaktan önce seçimin sonucunu da belirleyecek
dinamiklerden biri olacak.
11 Nisan’da gazeteduvar’da “AKP'liler ne olacak?” başlığıyla
yayınlanan yazıdan:
“Muhalefetin 2019 veya sonrasında bir iktidar değişikliği için
mevcut iktidarı ayakta tutan toplumsal dinamiklere ve tabana
ilişkin bir perspektifi olması gerekiyor. Bu perspektif, bu
kesimlerin kimlik iddialarıyla kurulacak ilişkiden çok,
oluşturulacak yeni siyaset zemininde nasıl yer alacaklarıyla ilgili
olmalı. Bu tabana oy çalınacak havuz olarak bakmak yerine,
siyasetle ilişkisi değiştirilebilir potansiyel olarak yaklaşmak bir
başlangıç olabilir. En iddialı sonuçlarda bile mevcut iktidarı
destekleyenlerin yüzde 40’ların altına düşmeyeceği düşünülüyorsa,
bir karşı “yok sayma” hamlesi çok gerçekçi görünmüyor”. Yani
başlangıçtaki soruya dönersek, 24 Haziran hem iktidar hem de
muhalefet seçmenini sorumluluk almaya zorluyor. Dolayısıyla,
seçimin sürprizli sonucunu da kararsızlar değil, verilen kararlarla
ilgili alınan sorumluluklar belirleyecek. Birilerinin umudunun
diğerlerinin endişesi olması, sonuca ortak olma sorumluluğunu
almakla değişebilir.