Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 25 Kasım’da Katar Emiri Şeyh
Temim bin Hamed Al Sani'nin daveti üzerine Katar'a gitti.
"Türk-Katar Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığı" olarak bilinen, 5
bin askerin görev yaptığı üssü ziyaret etti. Körfez ülkeleri
arasındaki krizin başlangıcından bu yana üçüncü kez Katar'a giden
Erdoğan'ın bu ziyareti, Körfez’de tansiyonun düştüğüne dönük
sinyallerin olduğu bir döneme denk geldi.
Katar karşıtı tutumuyla bilinen Suudi Arabistan, Birleşik Arap
Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, milli futbol takımlarını Katar'da 26
Kasım'da başlayan Körfez Uluslar Kupası'na gönderme kararı aldı.
Benzer biçimde, Katar’da yapılacak 2022 Dünya Kupası’na da söz
konusu üçlünün milli takımları katılacak.
Türkiye’nin açık bir biçimde Katar’ın yanında yer aldığı
Katar-Körfez Krizi ve öncesi süreçte, Körfez ile Türkiye ilişkileri
nasıl bir süreçten geçti? Katar ile Suudi Arabistan arasında
ilişkiler rayına oturursa Türkiye bundan nasıl etkilenir? Bu
yazımızda bu sorulara yanıt arayacağız.
TÜRKİYE'NİN KÖRFEZ POLİTİKASI
Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle yakınlaşması 12 Eylül askeri
darbesinden sonra hız kazandı. Petrol üretici ülkelerle ilişkileri,
"İslam şemsiyesi altında" faydacı bir mantıkla ilerletme stratejisi
Özal döneminde de devam etti. 2002’de AKP’nin tek başına iktidar
olmasıyla beraber, Türk dış politikasındaki yeniden yapılanmanın en
önemli örneği Ortadoğu’ya dönük yeni vizyondu. 2000’lerde,
özellikle Irak işgalinin gerçekleştiği 2003’ten sonra, petrol
fiyatları tarihinin en yüksek düzeyine çıktı. Söz konusu dönemde
altısı da enerji ihraç eden petro-dolar zengini Körfez ülkeleri
(Suudi Arabistan, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri
(BAE),Katar) Türkiye açısından cazip adresler olarak haritada
işaretlendi. 2011’deki Arap Baharı’na kadar Türkiye’nin Körfezle
ilişkileri, tarım ürünü ve makine malzemesi ihracı, bunu
karşılığında enerji ürünleri ve yatırım (finansal ve doğrudan
yatırım) çekme dinamiğine yaslandı. Arap sermayesinin Türkiye’yi
cazip bir merkez olarak görmesinde Türkiye’nin koşulları ve kimliği
kadar, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Suudi Arabistan ve
diğer körfez ülkelerinin ABD ve Avrupa yatırımlarına yönelik şüphe
de etkili oldu.
ARAP BAHARI VE MÜSLÜMAN KARDEŞLER RULETİ
2011’de Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, Tunus’tan başlayıp
Suriye’ye uzanan süreçte Türkiye üç zorlu sınav yaşadı. İlk sınav,
söz konusu dönemde Başbakan olan Erdoğan’ın Libya’ya olası bir NATO
müdahalesi karşısından “NATO’nun Libya’da ne işi var” çıkışıydı.
ABD’nin İtalya ve Fransa’ya öncülük vererek perde gerisinden
NATO’nun Libya’ya müdahalesinde ve ülkenin lideri Muammer
Kaddafi’yi devirmesinde Türkiye sessiz kaldı. İkinci ve kopuşu
hızlandıran süreç Mısır’dı. Mısır’ın 25 yıl iktidarda kalan ve
köhnemiş yönetimi kitlelerde isyana neden olan lideri Hüsnü
Mübarek, Tahrir Meydanı’ndaki gösteriler ve küresel baskıyla
koltuğuna veda etti. Yapılan seçimlerde Türkiye ve Katar’ın büyük
sempati beslediği Müslüman Kardeşler Örgütü, Muhammed Mursi
önderliğinde iktidara geldi. O dönemde ABD, Türkiye’yi ılımlı İslam
ve kapitalist kimliğiyle Mısır için rol model olarak sunuyordu.
Nitekim ABD’nin desteğini arkasında hisseden Türkiye ve Katar,
maddi manevi Müslüman Kardeşler yönetiminin yanında oldu.
Ancak Müslüman Kardeşler'in İslami ajandayı küresel kapitalist
denklem ve ihtiyaçların üzerinde tutması ABD için sorunluydu.
Nihayetinde ordu 2013’te Abdulfattah el Sisi yönetiminde darbe
yaptı. Kahire’deki bu değişim Riyad ve Abu Dabi’den alkış alırken,
Doha ve Ankara Müslüman Kardeşler'in yanında yer aldı. Erdoğan
meydanlarda Rabia işaretiyle bu desteğini ilan ederken, Katar da
gerek yayın organları gerek sermayesi gerek Mısır’ın “aranıyor”
diyerek başına ödüller koyduğu Müslüman Kardeşler'in önemli
yöneticilerini ülkesinde tuttu. Suudi Arabistan ve BAE bir yanda,
Katar ile Türkiye ayrı yanda yer almasına karşın ilişkilerde kopuşa
bir engel vardı: Suriye
SURİYE SATRANCI: KÖRFEZ’DE DENGELER
DEĞİŞİYOR
Suudi Arabistan ve destekçileri ilk iş olarak Sisi’ye destek
olurken Katar, Müslüman Kardeşler'e finansal destek sağlıyor,
Türkiye de Mısır’dan sürgün edilen örgüt mensuplarına kapısını
açıyordu. Suudi Arabistan ile Katar aynı dönemde Suriye’de Esad
karşıtı cihatçı ve aşırılıkçı gruplara silah ve maddi destekte
bulunuyordu. Türkiye ise bir yandan “Esad altı aya kadar gidici”
derken bir yandan da Esad karşıtı güçlerle yakın ilişkide yer aldı.
Yeni Mısır yönetimiyle Suudi Arabistan arasındaki bağlar
kuvvetlendi ve nihayetinde Suudi Arabistan resmi olarak 2014’te
Müslüman Kardeşler Örgütü’nü terörist örgütler listesine dahil
etti.
Katar-Suudi Arabistan-Türkiye’nin Esad karşıtı blokuysa IŞİD’in
kontrolden çıkması, ABD ile Kürtlerin IŞİD ile mücadelede ortak bir
yapıya doğru ilerlemesi ve nihayetinde Rusya’nın Eylül 2015’te
Suriye semalarında görünmesiyle sarsıldı. Rusya ve İran’ın
desteğini alan Esad, gün geçtikçe kontrol alanını artırırken
Türkiye’nin neo-Osmanlıcılık hayallerine dayalı politikası değerli
yalnızlığa doğru ilerlemeye başladı. Sisi rejimi bir yandan ABD
diğer yandan Rusya ile ortak zeminler yakalarken Türkiye ile Mısır
ilişkileri dibe vurdu. Aynı dönemde Suriye politikasında iç
koşulları ve iktidar değişikliğiyle Suudi Arabistan daha temkinli
bir politikaya savruldu.
DEĞERLİ YALNIZLIK VE KATAR
Nihayetinde 2017’de Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri
Katar’a “Müslüman Kardeşler’e desteği kes, yayınlarını durdur,
elindeki suçluları iade et yoksa ambargo” dedi. Hele bir de
Katar’ın söz konusu dönemde İran’la ortak doğal gaz üretimi için
görüşmelere başlaması, Riyad’ın öfkesini katladı. Körfez’in üç
ülkesi hep bir ağızdan “Katar’a ambargo” dedi ve düğmeye bastı. Bu
kriz 2017’den beri sürüyor. Aynı dönemde Suriye’de değişen denge
Türkiye’ye müsemma gösterme süresinin dolduğunu gösteriyordu.
“Madem Esad gitmiyor, o zaman Ankara’yı alttan almaya da gerek yok”
denildi.
Suudi Arabistan Türkiye’ye Katar’dan farklı olarak sert bir
tondan yüklenmese de Erdoğan’ın 2008’den beri çok önem verdiği
Türkiye-Körfez İşbirliği Konseyi Diyalog görüşmelerinin beşincisini
iptal etti. Suudi Arabistan 2017’deki Katar Krizi’ne kadar Türkiye
ile diyaloğunu sürdürdü. Hatta Kral Salman ve Erdoğan birkaç kez
bir araya da geldi. Ancak Katar Krizi’nde Türkiye’nin tarafsız
kalmak bir yana aktif biçimde Katar’ın yanında yer alması Riyad
için Doha’nın ayak diremesinin uzaması demekti. Gazeteci Cemal
Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda Suudi
yönetimince öldürülmesi ve bu süreçteki gerilim, ilişkileri daha da
kopardı.
Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı’nın Arap Devletler Ligi
tarafından kınanmasıyla karşılık diplomatik karşılığı oldu,
ekonomik etkiler de cabası. Örneğin Türkiye’nin BAE ile 2018’de
ihracatı bir önceki yıla göre yüzde 66, ithalatı yüzde 32 azaldı.
Suudi Arabistan’a olan ithalat 2015’ten bu yana düşüyor; bu eğilim,
ekonomik krizin etkisiyle de ivmelenerek 2018’de de devam etti.
Öte yandan Suudi Arabistan vatandaşlarına Türkiye’ye gitmeme ve
yatırım yapmama çağrısı yapıyor. BAE ile beraber Libya’da
Türkiye’nin desteklediği gruba karşı Haftar’ın yanında yer
alıyorlar. Benzer biçimde 2019’da Erdoğan’ın iyi ilişkiler kurduğu
Sudan’ın devrik lideri El-Beşir’e karşı olan ayaklanmayı
desteklediler. Özetle Riyad ve Abu Dabi, bölgesel ölçekte de
Türkiye açısından yolu yokuşa sürüyorlar.
Şimdi yanıtlanması gereken, Katar ile Suudi bloku yeniden yan
yana gelirse Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerini düzeltebilir mi,
yoksa Körfez’deki krizi uzatan aktör yaftası devam mı eder?
İkincisi, bu krizden Türkiye bir dış politika aktörü olarak ne
kazandı? Örneğin Riyad ile Doha krizi aşarsa Türkiye’nin Katar’daki
müşterek üssü ve askeri varlığını devam ettirecek mi, yoksa Riyad
Doha’ya barışma şartı olarak üssün kapanmasını da listeye mi
ekleyecek?