‘Ulusal tehdit'ten unutuluşa: İtalya'da sığınmacıların durumu

İtalya'da, sağlık ve kamu hizmetlere ulaşması artık imkânsız hale gelen sığınmacılar ve evsiz insanlar için, ‘evde kalın’ talimatları alay konusuna dönüştü. Hükümet yardım için, eskiden aşağıladığı sivil toplum kuruluşlarına başvurmak zorunda kaldı.

Abone ol

Chiara Pagano

Roma’da resmi olarak bildirilen ilk Covid-19 vakaları, ocak ayının sonunda tespit edildi; iki Çinli turist, Lazzaro Spallanzani Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’ne kaldırıldı ve İtalya’nın çok geçmeden üzücü biçimde aşina olacağı belirtilerin tamamını gösterdi. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), derhal acil durumu ilan etti ve 31 Ocak günü bakanlar kurulu olağanüstü hâl ilanına onay verdi.

Ancak, ilk aşamalarda, kamuoyundaki endişenin odak noktası bu iki pozitif kişinin uyruğuydu ve hükümetin bulaşmayı dışarıdan gelen bir tehdit olarak resmetmesine olanak sağladı. Bu durum, İtalya’nın tamamında olduğu gibi deniz yoluyla gelenlerin çoğunun varış noktası olan Sicilya’da, büyük turistik yolcu gemilerinin yanı sıra Kuzey Afrika’dan yola çıkan sivil toplum kuruluşlarına ait yardım gemileri ve mülteci botlarına uygulanan prosedürleri de etkiledi.

HATALI BİR BAŞLANGIÇ

Artık, göçmen gemilerine yönelik sağlık prosedürlerin arasında Covid-19 belirtilerini kontrol etmek yer alıyordu ve hem sığınmacılar hem de mürettebat negatif çıksa bile karantinaya alınıyordu. Şubat ayı başlarında havaalanlarında da benzer tıbbi taramalara başlandı.

İtalya’nın alelacele yabancı ülkelerden gelenlere odaklanmasına karşın, yerel bulaşma neticesinde oluşan ilk enfeksiyonlar, 21 Şubat günü İtalya’nın kuzey bölgelerinde kaydedildi. Ulusal Sağlık Sistemi’nin en çok etkilenen beş bölge arasında listelediği (Lombardiya, Emilia-Romagna, Veneto, Piedmont) kısa süre sonra bakım tesislerinde, özellikle de yoğun ve alt-yoğun bakım departmanlarında yataklar tükenmeye başladı ve bu nedenle hükümet sonunda 9 Mart’ta tüm ülkeyi bir ‘koruma (karantina/ç.n.) alanı’ ilan etmek zorunda kaldı.

Bu başarısızlık yalnızca virüsün hızlı yayılışının değil, aynı zamanda zayıflamış bir sağlık sisteminin getirisi; yani 40 yıldan beridir kamusal sağlık hizmetinin temel bir hak olarak değil, sadece devletin en yoksullara ücretsiz olarak bahşettiği bir iyilik gibi yapılandırılmasının bir sonucudur. Bu dönüşüm, İtalya’da 1980’lerde başladı ve kamu sağlığı alanında özel kuruluşlara kısmi dış kaynak sağlanması ve hizmetin niteliğinde yapılan değişikliklerle ademi merkeziyetçi bir karışım oluşturularak, hastaneye yatış ve evde bakım konularına git gide daha fazla ağırlık verildi.

KÖTÜLENEN STK’LARDAN YARDIM İSTENDİ

Henüz 4 Mart’ta, Lombardiya’da çoğunluktaki Lig konseyinin toplumsal yardımlaşma kurul üyesi, kamu sağlığı sistemine destek sağlamak için ulusal ve uluslararası tıbbi STK’lardan (Intersos, Emergency, Sınır Tanımayan Doktorlar) gelen teklifleri kabul etmek zorunda kaldı. Öncelikle mültecilere ve kayıtsız göçmenlere yardım etme faaliyetleri yürüten bu sivil toplum aktörleri, son yıllarda ulusal hükümetin yanı sıra aşırı sağcı ve popülist bölgesel hükümetlerin de saldırısı altındaydı. Şimdi, bu sesler, -eskiden düzensiz göç için ‘çekici bir faktör’ olarak hizmet etmekle itham edilen ve dolayısıyla ulus çapında sosyal ve ekonomik dokuyu aşındırmakla suçlanan- STK’ların, devlet kapasitesindeki boşlukları doldurarak, vatandaş olan ya da olmayan nüfusa yardımcı olmak bağlamında topluma çok önemli bir hizmet sunduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar.

Göç Alanında Hukuki Araştırmalar Derneği (ASGI) dayanışma ağına göre, şu anda İtalya’da yaşayan beş milyondan fazla yabancı ülke vatandaşı, hukuki yardım, barınma, çalışma ve hatta yaşamını idame ettirme konularında en güvencesiz insanlar arasında bulunuyor. Bu durum onları hem virüse yakalanma hem de çevrelerine yayma risklerine karşı daha savunmasız hale getiriyor ve bu da kuruluşların mevcut durumu kamu sağlığı açısından tartışmalarını gerekli kılıyor.

Şimdiye kadar sivil toplum aktörleri hem İtalyan hem de yabancı ülke vatandaşlarına yardım etmek için ulusal makamları desteklemeyi sürdürdüler ve bu destek yalnızca tıbbi STK’larla sınırlı kalmadı. STK’lar, salgının başlamasından bu yana bölge sakinlerinin en çok ihmal edilen kesimleri arasında hastalığın özellikleri ve önleyici tedbirler hakkında bilgilendirme yapmak hususunda ön planda oldu. Sivil toplum aktörleri, özellikle güneydeki tarımsal bölgelerde, temel altyapıya sahip olmayan kalabalık kamplarda yaşayan, sömürülen ve genellikle belgesiz olan göçmen işçiler arasında farkındalığı arttırmak gibi önemli bir görevi yerine getiriyorlar. Ayrıca, büyük ve aşırı kalabalık olan ilk kabul merkezlerindeki sığınmacılara da aynı hizmeti sağlıyorlar. Özellikle de kurumsal mesajlaşma İtalyanca konuşan kişilere ve vatandaşlara ulaşmak amacıyla tasarlandığı için, hiçbir resmi iletişim yolu bu kişilere hitap etmiyor.

Ayrıca, yarımadadaki geri gönderme merkezlerinde tutulan ve ülkeden sınır dışı edilmeyi bekleyen 381 yabancıya yardım etmek son derece güç olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde, tutuklu haklarından sorumlu ulusal kamu denetçisi, göçmenlerin idari olarak gözaltına alınmasının salgın sırasında anlamsız olduğuna dair içişleri bakanının dikkatini çekti. Sınır kapatmaları esnasında, söz konusu ülkelerin büyük çoğunluğu ile hava ya da deniz bağlantısı olmadığından bu kişiler ülkelerine geri gönderilemezler.

Pek çok sivil toplum kuruluşu, geri gönderme merkezlerinde gözaltında tutulanların bir an önce salıverilmesi için lobi faaliyetleri yürütüyor. Buradaki gözaltı koşulları, aşırı kalabalık İtalyan hapishanelerinde de olduğu üzere, bulaşmanın yayılması ve tedaviye erişimdeki zorluklar nedeniyle kritik bir öneme sahip. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, kalabalık hapishaneler, hem tutukluların hem de ailelerinin yanı sıra tutuklu haklarını savunan örgütlerin protestolarına şahit oldu. 10 Mart gününe dek yaşanan hapishane isyanlarında on iki tutuklu öldü.

‘EVDE KAL’: AMA HANGİ EVDE?

Sağlık krizi, ulusal makamların, vatandaş olan ve olmayan tüm nüfus kesimleri arasındaki ayrımı fiili olarak ortadan kaldıran özel bir söylemi nasıl benimsediklerini ortaya koyuyor. Salgına karşı tüm insanların birlikte savaşmasını gerektiren acil ihtiyaçtan faydalanan İtalyan kurumlarının kullandığı kamusal söylemlerde, kendine ve başkalarına karşı dikkatli olmanın tek etkili yolu olarak, insanlardan bireysel davranışlar ve özgürlükler üzerindeki ciddi kısıtlamaları kabul etmeleri isteniyor. Bununla birlikte, hükümetin ‘evde kal’ çağrısı, ilk kabul merkezlerinde sıkışıp kalan sığınmacılar ve mültecilerin yanı sıra ülkedeki belgesiz göçmenlere bir alay konusu gibi geliyor olmalı. Ayrıca, tahmini sayıları elli beş bin civarındaki İtalyan vatandaşı olan ve olmayan evsiz insanlar için bu çağrı hiçbir anlam ifade etmiyor.

Bölge genelinde bulunan birkaç barınak, gerekli sosyal mesafeyi sağlayabilmek için yeni sığınma başvurularını reddetmek zorunda kaldı. Evsizlere yardım eden kuruluşlar, belediyelerden, evsizleri karantinaya almak için kendilerine yer tahsis etmelerini istedi. Buna karşın kurumsal yanıtlar çok yavaş geliyor ve yarımada genelinde çok tutarsız bir görünüm sergiliyor. Kimi durumlarda, belediye yetkilileri kabul merkezlerini kapatmaya bile karar verdiler; bu nedenle duş hizmetinin yanı sıra yiyecek ve temiz kıyafet dağıtımını ve ayakta tedavi hizmetlerini kesintiye uğrattılar. Farklı durumlardaysa, Termoli deneyiminde gördüğümüz gibi, Molise’de de belediye başkanı ile sivil toplum arasındaki ittifakı oluşturan Kent Birliği, kapalı olan bir okulun spor salonu gibi şu anda boş olan alanların geçici kullanım amacıyla düzenlenmesini ve barınaklara dönüştürülmesini sağladı. Kilise cemaatleri sokakta yaşayanlara barınak sağlamak için yeni alanlar oluştururken, kilise mensubu olmayan dernekler acil durumla başa çıkmak için yeni yurtlar ve kantinler kurmaya çalışıyorlar. Ne var ki, bu kuruluşların faaliyetleri, birçok gönüllüyü evde kalmaya zorlayan ve yardım etmekten alıkoyan kentsel hareketliliğe ilişkin sınırlamalar nedeniyle kısıtlanıyor.

EN SAVUNMASIZ OLANLAR ARTIK GÖRÜNMEZ HALE GELDİ

Virüs, ayrımsız herkesin bu salgına maruz kaldığını açıkça gösteriyor. Fakat, en savunmasız durumdaki gruplar kamu politikaları ve ana akım söylem tarafından görmezden geliniyor.

Bölgeye gelen ve bölgeden giden deniz taşımacılığını durdurmaya yönelik olağanüstü talimatlarının askıya alınmasından sonra, Sicilya’daki bölgesel yönetim, Malta kıyılarından ticari bir katamaranla yola çıkan ve 18 Mart’ta Pozzallo’ya ulaşan yaklaşık 300 İtalyan’ın ülkeye geri dönüşüne izin verdi. Bu arada, bir sivil toplum kuruluşu olan Alarmphone, STK’ların karadaki ekipleriyle birlikte, Kuzey Afrika kıyılarından sürekli yeni gelişler olduğunu bildiriyor; Akdeniz boyunca sıkıntılar yaşayan mülteci botları yaklaşık 48 saat boyunca kurtarılmayı bekliyor ve nihayetinde Libya’ya doğru geri gönderiliyor.

Buna rağmen, bazı göçmen tekneleri hâlâ Sicilya’ya ve özellikle de Lampedusa’ya ulaşabiliyor. Lampedusa Belediye Başkanı buna bir tepki olarak, devriye faaliyetlerini daha da sıkılaşmayı ve anakaraya inişleri yeniden düzenlemeyi önerdi. Öte yandan Sicilya Özerk Bölgesi Başkanı Nello Musumeci, hükümetten, yeni gelen kişilerin, karaya çıkmasına izin verilmeksizin kurtarma gemilerinde karantinaya alınmasını istedi. Merkezi hükümetin yanıtları yavaş geldiği için, yeni gelen göçmenler Lampedusa rıhtımında saatler boyunca bekletildi ve nihayetinde anakarada karantinaya alınacakları diğer yerlere nakledildiler.

İtalya’da açıklanan Covid-19 vakaları, virüsün yalnızca İtalyalı ya da yalnızca İtalyan vatandaşı olan kurbanlarından oluşmuyor. İtalya’da göç, yapısal ve katmanlı bir olgudur; fakat bu sefer göçmenlerin bir acil durum teşkil etmedikleri ortaya çıktıktan sonra, kısa süre içinde kamusal söylemden silindiler.

Yıllardır devam eden kemer sıkma tedbirleri yüzünden zayıflatılan sağlık hizmetleri sisteminin yetersiz personel ve teçhizata sahip olmasından doğrudan etkilenen mağdurlara ek olarak, virüsün yarattığı kurbanlar, bilgiye erişim ve önleyici tedbirler konusunda yaşanan eşitsizliğin bir sonucu olarak karşımızda duruyor.

İtalya artık Matteo Salvini’nin hayal etmeye dahi cesaret edemeyeceği kadar ‘kapalı’; ancak salgın, hiçbir zaman gerçekten düzgün biçimde ele alınmayan ve bunun yerine devlet makamlarının politikaları neticesinde ağırlaşan kalıcı eşitsizliklere ışık tutuyor.

Not: Bu makale, Covid-19 salgını sırasında Avrupa’da bulunan mülteci ve sığınmacıların durumuyla ilgili, ‘Infrastructure Space and the Future of Migration Management: The Case of the EU Hotspots in the Mediterranean Borderscape’ (Altyapı Alanı ve Göç Yönetiminin Geleceği: Akdeniz Sınır Alanındaki AB Sıcak Noktaları Örneği) adlı araştırma projesi kapsamında yazıldı.

Yazının aslı Eurozine sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)